The Secret Agent: Eskiden de iyi değildi
Yazı: Utkan Çınar, Zeynep Naz Günsal
Kleber Mendonça Filho’nun neo‑noir estetiği ve kara mizahı arkasına alıp bireysel travma ile politik gerilimi ustalıkla ördüğü The Secret Agent, yılın ödül favorisi filmlerinden. Başrolde Wagner Moura’yı izlediğimiz filmde 1977 Brezilya’sında askeri diktatörlük gölgesinde Recife’ye dönen eski akademisyen Marcelo’nun oğluyla yeniden buluşma umuduyla girdiği kaotik sokaklarda hem devletin hem de toplumsal paranoyanın baskılarıyla yüzleşmesini takip ediyoruz
Bu yazı, The Secret Agent filmini izlememiş olanlar için kimi sürprizbozanlar içerebilir.

Zaman dilimi ve mekân
Zaman konusu biraz çetrefilli ama çoğunlukla 70’lerin Recife, Brezilya’sındayız.
Konu nedir?
Armando başarılı bir akademisyendir. Sırtını devlete dayamış bir iş adamının onun aldığı patentlere göz dikmesiyle hayatı alt üst olur. Kendi ülkesinde, peşinde tetikçilerin olduğu bir kaçak hâline gelir. Genç yaşta eşini kaybettikten sonra artık tek gayesi küçük oğlunu da alıp yurt dışına kaçabilmektir.
İzlemeden önce bilmemiz gerekenler
Utkan Çınar: Kleber Mendonça Filho’nun yönetmenliğindeki film 2025’in en çok övgüye mazhar olan işlerinden biri oldu. Cannes’da En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu ve FIPRESCI ödüllerini; Altın Küre’de de En İyi Erkek Oyuncu ve Yabancı Dilde En İyi Film ödüllerini aldı. Brezilya, o yıllarda birçok Güney Amerika ülkesinin başına da geldiği gibi, 1964-1985 arası cunta yönetimi altında kaldı. Bu dönemde işkence, faili meçhul cinayetler tahmin edebileceğiniz gibi eksik olmadı. Yolsuzluk kültürü yerleşti. Ülkenin en karanlık dönemlerinden biri olduğu, yakın zamandaki Bolsanaro yönetimini de unutmadan, rahatlıkla söylenebilir. Filme bu bilgilerle başlamak faydalı olacaktır. Ayrıca filmin enteresan bir sekansı olan parkta ilişkiye girenlere saldıran “kıllı bacak fenomeni” de gerçekten 70’li yıllarda Brezilya’da olmuş bir şey. Sansürden dolayı polis şiddetini haber yapamayan bir gazetecinin bulduğu bir çözüm. Yönetmen bunu Spielberg-vari bir stilde veriyor bize.
İlk intiba?
Utkan Çınar: Filmin benzin istasyonunda geçen ilk sekansı kendi başına bir kısa film olarak filmin derdini yeterince anlatıyor. Kimsenin ilgilenmediği, kokmaya başlamış bir ceset; rüşvetçi polisler ve karnaval eğlencesinden dönenler…
Zeynep Naz Günsal: Utkan izledikten sonra ilk “Ne umdun, ne buldun?” diye sormuştu: Valla umduğum akışta, yoğunlukta bir filmdi. Ne buldum? Herhalde bu kadar absürtleşmesini beklemiyordum. O kadar alenen ve gündelik uygulanan bir şiddet var ki artık biraz bunun halka, kolektif psikeye nasıl, ne kadar, ne şekillerde karışıp girdiğiyle, medyada nasıl tüketildiğini işliyor, bununla oynuyor.
Filmin gerçekliğiyle tanıştırmak için açılıştan daha acayip bir sahne olamaz. İstemeden biraz gıdıklandığım da bir an. Güldüğüm, gülesim gelip kendimi tuttuğum ya da güleceğimi düşünmeyip katılarak güldüğüm yerler oldu; fazlasıyla şiddet ve kan içeren. Ayrıca hikâyenin hicvi ve filme gömük ironi şaşırttı beni, o kadar hayatın içinde ki bu ölüm, ölmek, kaçmak, kovalanmak, saklanmak hâlleri… Bu ölçüde sert koşullar böylesine normalleştiğinde ortaya çıkan manzaralar ve bunlara alışılma biçimleri üzerinden yaratılan tekinsiz bir mizah var gibi. O bakış filmin koşullarını hafifletmesinden değil; insan denen şeyin her şeye alışabilme kabiliyetinden doğuyor. Çünkü hayat illa ki devam etmek, tüm bunlar bile normalleşmek durumunda. Bu, hayat. Bayan Sebastiana karakteri* ve evi bu vaziyeti bünyede toplayan etmenler; hikâyenin “Bu kadar korkunç koşullarda hayata nasıl devam ediyoruz; böyle ediyoruz, etmeye çalışıyoruz?”u.

En çok neyi sevdin?
Utkan Çınar: Filmin genel anlamda oldukça karanlık bir dönemi yer yer neşeli, oldukça aydınlık bir atmosferde anlatmasının yarattığı tezatı sevdim. Güldüğünüz sahnelerde size alttan alta bir suçluluk duygusu hissettirebiliyor. Size manasızca umut ve ya da mutlu son vadetmiyor. Unutulmaya yüz tutmuş bir dönemi hafızanızın size oynadığı oyunlar gibi hatırlarken olan bitenin, karakterlerinin şeytanlığından hiç kısmıyor. Polis, asker eskisi gibi karakterler çok iyi cast edilmiş. Hafızamızın geçmişe hep pembe gözlüklerle bakma refleksiyle de belki dekorlar çok temiz. Baş karakterimizin direkt olarak bir muhalif veya politik biri olmaması, varlıklı bir aileden gelmesi, Zengin Mutfağı’ndaki Lütfü Usta veya Abluka’nın Kadir’i biraz andırdığı gibi sistemin kötücüllüğüne karşı olan saflığı (“Ben yanlış bir şey yapmadım”) üzerinden gelişen nüanslı hikâye seçimini de beğendim. Ve tabii Filho’nun 1970’ler ABD sinemasına olan göndermeleri; Robet Altman-vari zoomlar, neo-noir takip sahneleri hepsi çok şık ve ustaca bir şekilde kotarılmış.
Zeynep Naz Günsal: Filmden çıktığımda düşünmemiştim bunu ama o dönemin Amerikan sinemasına ve sinematografisine bu kadar referans vermesi, bu referansların Brezilya’ya nasıl süzüldüğünü ve burada nasıl tüketildiğini de ele alıyor. Politik bir yerden işlemiyor kesinlikle Amerika’yı, ama oradakinin buraya tesiri bilimum da olsa var olan bir şey.
En az neyi sevdin?
Utkan Çınar: Bu satırları yazarken Oscar’a aday gösterilen ilk Brezilyalı oyuncu da olan Wagner Moura her ne kadar bolca övgü ve ödüller alsa da performansını biraz istikrarsız buldum. Filmin ilk yarısıyla ikinci yarısında belirgin bir fark vardı. Bu tabii bilinçli bir tercih olabilir. İlk kısımda daha bir gözlemci olarak izleyicinin yanında dururken, devamında daha görünür bir baş karaktere dönüşüyordu. Sinema salonunda başına gelenleri anlattığı ya da sonunda kendi oğlunu oynadığı karşılıklı diyalog sahnelerinde çok başarılı bulsam da genel olarak fizikselliğini kararsız bulduğumu söylemeliyim. Varlıklı bir aileden gelen, kendine güvenli bir tip olduğu verilmese bize, baş karakter olarak ondan daha sessiz bir performansı kabul edebilirdim. Başka oyuncuların nasıl yaklaşabileceğini de hayal ettim sonrasında. Sondaki Guy Ritchie tadındaki split screen oyuncu tanıtımı bölümü de biraz ciddiyetsiz geldi bana. Filmin “toplumların afyonu” ABD sineması olgusunu ve göndermelerine saygı duysam da bitirişi böyle yapmasak olurdu gibi. Ama bütün bunlar sevip sevmemekten çok tercih meselesi.
Zeynep Naz Günsal: Oyuncunun en sırıttığı, kendini belli ettiği, o hâliyle belki Armando ya da Marcelo’yu çağrıştırmasa da Moura’nın kendisi belli olsa da bunun çok hoşuma gittiği sahneler vardı. İlk yarıda daha silik oluşu -Moura’nın performansından çok karakterin, aslında- filmin ilk yarısında onun aracılığıyla ortamı tanımamıza hizmet etmesinden kaynaklanıyor bence. Evet silik, ama hikâyenin o aşamasında öyle olması gerekli. Bu bence kaçaklığının yeni başlamış olmasından, yeni bir isme, kimliğe alışır, bir yandan renk vermemeye çalışır hâle yeni girmiş olmasından dolayı. O silikliği karakterde bu durumun evhamından gelen bir çekingenlik, içe kapanıklık ve genel bir tutukluğa bağlıyorum. Ne zaman ki sinemada bunu kaçıracak ekiple buluşuyor; o zaman karakter de Wagner Moura da boyut atlıyor bence. Filmin devamındaysa Sebastiana evine alışmaya başlayıp, kendi gibi farklı kaçaklar tanıyor; o zaman hepten açılıyor. O zaman hepten tanıyoruz kim olduğunu. Kadına fena vuruldum ve adını sık zikrediyorum ama Dona Sebastiana’yla olan sahnelerde çok parlıyordu mesela. Çünkü kendi karakterinin dışında bayılıyor kadına ve etkileştiklerinde ortaya doğaçlama çıkan tepkileri, bunlardan türeyen mizansenlerinde -hatta bunlardan birini jenerik arkasında kullanmışlar; filmdeki en sıcak gülümsemesi diye herhalde- Moura’nın kendi kişiliği de çok sızıyor karaktere, o yüzden Wagner ile Armando arasında gidip geliyorsun, evet. Ama bunlar ne zaman sırıtsa, beni de sırıttıran şeyler oldu.
En çok hangi sahneye yükseldin?
Utkan Çınar: Filmi beraber izlediğimiz Zeynep Naz’ın isabetli uyarısıyla filmdeki muazzam iPhone cut’ını söyleyebilirim. O âna kadar bir dönem filmi izlediğimizi düşünürken, birdenbire günümüze fırlatılmamızın aniliği çok etkileyiciydi. Hem irkildiğiniz hem de, evet, IPhone’ların olduğu bir dünyanın iyisiyle kötüsüyle bir 50 yıl öncesinden ne kadar farklı olduğuna da düşündürücü bir vurguydu. Kendinizden utandığınız bir rahatlama belki de. O dönemlerde yaşamadığınız için.
Zeynep Naz Günsal: Bir de Armando / Marcelo’ya karşı suikast girişiminin harekete geçtiği ve sürdüğü sahneler tansiyonu ağır ağır ama kesintisiz yükselten, izlerken terleten anlardı. Filmde sık geçen köpekbalığı muhabbeti ve imajı, sonra bunun kesik bir bacak formunda başladığı dayak hücumu filmin tonunu bozmadan buna bambaşka bir yön sunan bir etmendi. Fernando ve filmin ve hem Jaws’ı hem de Brezilya’daki, Recife’deki “şiddet”in onu bunlardan uzak tutmaya dair tüm çabanın bakiliğine rağmen bilincine, bilinçaltına kaçınılmaz nüfuzu, parçası olduğu toplumun etrafındaki şiddetin onun ve belki de herkesin zihninde aldığı yegâne şekil oluyor zaten.

Modunu nasıl etkiledi?
Utkan Çınar: Açıkçası küçükken filmdekilere benzer çok hikâyeler duyduğum için ailemin yakın tanıdıklarından; o kuşağın nasıl bir karanlık dönemde yaşadığını hatırlamak üzücüydü. Film her ne kadar aydınlık ve yer yer neşeli bir anlatım dili kullansa da askeri vesayetin ve faşizmin sıradanlaşmasının karanlık bulutu filmin her ânında boğazınızı saran bir el gibiydi.
Zeynep Naz Günsal: Şiddetin sonucunu gördüğümüz zamanlar rahatsız edici olmaktan çok hep bir acayip. Bu şiddetin perdede görmediğimiz, iması olduğu anlarsa asıl gergin, terörize edici veya sadece acıklı olanlardı. Kaçma çabasının başarısızlığını Armando’yu araştıran öğrencinin kucağında çocuğu, karşısında bilgisayarı aniden irkilmesi, sonraki karede beliren gazete manşetiyle çarpıcı etkide öğrenmemiz, filmin mesajını vurgulayan yegâne seçim bence. Filmin alınan tüm hayatları ad, belge, haber ve istatistiklerden ibaret kılan; gidenin hatırasından, kalanınsa hafızasından çalan bir sistemin yazdığı ile geride kalanların tarihinin hem birbirini tamamlayan, hem de birbirine meydan okuyan olgular olarak aktarılıyor.
Karakterlere dair neler söyleyebilirsin?
Utkan Çınar: Filmde Moura’nın dışındaki karakterler oldukça doyurucuydu. “Mülteci”lerin annesi Dona Sebastiana her zaman hatırlanacak kuvvette oyunculuğu ve diyaloglarıyla, hatta taşıdığı yaşama sevinci ve umutla en kritik isimlerden. Diğer mülteciler ve farklı nedenlerle başları devletle belaya girmiş isimler de realistik ve nüanslı oyunculuklarıyla çok yerli yerindeydiler. Film kötüleri, Robério Diógenes’in Şet Euclides’i, Roney Villela’nın “teğmen”i, Kaiony Venâncio’nun tetikçi Vilmar’ı oldukça evrensel, maalesef o dönem darbe kültürüyle yoğurulmuş her ülkede bulunabilen tanıdık karakterlerdi. Belki biraz karikatürize ama bir o kadar da gerçek.
Zeynep Naz Günsal: Kasetler üzerinden bir “flashback içinde flashback” biçiminde işliyor olması çizgi-dışı bir karakter gelişimi izletiyor aslında. Armando’nun o meyhanedeki cüreti ve bunun sadece üç – dört yıl içinde, bu karşılaşma ve rejimin de etkisiyle gelen korku ve paranoyadan sonra dönüştüğü insan… Aslında biz ilk dönüştüğü şeyi tanıyoruz, yemek sahnesindeyse bu yüzden neredeyse yakıştıramıyorsun Marcelo’yla tanıdığın adama o sofradaki hâlini. Böylesine baskılı bir ortam tek bir insanın birbirinden bambaşka şekillerini yaratıyor insanların, elbette yaratacak. O masada karşı karşıya olan Armando’nun entelektüel ve belki de sınıfsal yetkisi ile Girotti’nin parasal ve statükocu yetkisi. Öykünün çoğunda gördüğümüz kişinin iki farklı kimliği arasındaki zamanla birlikte karşımızda nasıl birine dönüştüğü, öyküde çizgi-dışı / ters kronoloji verilen türden karakter gelişimi izletiyor bize. Kurgu çok ilginç ve beklenmedik bir nizam ve vakitte sunuyor karakteri.
Bunu seven şunları da sever
Utkan Çınar: Film bana hemen Antonioni’nin 1975’ten, Jack Nicholson’lı enteresan yapımı The Passenger’ı hatırlattı. Yukarıda da bahsettiğim Robert Altman, Sam Peckinpah gibi isimlerin de o dönemki işlerine görsel göndermeleri çoktu. Tabi ki filmde de önemli bir yer kaplayan Jaws’ın da bahsini geçirmeli.
Zeynep Naz Günsal: Kaçaklığı ve fişlenmeyi değil; bunun sonrasını, kaybettirilme ve geride bıraktıklarını ele alması ve bu filmle benzer moralde bir öykü olmasından dolayı, işledikleri ve ABD basını tarafından az çok eşdeğer miktarda ödüle boğulmuş bir başka Brezilya yapımı olmasından aklıma direkt iki sene öncesinin I’m Still Here’ı geliyor.
Soru işaretleri / varsa açtığı tartışmalar
Utkan Çınar: Filmin bana teyit ettiği de bir durum var: “Eski Türkiye özlemi” denen nostaljik yanılsamaya neden alerjik olduğum. Türkiye’nin de özellikle 1980 darbesi sonrası büründüğü ruh hâline çok benzer bir atmosferi anlatıyordu film. Bir kuşağın nasıl bir karanlıkta büyüdüğüne tanıklık ediyoruz. Günümüzdeki dertlerimiz geçmişin daha iyi olduğuna bir kanıt değil maalesef. O yüzden bu konformist ve distorte bakış açısından kurtulmak gerektiğine inanıyorum.
*Karakter ve oyuncu ile ilgili daha fazla detay için sizi buraya alalım.