Jamie Bell ile Half Man üzerine: “Sırlarınız sizi hasta eder”

Hazırlayan: Zeynep Naz Günsal

Richard Gadd, kendi sarsıcı deneyimlerinden uyarladığı Baby Reindeer sonrası, HBO yapımı Half Man dizisiyle iki üvey kardeşin 30 yıla yayılan karşılıklı yıkım ve şiddet dolu karmaşık ilişkisini gözler önüne seriyor. Emmy ödüllü oyuncu, yazar ve komedyen, dizinin gözdağı veren antagonisti (!) Ruben’ı canlandırırken; proje seçimleriyle daima dikkat çeken, neslinin çok yönlü oyuncularından Jamie Bell ise çizgi-dışı bir anlatımla öyküyü perspektifinden gözlemlediğimiz Niall karakterini üstleniyor. 

Büyüme hikâyesi, dram, psikolojik gerilim gibi türlere dair motiflerin Gadd’e mahsus mizahi ama yüzleştirici üslupla şekillendiği dizi; iki karakteri arasındaki dinamik aracılığıyla erilin baskı ve bastırılmışlığı, beklentileri, erkekliğe içkin -ha fiziksel, ha duygusal; ha içe, ha dışa dönük- şiddeti ve tüm bunlardan türeyen yıkımı betimliyor. İlk olarak 2024’te Lions başlığıyla, Baby Reindeer daha hâlâ taze sayılırken duyurulan proje üzerinde çalışmaya, aslında Baby Reindeer’ı yazmaya başlamadan bile önce, 2019’da başlamış Gadd. İlk dört bölümü yayımlandı, ikilinin son kez hesaplaşacağı gergin finale sadece iki bölüm kaldı. 

Hem birbirinin azılı düşmanı hem de bir yandan tek dostu olan Niall ve Ruben’ın toksik kardeşliğini işleyen dizide, annelerinin sevgili olmasıyla birbirlerinin hayatına giren iki karakterin birbirine dolanmış hayatlarını gözlemliyoruz. HBO’nun düzenlediği roundtable’da Jamie Bell ile Half Man’in yapım sürecini, Niall’ın kişiliğini ve Ruben’la olan dinamiğini, Gadd’ın yazınını ve duygusal bastırılmışlığın insana uzun vadede neler yaptığını konuştuk. Tabii bu sohbetin, henüz Half Man bölümlerini izlememiş olanlar için bazı sürprizleri bozabileceğini de baştan belirterek büyük harflerle bir SPOILER UYARISI koyalım.


Niall ve akabinde Ruben’la tanıştığımızda henüz ilk gençlik çağındalar. Niall sık sık zorbalanan, bu yüzden de hayatını mümkün olduğunca dikkat çekmeden yaşamaya çalışıp, aile ortamı dışında sesini pek çıkaramayan bir çocuk. Etrafındaki heteronormatif dünyayla uyumlu olmayabileceğini ufak ufak hissetmeye, fakat henüz bunu kabul etmeyi bırakın, kendi için artiküle edemediği bir yer ve dönemde. Bell, Niall’ın duygusal bastırılmışlığı hakkında neyin ilgisini çektiğine dair soruyu şöyle yanıtlıyor:

“Bir şey saklayan karakterleri hep büyüleyici bulurum. Çünkü bence nihayetinde insanlar daima bir şeyler saklıyor. O ikiliğe sahip olmak bizim doğamızda var ki bu illa ikiyüzlülük anlamına gelmek zorunda değil. Çoğu zaman aslında öyle olmadığımız hâlde ‘Çok iyiyim!’ deriz ve bu bir şekilde kabul edilmiş bir insan davranışıdır. Burada bu durumun on katı söz konusu. Niall, aynaya baktığı zaman kim olduğuna dair hiçbir fikri olmayan bir adam. Bu yüzden Ruben’la olan ilişkisi onun kim olduğunu tanımlayan şeye dönüşüyor. Kendi tanımını başka biri üzerinden bulmuş durumda. Tam da bundan dolayı birbirlerine bu kadar bağlılar ve birbirlerine bu kadar ihtiyaç duyuyorlar çünkü Ruben bir bakıma Niall’ı tanımlıyor. Ruben olmadan Niall’ın kim olduğuna dair hiçbir fikri yok. Tabii bunun üstüne Richard’ın çok iyi ifade ettiği maskülenlik, erkek ilişkileri, erkek arkadaşlığı, erkek şiddeti de ilişkinin içine dâhil oluyor.”

Ruben hayatını ıslahevine girip çıkarak geçirmiş, en ufak bir tetiklenmeyle bile ortamı tümüyle terörize edebilen bir genç. Güçlü, yakışıklı ve alabildiğine korkutucu ama annesi ve herkes ondan umudu ya kesmiş ya da kesmek üzere. Aslında Niall’ın çocukluğundan beri bir şekilde hep hayatında. Ona -en azından- o sıralarda henüz doğrudan bir zararı dokunmamış olsa da Niall’ın yüreğine korku salması için Ruben’ın adını duyması yeterli. Ruben ise ona abilik yapmayı aşırı ölçüde benimseyip, bunu uçlara taşıyor hep. Aslında çok seviyor Niall’ı. Sadece sevme biçimi fazla agresif ve ele geçirici. Fakat Niall’ın ondan duyduğu katıksız korku, bu adama ve güç alanına duyduğu karşı konulamaz çekimle daima eş zamanlı var oluyor. Çünkü Ruben; Niall’ın olmadığı, olamadığı, hiçbir zaman olamayacağı her şey esasında. Ona Bambi deyip durmasından, el şakalarından, kendine ve diğerlerine yaptıklarından nefret ediyor ama onun olduğu insana duyduğu karşı konulamaz bir merak, derin bir arzu var. Birinin inanacak birine, diğerinin ise ona inanacak birine ihtiyacı var. Ruben’ı ilk gördüğünde Niall’ın içinden neler geçmiş olabileceğini soruyor ve sözü Jamie Bell’e bırakıyorum:

“Bence aklından geçen şey şuydu: ‘Bu, kim olduğu konusunda asla özür dilemeyen, kim olduğunu tam olarak bilen biri.’ Bu ne kadar sorunlu, yıkıcı, ürkütücü, gösterişçi -Niall’ın onda gördüğünü bildiğimiz kötü tüm şeyler- olursa olsun, Ruben hiçbir şeyi saklamayan biri. O sadece Ruben. Hiç utanmadan. İçinde hiçbir travma ya da çatışma yok. Bunun tam karşıtı olan Niall için bu durum tabii ki de inanılmaz çekici. Hatta sanırım durum bunun iki misli. Sanki o da bunu istiyor gibi; buna çekiliyor, buna ihtiyacı var. Bence bir şekilde bunun tarafından korunmak istiyor, çünkü Niall kendini korunmasız, bir yönden çıplak hisseden biri ve Ruben’ı bir pelerin, bir kılık değiştirme aracı olarak kullanıyor. Ruben onun için yaşam gücü, oksijeni, enerjisi hâline geliyor… Bu yüzden bence o katalitik anda, ondan korkarken aynı zamanda ona hayranlık da duyuyor çünkü o kim olduğunu tam olarak biliyor ve bu, Niall’ın asla sahip olamayacağını bildiği bir şey. Bence bütün bunların hepsi aynı anda mevcut.”

Ruben toksik erkek denince akılda canlanan her ne ya da kimse, bunun ta kendisi. Öykünün büyük kısmında aslında bu fikrin aracılığıyla empoze edildiği bir olgu görevinde. 80’lerin Glasgow’unda cinsel kimliğini bastıran, çekingen ve kendine güvensiz bir genç olarak Niall’ın zihninde ne tür bir “ideal erkek” varsa, Ruben bu imajı karşılamak için yaşıyor; tüm gürültüsü ve yıkıcılığıyla bu imajın içine dolup taşıyor sanki. Niall, takvimler 2000’lerin ortalarını gösterdiğinde bile, yıllar boyunca içselleştirdiği homofobinin ve boyun eğdiği toplumsal şartlanmanın esiri olmaya devam ediyor. Annesi, üniversite arkadaşı ve kısa süreli kız arkadaşı Joanna, ilk ve tek düzgün ilişkisi olmak üzereyken -aslında Niall’ın yüzünden- Ruben’ın gazabına uğrayan Alby, yıllar sonraki sevgilisi Ava… Hayatında değer verdiği, en yakınında olan bir dolu insan yönelimini bilip, bunu kabul edip kucaklamasına rağmen Niall’ın koşullandığı utanç maalesef hiçbir yere gitmiyor.

“Bence Niall ve Reuben belli bir zamanda, belli bir ortamda şekillenmişler. Bağlam bu, değil mi? 80’lerin başındaki Glasgow. O dönemin insanlara ve erkeklere dair düşünceleri, erkeklerin kendilerini üstün, korkutucu ya da güçlü gösterme biçimleri genellikle şiddet yoluyla oluyordu. Böyle şekillenmişler.” 

Jamie Bell ise bu bakımdan Niall ve Ruben ile keskin bir tezat oluşturuyor. Kariyerine start vermiş klasik Billy Elliot (2000) ile dünya sahnesine çıkışından çok evvel, hayatının ve kariyerinin çok erken dönemlerinde maskülenliğin empoze ettiği beklentilerle muhatap olması gerekmiş, fakat bunlardan hiç feyz almamış biri.

“…Benim için durum böyle olmadı, çünkü ben tamamen kadınlardan oluşan bir ailede büyüdüm. Çocukken dans derslerine gidiyordum, ki bu da yine kadınların dominant olduğu bir ortam. Bu yüzden, bir erkek olarak kendini kanıtlamak için böyle olman gerektiği fikrini hiç anlamadım. Zihnimde böyle bir koşullanma olmadı yani. Bu özelliklerin kolay kolay yok olmayabileceğini tahmin edebiliyorum; kültür değişti diye birdenbire ortadan kaybolmazlar. Bunlar, çözülmesi için hassas bir yaklaşım gerektiren, âdeta içselleştirilmiş davranış biçimleri. Ve özellikle Ruben gibi birinin içsel bir arayış içinde olduğunu sanmıyorum. Yapamaz çünkü bence bu çok acı verici olur. Niall için de aynı şey geçerli, bence içsel bir arayışa girmek onlara fazla zarar veriyor. Bu yüzden ‘erkekler böyle davranır’, ‘biz böyle yaparız’ gibi bir statükoyu korumak daha kolay bir yol gibi görünüyor. Ama artık tabii ki hepimiz bunun aslında daha yıkıcı, daha zararlı bir yol olduğunu biliyoruz.” 

Niall’ın içinde olduğu berbat vaziyeti ilk tanıyışı dördüncü bölümde, Ruben 14 yıl önce hapse girdiğinden beri gerçekleşen ilk yüzleşmelerini aktaran hastane sahnesinde oluyor. Niall’ın yıllardır biriktirdiği öfkeyi nihayet boşalttığı, Ruben’ın ise hatalarını ilk kez- nispeten– kabul edebildiği bu 18 dakikayı nefesinizi tutarak izlememek elde değil.

“Elbette ki bu, dizide her zaman gerçekleşeceğini bildiğimiz bir sahneydi. Bu yüzden çekim programında o sahneyi işaretliyorsun ve bir an önce çekip aradan çıkarmak istiyorsun çünkü gerçekten çok önemli bir an. İzleyiciler, Richard ile nihayet yüzleştiğimiz sahneye gelene kadar dizinin neredeyse üç buçuk saatini seyretmiş oluyor. Bu yüzden o sahnenin gerçek önem taşıdığını biliyorduk. Bu, önceki üç bölümde geçen zamanda olan her şeyin dökülüp saçıldığı bir sahne. Sonunda her şey söyleniyor. Çekmesi gerçekten çok yoğun bir sahneydi. Fakat garip bir şekilde, o gün seti erken bitirdiğimiz günlerden biriydi. Bunun nasıl mümkün olduğunu bilmiyorum ama dizide, onca yıldan sonra nihayet yüz yüze gelip aralarındaki sorunları çözdükleri gerçekten önemli bir an. Ve bence o sahneden sonra ikisi de yeni insanlar hâline geliyor ve iki yeni ilişki kuruluyor. Yani, evet, dizide inanılmaz derecede önemli bir dönüm noktası.”

Niall, öyküdeki yolculuğu süresince kendini hâlâ o ezik, savunmasız oğlan olduğuna ikna edip kurbanı oynarken aslında gizli bir yerden Ruben’dan çok daha pis ve fazlasıyla içten pazarlıklı birine dönüşüyor. İkisinin de hayatı, onları yavaş yavaş yıkıma sürükleyen seçimler ve ardı arkası kesilmeyen bir kendini yok etme hâliyle şekilleniyor; üstelik Niall, Ruben’dan çok kendi yüzünden mahvoluyor.

“Metinde en ilginç olan şey başlangıçta çok yumuşak başlı ve uysal bir karakter olan Niall’ın bundan çok farklı birine dönüşmesini sağlamak olacaktı. Aslında oldukça nahoş, gerçekten de oldukça kurnaz, planlı, narsist ve bencil biri hâline geliyor; bir tür bağımlılık ve kendinden nefret etme sarmalının içindeymiş gibi görünüyor. Bu yüzden, bu karakterin nereye varacağını bildiğini sanmanı, sonra da onun seni şaşırtmasını seviyorum. Bunu oynamak benim için bu yüzden gerçekten çok ilginçti, zira aslında önce altıncı bölümü okumuştum. Onun kendini böyle bir yerde bulduğunu bildiğim için yolculuğun geri kalanının nasıl olacağı konusunda çok meraklıydım. Ayrıca bunun başka bir versiyonunda, bu karakterlerin sorunlarını çözmüş olabileceklerini de düşünüyorum. Eğer geçmişleri ve dünyadan sakladıkları şeyler tarafından bu kadar şartlandırılmamış olsalardı, ikisi de kendileri üzerinde çalışabilir ve iyi, olumlu hayatlar sürebilirlerdi. Bence tüm bunların içindeki ders bu, değil mi? Sırlarınız sizi hasta eder ve eğer bunları gün ışığına çıkarırsanız, aynı yıkıcı kararları almaya devam etmek yerine hayatınızı değiştirme şansınız olur. Bence Richard bunu çok iyi aktarıyor.”

Yine de bu iki karakteri, onları patolojize etmeye çalışarak izlemek bir yerden anlamsız geliyor. İkisinden de zaten nefret ediyorsunuz ama aynı şekilde onlar adına kalbiniz de kırılıyor. Antisosyal, narsist, psikopat vb. tabirlerin yeterince açıklayıcı olamadığı türden bir anlatıda sunuluyorlar zira. Hayatları birbirine kenetli iki sorunlu adam, yaşamlarını birbirlerinin etkisi, birbirlerini etkileyen seçimlerin ve sonuçlarının egemenliğinde sürüyorlar. Birbirlerine ve başkalarına kötü şeyler yapmayı sürdürüyorlar çünkü yarattıkları kar topu etkisi öyle büyüyor ki bunun dışında başka bir varoluş biçimi hayal edemiyorlar. Ve işin kötüsü; Niall, Ruben’ın aksine bu duruma daha bir dışarıdan bakabiliyor. Ondan daha kontrollü, özbilinçli biri. Tam da bu yüzden kendinde, dürtülerinde hiçbir şey değiştirememesi çok daha trajik. Çünkü durumun barındırdığı ironinin epey farkında. Ama yapabildiği tek şey kendini bir öz nefret ve cezalandırma döngüsüne ebediyen hapsetmek oluyor sadece.

Şunu söylemek isterim ki ben kim olduğumu biliyorum ve onun gibi bir inkâr içinde yaşamıyorum. Ama aynı zamanda Niall’ın başlangıçta uysal ve nazik biri olarak ortaya çıktığını ve ulaşılabilir, iyi biri gibi göründüğünü düşünüyorum. Kısmen bir kurban gibi ama bence sonuçta inanılmaz derecede hesaplı, oldukça soğuk, entrikacı, narsist ve başka bir sürü şey. Sanırım Richard’ın yazımında en çok sevdiğim şey buydu; bu karakterin her zaman aynı kalacağını düşünüyorsunuz, koşullarını pek değiştiremeyen ve başına sürekli bir şeyler gelen, tepkisel bir kurban gibi. Ama hoşuma giden şey, onun giderek çok daha kötücül bir güç üstlenmeye başlaması. İnkâr içinde yaşamak, bağımlılıkların olması ve tüm bu baskıların üzerinizde olması… Sizi oldukça hoş olmayan bir insana dönüştürüyor. Bence karakterde biraz Tom Ripley havası var; bir şey gibi görünüyor ama aslında başka biri. Niall’ın bu hoş olmayan yapısı, dizinin ikinci yarısında oynaması gerçekten ilginç ve merak uyandırıcı olan şeydi. Niall ile ortak noktamızın öz nefret olduğunu söyleyebilirim; biraz da olsa öyle bir yanım var, özellikle iş ve benzeri konularda. Bu nedenle onu bir şekilde anlayabiliyordum ama bunun dışında neyse ki pek de bir ortak noktamız yok.”

Half Man sadece toksik erkekliği işlemiyor; birinin kendinden kaçmak için neler yapabileceğinden yola çıkıp, bu inkârda inat ettikçe tam olarak neye dönüşebileceğine dair tekinsiz bir uyarı hikâyesi sunuyor. Richard Gadd, Baby Reindeer’da ortaya koyduğu ve Half Man’de daha da sertleştirdiği şekilde, kendilerini olmak istemedikleri berbat yerlere sürükleyen kararları almaktan vazgeçmeyen karakterler yaratıyor. Bu projesinde de açık ve büyük travmalara dosdoğru konuşarak, izleyenini görmezden gelmeye ne ara karar verdiklerini unuttukları yaraları hatırlatıyor. Bu öykü yalnızca toksik erkekliği değil; erkekliğin karanlığını, erkek psikesinin krizlerini, dürtülerini, açmazlarını ve daha iyisi mümkünken bile bile yapılan yıkıcı hataları en çarpıcı hâlleriyle ele alıyor. “Toksik” olanı da ardını bu erkeklerin tarihiyle doldurarak işliyor. Toksik olanı tanımak aslında kolay bir şey, saptaması zor değil; bir lafla, bir jest veya dokunuşla hemen ayırt edilen bir şey. Ne olduğunu hissetmek zaten bir içgüdü. Yine de farkındalık, aynı döngülerin tekrar etmesini engellemiyor. O karanlığı milim milim aşındırmanın yoluysa onu görünür kılmaktan geçiyor; Gadd bunu çok iyi kavrıyor.

“Richard’ın üslubu son derece duyusal; sizi hayatınızda bir şekilde tutunduğunuz o anlara, belki de gençken yaşadığınız ama bir kenara sakladığınız deneyimlere götürüyor. Bunların bu hikâyeyi hayata geçirmek için keşfetmem gereken noktalar olduğunu biliyordum, bu çok netti. Okulda genç bir erkek olarak nasıl hissettiğimi, oyun bahçesindeki atmosferin nasıl olduğunu, insanların erkekler, eşcinseller hakkında ne düşündüğünü, onların nasıl algılandığını ve eğer açılıp kendinizi o şekilde tanımlayan biri olarak kabul ederseniz bunun ne kadar tehlikeli hissettireceğini çok düşünmüştüm. Yani tüm bunlar kendi deneyimlerimden geliyordu ama erkeklik olgusu ötesinde, insanların kendilerini gerçeklerden saklamak için ne kadar ileri gidebilecekleri meselesi var. Bence bu biraz daha incelikli, belki de daha ilginç. Niall’ın yapması gereken şey, sadece kim olduğunu kabul etmek ve hem kendine hem dünyaya karşı dürüst olmak ama nedense bu, onun için ölümle eşdeğer bir şey. Bu nedenle hem kendisine hem çevresindekilere sürekli zarar veren o karar verme hâli bana oldukça insani geliyor. Sanırım bunu insanlarda daha önce de gördüm. İnsanlar, gerçekte kim oldukları gibi yaşamaktansa kendilerini yok etmeye daha razı oluyor ve bence bu hem yıkıcı hem de keşfetmesi çok ilginç bir yer.”