Invincible 4. sezon: Kötülükten sıyrılmak yetmiyor
Yazı: Meltem Demiraran
Robert Kirkman’ın aynı adlı grafik romanından uyarlanan Invincible, Prime Video’ya dördüncü sezonuyla geri döndü; hatta geldi, ortalığı birbirine kattı ve sezonu çoktan kapattı. Son iki yıldır Invincible yazılarında sezon prömiyerine odaklanmıştık; bu yıl ilk intibayla yetinmeyip tüm sezonu masaya yatırdık. Mark Grayson’ın giderek ağırlaşan kahramanlık mesaisi, Nolan’ın kolay kolay kapanmayacak hesapları, Viltrumite tehdidinin artık dünyaya inmiş olması ve tabii ki “Dünya bir sezon daha nasıl ayakta kaldı?” sorusu eşliğinde dördüncü sezonu kurcalıyoruz.
Bu yazı, Invincible 4. sezonuna dair sürprizleri bozabilir.

Nerede kalmıştık?
Üçüncü sezon, Mark’ın en büyük korkusunu ete kemiğe büründürerek bitmişti. Başka evrenlerde kendisinin epey kötü seçenekleri vardı. Angstrom Levy topladığı 18 ayrı Invincible varyantıyla dünyayı savaş alanına çevirdi; Rex Splode kendini feda etti, Guardians of the Globe dağıldı, kahramanların çarpışmasının faturası ise yine sivillere kesildi.
Ardından Conquest geldi. Mark, zaten fiziksel ve ruhsal olarak hurdaya dönmüşken, şiddetten neredeyse estetik haz alan bir Viltrumite’la karşı karşıya kaldı. Atom Eve’in öleyazması güçlerinin en korkutucu tarafını açığa çıkarırken, Mark da Conquest’i durdurmak için kendi sınırlarıyla pazarlığa oturdu. Üstelik o Conquest’in öldüğünü sanırken, Cecil bedenini gizlemekle meşguldü.
Uzayın diğer tarafında da işler pek parlak değildi. Allen, Omni-Man’i hapisten çıkarmıştı. Nolan ise pişmanlık, utanç ve imparatorluk karşıtı yeni kariyer planı arasında gidip gelirken, yaklaşan Viltrumite tehdidine karşı Mark’ı yanlarına çekmeye hazırlanıyordu. Üstelik Sequid meselesi yeniden çığrından çıkmaya başladı.
İlk intiba?
Dördüncü sezon -her sezon olduğu gibi- önümüze hasar tespit raporu, toplu yas, aile içi gerilim ve yaklaşan bir imparatorluk savaşı dosyası bırakıyor. Enkazın ortasındayız. Fakat bu kez yalnızca “sıradaki büyük düşman kim?” sorusuyla ilerlemiyor. Daha çok, büyük düşmanı yendikten sonra geriye kalan ahlaki molozla ilgileniyor sanki.
Yine de sezon açılır açılmaz bu molozun altında biraz biz de kalıyoruz. İlk bölüm kapıyı tekmeleyerek açıyor ama içeri girince hangi odaya bakacağını bir süre kestiremiyor. Mark’ın travması, dünyanın paniği, yan karakterlerin telaşı derken biraz savruluyoruz sanki. Bu savrulma elbette sezonu raydan çıkarmıyor ama Invincible’ın artık yalnızca yumrukları değil kendi büyüyen evrenini de koordine etmek zorunda olduğunu erkenden hatırlatıyor.

Kestirme yolların karanlık cazibesi
Dinosaurus ve Sequidler gibi tehditler yeni bela kontenjanından girmiyor sezona, Mark’ın içinde giderek büyüyen kestirme çözüm arzusunu dürtüyorlar. Kötüyü durdurmak başka, kötülüğü pratik bir yöntem olarak benimsemeye başlamak bambaşka bir baş ağrısı. Üstelik bu evrende baş ağrısı dediğimiz şey genellikle bina yıkıyor malumunuz.
Sezonun en ilginç tarafı da bu olsa gerek. Invincible ilk sezonlarda şiddeti şok etkisiyle kullanıyordu. Şimdi o şiddetin tortusuna bakıyor. Bir yumruk atılıyor, bir düşman durduruluyor, bir şehir kurtuluyor belki ama geriye hep aynı soru kalıyor: Bu karar gerçekten doğru muydu, yoksa sadece daha büyük bir felaketi biraz erteledi mi? Dördüncü sezonun daha ağır hissettirmesi biraz da bundan. Çünkü mesele artık hayatta kalmak değil; hayatta kalmak için neye dönüştüğünü fark etmek.
Nolan’ın Allen’la birlikte yeniden hikâyenin merkezine yaklaşması ise sezonun kozmik tarafını ilginçleştiriyor fikrimce. Nolan’ın geçmişi ağır ağır açılırken Viltrumite tarihinin “aile albümü” değil de toplu mezar envanteri olduğunu bir kez daha anlıyoruz. Ne var ki bölümün karanlık damarı, bazı şakaların fazla uzun yaşamasıyla ara ara kendini baltalıyor gibi. Omni-Man’in artık sadece geri dönen baba figürü olmadığını biliyoruz; kendi ideolojisinin enkazı üzerinde yürüyen, özür dilemekle telafi etmek arasındaki uçurumu geçmeye çalışan biri. Debbie ile yaşayacağı her sahnenin şimdiden patlamaya hazır birer bomba olması da buradan ileri geliyor. Çünkü serinin en iyi yaptığı şeylerden biri, koca gezegenleri çatır çatır kırdıktan sonra dönüp yemek masasındaki sessizliğe aynı ciddiyetle bakabilmesi.
Yol kenarındaki tabelalar
Atom Eve, Oliver, Cecil ve Guardians hattında da sezon daha geniş bir baskı alanı kuruyor. Eve, Mark’ın kendisine karşı insaniyetini elden bırakmamak için elinden geleni yaptığı biri. Oliver ise Mark’ın “onu korumalı mıyım, yoksa her şeye hazırlamalı mıyım?” çıkmazını küçük bir bedende, çok daha hızlı büyüyen bir tehdide dönüştürmeye devam ediyor. Cecil tarafında ise klasik devlet aklı yine iş başında, kontrol altında olduğunu sandığı şeyler ve kurduğu baskının boyutları bahsettiğimiz makbuzları şişirecek gibi görünüyor.
Tabii bu baskı alanı genişledikçe sezonun ritmi de yer yer tökezliyor. Büyük savaşa giden yolu katetmeye çalışırken yol kenarındaki her tabelaya uğramadan edemiyoruz. Güzel anlara gebe tabii bu uğrak noktalar fakat bölüm Mark’ın nefes almaya çalıştığı yerde seyircinin de “Tamam da nereye varacağız?” feryadını körüklüyor. Invincible’ın bütün yan hikâyeleri boşa harcadığı anlamına gelmiyor bu tabii.
Her sezon Invincible ile ilgili “bu kez daha” ile başlayan cümleler kuruyoruz, bu söyleeycek bir şey bulamamaktan çok her sezonun vitesi giderek yükseltmesiyle ilgili. O nedenle, af buyurun, bu sezon geçmiş tüm sezonlardan daha ağır. Mark için mesele artık yalanları görüp kötülükten kendini sıyırmaktan ziyade bunun insanı kendiliğinden aklamadığını kabullenmek.

Savaş ve yan etkileri
Sezonun başında Dinosaurus ve Sequid tehdidi, Mark’ın içindeki kısa devreyi görünür kıldı. Uzay hattında Nolan ve Allen, Viltrumite İmparatorluğu’na karşı kullanılabilecek her kozmik ihtimali toplamaya koyuldu. Bu arada Thaedus’un Viltrumlu olduğu ve Scourge Virus’ün türü neredeyse yok oluşa sürüklediği ortaya çıktı. Yani Viltrum’un yenilmez mitolojisinin altında da gayet kırılgan ve kirli bir tarih yatıyor. Şaşırdık mı? Hayır. Tahmin de ediyorduk zaten. Üzüldük mü? Yer yer.
Sezonun daha tuhaf duraklarından biri Damian Darkblood’ın cehennem dosyasıydı. Hikâyenin ana omurgasına ne kadar hizmet ettiği tartışılır elbette.
Asıl kırılma ise Conquest’in geri dönmesiyle geldi. Cecil’in “ölmemiş bir Viltrumite’i gizlice saklamak” gibi insan kaynakları eğitimlerinde kesinlikle önerilmeyecek bir kararı, beklendiği üzere herkesin yüzünde patladı. Mark, Conquest’le ikinci kez karşı karşıya geldiğinde Conquest bu kez gerçekten tahtalı köyü boyladı.
Nolan’ın dünyaya dönüşü sezonun duygusal ağırlığını taşıyan yerlerden biriydi. Babalığı ilk kez imparatorluk propagandasından ziyade beceriksiz ama gerçek bir çaba olarak denedi denebilir.
Sonra Thragg geldi ve sezonun bütün “belki işler kontrol altına alınır” ihtimallerini tekeline aldı. Viltrumite savaşında Mark, Nolan, Oliver, Allen ve müttefikleri neredeyse parçalarına ayrıldı; Thaedus öldü, Oliver ölümün kıyısına geldi, Allen Koalisyon’un başına geçti. En büyük hamle ise Viltrum’un yok edilmesiydi. Koca imparatorluğun evi gitti ama problem çözülmedi; sadece valizini toplayıp dünyaya doğru yola çıktı.
Finaldeyse sezonun en zehirli kararı geldi diyebiliriz. Thragg, Viltrumluların dünyada yaşamalarına izin verilmesini istedi. Aksi hâlde gezegenin silinmesi masadaydı. Mark, bu savaşı şu an kazanamayacağını bilerek anlaşmayı kabul etti. Klasik anlamda bir teslimiyet değil bu aslında; daha kötüsü, herkesin yaşayabilmesi için kimsenin rahat uyuyamayacağı bir ara çözüm.
Üçüncü sezonun bombastik finalinin ardından bu sezonun bitişi biraz yavan kaldı, yalan yok. Thaedus’un geride bıraktığı Scourge Virus mesajıyla kapattık sezonu. Yani sıradaki soru şu: Dünyayı kurtarmak için soykırım ihtimalini masaya koyan biri, hâlâ dünyanın tarafında sayılır mı?
En çok neyi sevdin?
Nolan ile Debbie’nin yeniden aynı odada kalmaya mecbur olduğu anları. Invincible’ın en iyi tarafı, koca gezegenleri çatır çatır kırdıktan sonra dönüp yemek masasındaki sessizliğe aynı ciddiyetle bakabilmesi. Nolan bu sezon sadece “eski kötü, yeni müttefik” çizgisinde sıkışmamış. Yaptıklarının birkaç mahcup bakış ve Allen’la vicdanını temizlemek üzere çıktığı bir uzay yolculuğu anlatısıyla telafi edilmeyeceği açık açık gösterildi.
Debbie’nin karşısında Omni-Man değil; Nolan kalıyor. Debbie’nin öfkesi, sezonun en iyi yazılmış yerlerinden biri diye düşünüyorum. Ne melodrama sırtını yaslıyor ne de affetmeyi büyük ve asil bir jest gibi paketliyor.
En az neyi sevdin?
Sezonun dördüncü bölümünü. Invincible evreninde cehenneme inmek fikren kulağa eğlenceli geliyor tabii. Sonuçta dizideki ahlaki çöküş, aile travması ve galaktik faşizm zaten günlük hayatın bir parçası, araya literal cehennem sıkıştırmak çok da abartılı sayılmaz. Gel gelelim Damian Darkblood’ın şeytani makam krizi, sezonun esas derdine beklediğim kadar iyi bağlanmadı. Sorun yalnızca bölümün ana hikâyeye uzak düşmesi de değil. Temposunun da biraz sönük kalması.
Bir de animasyon meselesi var tabii. Invincible’ın cazibesi daha çok çizgi roman ritmini, sert kesmeleri ve yüz dağıtan dramatik zamanlamayı taşımasında. Ama bu sezon bazı tekrar eden modeller, fazla statik duran anlar ve “Bu sahneyi daha önce görmedik mi biz?” hissi biraz fazla. Hikâye çoğu zaman bu pürüzleri sırtlıyor ama ister istemez “Mark’ın psikolojisi kadar animasyon bütçesi de destek alsa fena olmayacak.” diye düşünüyorum.