Küratör Karen Cirillo ile “Ses için Ayrıcalık” film programı üzerine
Röportaj: Cem Kayıran
Arter’in “ses hakkında [görsel] bir film nasıl yapılır?” sorusuna yanıt arayan beş çağdaş filmden oluşan “Ses için Ayrıcalık” programı, 17-19 Ekim tarihlerinde izleyiciyle buluşacak. Küratör Karen Cirillo’nun seçkisi, görselin önceliklendirildiği sinema dilinde sesin bağımsız bir anlatı aracı olarak nasıl çalışabileceğine odaklanan işleri bir araya getiriyor.
Yalnızca kulaklarımızı açmanın dünyayı algılama biçimlerimizin ne denli değişebileceğini ortaya koyan “Ses için Ayrıcalık” programın kürasyonunu üstlenen Karen Cirillo ile hem temanın ardındakileri hem de seçkiyi oluştururken dikkate aldığı unsurları konuştuk.
“Ses için Ayrıcalık” hakkında detaylara buradan ulaşabilirsiniz.

“Ses için Ayrıcalık” ifadesi senin için ne ifade ediyor ve bu kavram programın küratöryel yönünü nasıl şekillendirdi?
Ses son derece güçlü olabilir, ancak çoğu zaman filmlerde, özellikle de yüksek kaliteli ses kaydına yatırım yapacak bütçesi olmayan belgesellerde göz ardı edilir. Bu programın başlığındaki fikir, hem sese gereken ilgiyi göstermek hem de sesin bize anlara ve duygulara sunduğu özel erişimi kabul etmekti.
32 Sounds’u ilk kez pandemi sırasında Sundance’te çevrimiçi olarak izledim; İstanbul’daki koltuğumda, kulaklıkla, tek başıma. Sam olağanüstü bir zihin ve yönetmen; ses fikrini biyolojik, fiziksel ve felsefi açılardan ele alma biçimi beni çok etkiledi ve dünyanın dört bir yanından izole olduğumuz bir dönemde kendimi yeniden dünyaya bağlı hissetmemi sağladı. Bu filmi başkaları da deneyimlesin, sesi gerçekten düşünsün ve hak ettiği “ayrıcalığı” alsın istedim. Programın temel taşı da böyle oluştu.
Nocturnes’u izlediğimde, filmdeki güvelerin ses dünyası beni büyülemişti. Yönetmenlerin bu sesleri bilinçli olarak ön plana çıkardığı çok açıktı. Soru-cevapta Anirban Dutta, başlangıçta sese bu kadar özen göstermeyi planlamadıklarını anlattı. Ancak çekim alanına gittiklerinde ses dokusunun ne kadar zengin olduğunu fark etmişler ve hikâyede sesin en az görüntü kadar önemli olduğunu anlayınca yüksek kaliteli ses ekipmanlarıyla geri dönüp kaydı yeniden yapmışlar. O zaman düşünmeye başladım: Ses, bir izleyici olarak bizde otantik bir deneyim yaratmada ne kadar önemli bir rol oynuyor? Ve görüntülerin her zaman iletemeyeceği duyguları, hisleri ve kavramları tetiklemek için sesi kullanan filmleri bir araya getirmek ne kadar ilginç olurdu diye.
Sinemada ses genellikle görüntüyü destekler, ama bu seçkide başrolde. Bu kaymanın izleyici deneyimini nasıl değiştirdiğini düşünüyorsun?
Sesin üzerimizde ne kadar etkisi olduğu, günlük hayatımızda pek fark etmediğimiz bir şey. Doğa, hayvanlar, savaş gibi şeylerin görüntülerini görüyoruz ama çoğu zaman durağanlar ya da müzikle destekleniyorlar (özellikle sosyal medyada). Oysa bir şeyin gerçek sesini duyduğunda, o kadar “gerçek” hâle geliyor ki. Mesela bir savaş görüntüsünü izlerken bir bombanın birinin hemen yanında patladığını duymak çok fiziksel bir deneyim; o korkuyu duymanın ve hissetmenin ne kadar korkunç olacağını düşündürüyor insana.
Intercepted filminde Rus askerlerinin cephe gerisindeki telefon konuşmalarını “görürüz.” Normalde, görüntülerin belirli bir müzik “arka planına” oturduğunu söyleriz ama burada telefon konuşmaları, Ukrayna’nın bir “görsel manzarası” üzerine yerleştirilmiş durumda. Bu da izleyiciye, gördüğünden çok duyduğunu düşünme ve çözümleme fırsatı veriyor.
32 Sounds’ta İngiltere Kütüphanesi Ses Arşivi’nde geçen bir bölüm var. Arşiv görevlisi favori sesini seçip çalıyor: 1987 tarihli, artık soyu tükenmiş bir Hawaii kuşunun çiftleşme çağrısı kaydı. O sesi duymak ve artık eşinin ya da dünyanın bir daha asla duymayacağını bilmek yürek burkan bir an. Bu sahne, geleceğimizin yazgısını adeta küçük bir “sonik kapsül” içinde damıtıyor.
Umarım bu filmler izleyicileri dinlemeye, gerçekten duymaya çağırır. Sadece sinemada değil; hayatlarının her alanında.
“Ses için Ayrıcalık” fikri modern toplumda erişilebilirlik, dışlanma ya da sesin temsili gibi meselelerle nasıl kesişiyor?
Harika bir soru. Daha önce çocuklara yönelik uluslararası yayınları destekleyen bir program yönetmiştim. Başta bunun televizyonla ilgili olacağını düşünüyordum ama aslında dünyanın birçok yerinde radyo hâlâ baskın bir medya biçimiydi. Daha erişilebilirdi, üretimi daha ucuzdu ve anaakım medya tarafından dışlanan sesleri de içine alabiliyordu. Sesin topluluklara hem ulaşma hem de onları yansıtma potansiyelini o zaman fark ettim.
Preemptive Listening ve The Diary of a Sky filmlerinde beni en çok etkileyen şeylerden biri, sesin tehlikenin bir temsili olabilmesiydi. Preemptive Listening, genellikle uyarı ya da kurtarma aracı olarak görülen siren kavramını inceliyor. Ancak bu uyarı, kimi marjinal gruplar için psikolojik olarak tetikleyici olabiliyor, çünkü siren (ya da Diary’deki drone sesi) güç yapısının ve potansiyel zararın bir sembolü hâline geliyor.
Erişilebilirlik açısından, görme engelli bireylerden öğreneceğimiz çok şey var. Görsel ipuçlarının eksikliğini telafi etmek için beyinleri işitsel duyularını güçlendirerek bağlantılar kurmayı öğrenmiş durumda. 32 Sounds, sesin her yönünü incelerken işitme kaybına ve sessizliğin kendisine de zaman ayırıyor.

Belirli kültürel ya da coğrafî ses manzaralarını özellikle dâhil etmek ya da öne çıkarmak gibi yönelimlerin oldu mu?
Başlangıçta programı belli ses manzaralarını kapsayacak şekilde tasarlamadım ama sonunda coğrafî ve tematik olarak oldukça çeşitli bir seçki ortaya çıktı. Ne yazık ki bu çeşitlilik aynı zamanda günümüz toplumunun bir yansıması: Devam eden savaşlar, doğal afetler, polis şiddeti ve çevresel krizler… Ama aynı zamanda yaşam, aile, sevgi ve güzelliğe dair neşeli işitsel anlar da var. Bunları öne çıkarmak da en az diğerleri kadar önemli.
Bu programın kürasyonuyla ilgilenmek, senin kendi hayatında sesi deneyimleme biçimini değiştirdi mi?
Sesi her zaman bir sanat biçimi olarak çok ilgi çekici bulmuşumdur. Kariyerimin başlarında yaratıcı ses sanatı, ses yürüyüşleri ve sesli belgesellerle tanışma şansım oldu; bu da bana işitsel formun önemini ve olasılıklarını açtı. Ama ses benim için bir meydan okuma da aynı zamanda. Örneğin, arkamda üç sıra ötede oturan birinin kulaklığından sızan tiz müzik sesini duyabiliyorum; şehirdeki gürültü çoğu zaman beni duygusal olarak bunaltıyor. Yine de -ya da belki tam da bu yüzden- sesin ne kadar dönüştürücü ve duygusal bir deneyim olabileceğini çok takdir ediyorum.
Bu programda mekânsal tasarım ne kadar önemliydi? İzleyiciler için nasıl bir dinleme atmosferi yaratmayı arzuladın?
Bir sinema salonunda oturup bir filmin (ya da ses işinin) sesleriyle çevrili olmanın ve o deneyimin içine tamamen dalmanın çok etkileyici bir yanı var. Açılış filmi 32 Sounds, bunun en güçlü örneği. Yönetmen filmi, herkesin kulaklıkla izlemesini amaçlamıştı; böylece sesin farklı biçimlerini gerçekten anlaşılabiliyor ve izleyicinin deneyimi koltuğuna ya da hoparlör kalitesine bağlı olmuyordu. Bu format aynı zamanda sesi yönetmenle birlikte çok kişisel bir biçimde keşfetmeni sağlıyor. Arter’in bu benzersiz “kulaklıkla gösterim” deneyimini mümkün kılabilmiş olmasından dolayı gerçekten minnettar ve heyecanlıyım.
Bu seçkiye ilgi duyan izleyiciler için farklı mecralarda önerdiğin işler ya da yayınlar var mı?
Soundwalk Collective’in işlerine mutlaka göz atmalarını öneririm; mekâna ve bağlama özgü ses projeleri geliştiriyorlar. Ben özellikle “soundwalk” yani ses yürüyüşü formatını çok seviyorum; dinlemeyi çok kişisel hissettiren katılımcı bir sanat deneyimi. Janet Cardiff bu biçim üzerinde 30 yıldan fazla süredir çalışıyor. Duncan Speakman’in Only Expansion işi, yürüdüğün mekânın seslerine tepki vererek şekillenen büyüleyici bir ses yürüyüşü.
Ayrıca ben de kapsayıcı sanat üzerine yazıyor ve kürasyon yapıyorum; genişletilmiş gerçeklik (XR) alanında ses, deneyimi yönlendirme aracı olmanın ötesine geçip sanal gerçeklik görselleriyle birlikte 3D ve ambisonik ses manzaraları yaratmak için kullanılıyor. In Pursuit of Repetitive Beats, (Birleşik Krallık’ın 1989 rave sahnesi) yalnızca ses üzerine değil; aynı zamanda o dönemin seslerine ve duyumlarına VR aracılığıyla seni bizzat daldıran bir iş.
Ve Elif Öner ile Evrim Kavcar’ın Sensitive Sounds çalışmalarını, özellikle de Sounds and Gestures’ı çok seviyorum; burada sesleri canlandırıyorlar, jestlerle sesleri “oynuyorlar.”
