Texas’ta Yeşilçam esintisi: Kunt Tulgar ve Cem Kaya #bantmagarşivden

Kunt Tulgar (1946-2022), Türkiye sinemasına birçok farklı açıdan izler bırakmayı başarmış bir sinema tutkunuydu. Yönetmen kimliğiyle hayata geçirdiği Tarzan Korkusuz Adam, Süpermen Dönüyor, İnsanlık Uğruna ve oyuncu olarak karşımıza çıktığı Yılmayan Şeytan, Keloğlan İş Başında, Gizli Kuvvet gibilerinin yanı sıra senaryosunu yazdığı, ses departmanında çalıştığı, kurguculuğunu yaptığı veya yapımcılığını üstlendiği kült filmlerle Yeşilçam’ın nevi şahsına münhasır filmografilerinden birini inşa etmişti.
Kunt Tulgar’ın geçtiğimiz günlerde, 76 yaşında aramızdan ayrıldığını öğrenmenin üzüntüsü içerisindeyiz. Geride bıraktığı köklü mirası anmak için, Bant Mag. No:44’ten bu röportajı çıkardı. Remake, Remix, Rip-Off belgeselinin yönetmeni Cem Kaya ve Kunt Tulgar ile  Texas’taki Fantastic Fest 2015’te, J. Hakan Dedeoğlu sohbete oturmuştu; Aylin Güngör fotoğraflamıştı.


Fantastic Fest’in şüphesiz en özel konuklarından biri, sadece bizim için değil, tüm festival için, yönetmen, sesçi ve aktör Kunt Tulgar’dı. Cem Kaya’nın festivalin Türk içeriğine yön veren belgeseli Remake, Remix, Rip-Off’un öne çıkan sahnelerinin yanısıra, 1972 yılında başrollerinde oynadığı Yılmayan Şeytan’ın festivaldeki gösterimi sebebiyle Yeşilçam’ın bu eşsiz karakteri Texas’taydı…


Kunt Tulgar ismi kulağınıza pek aşina gelmiyor olabilir ama aslında seçtiği müzikler kulaklarınızda bir hayli yer etmiştir muhakkak. Sinema sektörünün içine doğmuş, sayısız filme fikir, senaryo, oyunculuğu ve seçtiği müziklerle hayat vermiş biri… Tam bir jön, hattâ belki de eğer isteseymiş Yeşilçam’ın en gözde jönlerinden biri de olabilirmiş ama o stüdyoyu tercih etmiş…  Yine de bazı filmlerde boy göstermeden de edememiş; bazen kamera önünde, bazen de arkasında… Nasıl bir aşksa sinemanın her ânına bulaşmış.  

Tarzan Korkusuz AdamSüpermen Dönüyorİnsanlık Uğruna gibi filmleri çeken Kunt Tulgar belki de en sağlam imzasını sayısız filme sağladığı müziklerle atmış Yeşilçam tarihine. Nasıl mı sağlamış? Avrupa’nın farklı şehirlerinden topladığı film müziklerinden sevdiği parçaları Yeşilçam filmlerinin uygun bulduğu yerlerinde kullanarak! Televizyonda izlediğiniz bir Türk filminin, acıklı final sahnesinde arkada Baba’nın müzikleri çalıyorsa bilin ki bu Kunt abinin işi…

Fantastic Fest’teki Yılmayan Şeytan gösterimi ise kelimenin tam anlamıyla bir coşkuydu. Amerikalı festival izleyicisine yumruklarını ısırtan absürtlükteki bu Yeşilçam avantür B-Filmlerinin ardından Kunt Tulgar’la fotoğraf çektirmek için sıraya giren festival delileri görülmeye değerdi.

Lafı uzatmadan, Kunt abiyi gördüğü yoğun ilgiden kurtarıp, Remake, Remix, Rip-Off’un yönetmeni Cem Kaya’yla birlikte bir sohbete oturduk. Bir kitaplık anı ve hikâyeler masaya döküldü… Bayağı bir kısmı da makasa gitti sayfalarımıza sığsın diye…

Hakan: Şu an Texas’ta, Austin’de, Fantastik Fest’te. Bu sabah sizin 1972 tarihli Yılmayan Şeytan filmini izledik festival seyircisiyle, iki gün önce de Cem Kaya’nın Motör belgeselini izledik. İlk önce sizle başlayalım Kunt abi, nasıl bir histi sabah izlemek filmi? En son ne zaman izlemiştiniz filmi?

Kunt Tulgar: En son üç sene önce Fantasturka Ankara’da izlemiştim.

H: Peki nasıldı sizce, bu sabah Texas’ta filmi izlemek?

KT: Zaten kendi filmini izlemek apayrı bir olay. Şimdi düşünüyorsun, sene 2015. Filmin tarihi 1972. Arada 43 sene var… Sabah konuşuyorduk Cem’le, “Abi diyor, artık devir atladı” diyor. Ben de Yılmayan Şeytan’ı izlerken dedim ki, “Bazı yerler bana yavan gelecek.” Ve nitekim geldi de. Niye yavan geldi? Çünkü teknoloji ilerledi, kafa yapısı ilerledi. Şimdi bunu anlatmak için bir kelime vardı da unuttum, bu kadar konuşuyorum çünkü o kelimeyi düşünüyorum…

H: Ama yine de zamanın ötesinde bir film. Her film 40 sene sonra izlenemez…

KT: Eee tabi, kardeşim bir kere Kunt Tulgar var filmde!

Cem Kaya: Ben şunu anlamıyorum, sen niye jön olmadın o tiple Kunt abi?

KT: Şimdi Ankara’da biz bu filmi izliyoruz, yanımda Yılmaz Atadeniz oturuyor, filmin yönetmeni. Üç sene evvel, filmden 40 sene sonra döndü bana ve “Bayağı yakışıklıymışsın sen” dedi. 40 sene sonra, hiç görmemiş gibi…

H: Zamanında teklif mi gelmedi nedir?

KT: Hayır, ben stüdyocuyum, sinemacı değilim. Boş zamanımda bu filmleri yaptım. Boş zamanımda Tarzan Korkusuz Adam’ı çektim, Süpermen Dönüyor’u çektim. Ben stüdyodan vakit buldukça gidip film çekiyordum. Bana gelip dediler ki, “Aile dramı ve aksiyonlu bir film olacak.” Ama aileye intikal ediyor. Gittim babama söyledim, “Ya boş ver bırak, orada adam kalkacak iki laf edecek, sinirleneceksin, dalacaksın adama” dedi. Çünkü ben biraz sinirli adamım. Sonra alacağım başıma işi. Sonra yazacaklar, jönlerimizden Kunt Tulgar, yönetmen Ahmet Zıptaroğlu’na saldırdı. Babam “Gerek yok, burası yeter sana” dedi. Odur sebebi yani.


“DOĞDUĞUM ZAMAN, DAHA SEKİZ GÜNLÜKKEN, BABAM BENİ FİLM SEPETLERİNİN ÜZERİNE YATIRIYORMUŞ. ORADAN BULAŞTI HERHALDE.”

H: Peki sinema nasıl girdi hayatınıza?

KT: Doğduğum zaman, daha sekiz günlükken, babam beni film sepetlerinin üstünde yatırıyormuş. Oradan bulaştı herhâlde. Evde bir makine vardı, sonra o makineyi Antalya Behlül Dal müzesine sattım. İçinde mekaniği olan bir projeksiyon makinesi. Babam film ithal ederdi, filmleri eve getirir, o makineyle oynatırdı. 32 kısım hâlinde. Ama iki kısımda bir bölümleri bittiği için, iki kısım oynatırdı, altı kısım oynatırdı, etti sekiz. Tek kısım oynatmazdı, ya iki, ya altı ya sekiz. “Baba dur ya n’oldu, adama n’oldu falan derken yarım kalırdı. Arkası Yarın gibi. Ertesi günü iple çekerdik. Ertesi gece yine herkes yerini alır, babamı beklerdik. Ertesi gün izlerdik, her şey güzel, çocuk tren yolunda ayağını raya sıkıştırır. Tren geliyor, tak! Bölüm biter. “Baba n’olacak?” Yarın. Ya bırak yarını, sabaha kadar uyumuyoruz adama ne olacak diye! Oradan bize bulaştı işte…

H: Kunt abi siz babanızın işinden ötürü sinemanın içinde büyüdünüz, dediğiniz gibi. Peki gerçekten hayalinizde var mıydı bir film çekmek, oyuncu olmak?

KT: Bayağı rüzgâr gibi geçti. Gone with the Wind oldu yani. Kendi kendimize girdik işin içine. E bir de baba mesleği. Ben mesela Robert Kolej’in imtihanına girdim. 340 kişi arasından üçüncülükle kazandım imtihanı. Fakat babam İtalya’da arkadaşları olduğu için, İtalyanlarla iş yaptığı için, “Sen İtalyan Lisesi’ne git” dedi. İtalyan Lisesi’ni bitirdikten sonra, İtalya’da, Roma’da çalışmaya başladım. Üçüncü montajcı olarak çalışıyordum. Üçüncü montajcı ne demek? Bizim zamanımızda çalışma kopyası basıldığı zaman, hani klaketler mlaketler vardır, onu kesip, klaket numarasını yazıp, rafa koymaktır üçüncü montajcının işi. Sonra mesleği öğrendiğinde ikinci montaja çıkarsın. Şef olamazsın zaten, mümkün değil. Sonra dediler ki, sen bu işi yapacaksın. Ama bastılar tabii bana, iş değil yani o. Bütün gün çıt çıt rafa diz… Ondan sonra şef kontaktöre, gelen filmin montajını yapayım mı diye sordum. “Sakın elleme, mahvedersin filmi” dedi. O zaman da video mideo yok, 35 çalışıyoruz. Neyse film geldi, bir kız vardı Maria diye. Üçüncü montajcıydı, filmi rafa dizdi, ben de aldım ertesi gün montajı yaptım. Gururla gidip filmin montajını yaptığımı söyledim. “N’aptın, mahvettin filmi” deyip, bağırdı çağırdı. Şef ya, artık son makası o atacak. Geldi baktı, kesecek yer yok. Başladı, “İkinci kısmın bir yerinde iki kare fazla bırakmışsın” dedi. Onu kestik, buraya bir kare ilave et dedi. Bir kare eklesen ne olur, eklemesen ne olur. Neyse onu da yaptık, bitti gitti… Sonra bende ışık gördüler tabii ve yönetmen asistanlığı yapıp yapmayacağımı sordu. “Yaparım neden yapmayayım” dedim. Cinecitta’ya gittik, Cinecitta’da Siyah Yıldızlı Şerif, Giovanni Grimaldi’nin, orada asistanlık yaptım. Cinecitta’yı dört yol ağzı gibi, dörde bölmüşler, yanda başka yönetmen çalışıyor, bizim aktörümüz onda figüran, bizim figüranımız onda aktör. Bunu yaptık, sonra peder dedi ki, “Atla gel İstanbul’a”. Mil Film Stüdyosu’nu kurmuştu o zaman, sonra onu Millî yaptı. “Gel buraya” dedi, e biz de artık bıraktık.

H: E peki yani şimdi sinemada oyunculuk yaptınız, yönetmenlik yaptınız. Daha çok da ses üzerine çalıştınız. Peki yapmaktan en çok keyif aldığınız kısım hangisiydi?

KT: En çok keyif aldığım yer ses çekmek. Neden biliyor musun? Çünkü bir şey yaratıyorsun. Öbür tarafta yönetmen yaratıyor, öbür tarafta bilmem kim yaratıyor. Ya ama burada öyle değil, çünkü sen yönetmenlik yapsan bile seni kimse tanımıyor. Orada William Berger’ı tanıyor, Gordon Mitchell’ı tanıyor. Seni kimse tanımıyor. Sen yönetmenlik yapsan ne olur? Ama orada müziği koymak… Bugün müzikten bahsediyor herkes, müziği yaratmışsın. Ennio Morricone kullanmışsın, Henry Mancini kullanmışsın. Bunlar muazzam olaylar…


INDIANA JONES MESELA; PLAĞINI ALDIM GELDİM, DÜNYA’YI KURTARAN ADAM‘DA KULLANDIM.” 

H: Remake, Remix, Rip-Off ‘ta plak arşivinizi gördük. Çok da güzel bir arşiviniz var. Gerçi plakları satmışsınız…

KT: Ya plakları sattım ama satmadan önce her birini CD yaptım. Onları istersem geri alırım. Sattığım çocuğa da dedim. Dedim ki, “Arkadaş ben sana bunları satıyorum, bir şey olursa geri alırım.” “Tamam Kunt abi” dedi.

H: E peki o plakları nasıl topluyordunuz? Yurtdışından genelde İtalya’dan mı alıyordunuz o plakları?

KT: İtalya’dan alıyordum, İsviçre’den alıyordum. Bellevue Platz mıydı, Zürih’te, oradan.

H: Peki ne yapıyordunuz? Bir plağı baştan sona dinleyip notlar mı alıyordunuz?

KT: Biliyorsun her plağın bir tarafında altı, toplam 12 şarkı var. Tık tık işaretlerdik, atıyorum üç numarayı hiç kullanma diye. Mesela Cem bayılıyor ona, Blade Runner diye bir plak var. Aldım eve getirdim mesela onu, bozuk çıktı, beş para etmez plak. Indiana Jones mesela; plağını aldım geldim, Dünya’yı Kurtaran Adam’da kullandım.

H: Peki, Kunt abi, sonuçta onca filmin sesi, müziği sizin elinizdeydi. Bunlar içinde çok beğendiniz kompozitörler ya da film müzikleri var mıydı?

KT: Şimdi en çok sevdiğim müzik, filmini de sevdiğim için, James Bond. John Barry, öldü. Toprağı bol olsun. Ondan sonra Ennio Morricone, Morricone’den sonra, Francis Lai. Aşk motifleri müziği, onları kullanıyordum. Mancini mesela, komedilere gidiyordu… Ama diyeceksin ki en çok hangi müziği seviyorsun. mesela sevdiğim müziklerin en başında İyi, Kötü, Çirkin gelir. Sicilyalılar Çetesi gelir. Çünkü çok güzel bir ıslık var. Filmin başında böyle bir asansörden inişi vardır Morricone’nin, o kadar güzel bestelenmiş ki o müzik.


Image

“MORRICONE’YE GİTTİM, TANIYORUM (…) DEDİM Kİ, ‘BEN FİLMİ ÇEKTİM, MÜZİĞİNİ YAPAR MISIN?’ (…) SEN BANA ARŞİVİ BİLE BOŞ VER, ESKİ ATTIĞIN PARÇALAR VARSA ONLARDAN VER’ DEDİM. ADAM YERLERE YATTI GÜLMEKTEN.” 

Aylin: Peki hiç duydular mı? Morricone’nin mesela Türk filmlerindeki kullanımından haberi oldu mu?

KT: İtalya, İsviçre ve Türkiye ortak yapımı bir film çekmiştim. Morricone’ye gittim, tanıyorum. Roma’da zenginler muhitinde oturuyor. Dedim ki, “Ben filmi çektim, müziğini yapar mısın?” “İki şey soracağım; yeni müzik mi istiyorsun yoksa arşivden mi istiyorsun” dedi. “Sen bana fiyatını söyle abi” dedim. Filarmoni orkestrası çalarsa kaç para? Arşivden olursa kaç para? Arşivden olursa 5 bin dolar, filarmoni orkestrası istiyorsam 50 bin dolar olacağını söyledi. “Sen bana arşivi bile boş ver, eski attığın parçalar varsa onlardan ver” dedim. Adam yerlere yattı gülmekten.

H: Cem, Kunt abi senin belgeselde çok önemli bir yere sahip. Sizin yollarınız nasıl kesişti belgesel için?

KT: Buna biri dedi ki işte, Kunt Film davası, bu beni aradı. Ben de gelmeden önce telefon etmesini söyledim. Çünkü nerede olacağım belli olmaz. Basarım giderim Amerika’ya falan… Sonra araya rahmetli Demirhan girdi. Demirhan arayıp Cem diye bir arkadaş olduğunu, belgesel çektiğini, benden bazı doneler alacağını, bana uğrayabileceğini söyledi. “Gelsin buyursun” dedim, “bizim kapımız herkese açık.”

CK: Ben Kunt abiyle ilk kez bağlantıyı tez dönemimde kurdum aslında. Şöyleydi; ben bir filmi finanse etmek üzerinde çalışırken, Almanya’daki finansörler, Almanya’daki yapım şirketi sen bu filmin telif haklarını çözebilir misin diye bir soruyla geldiler. Ben de işte Kunt abiye, Yılmaz Atadeniz’e, kimlerden telifleri alacaksam, onlara gittim sordum. “Ben böyle bir film yaparsam eğer siz bana telifleri verir misiniz vermez misiniz” diye. “Veririz tabii ki” dediler.

KT: Veririm ya niye vermeyeyim!

H: Büyük bir şans tabii bu da…

KT: Herkesten imza aldı, benden almadı. Ben istediğim dakika dava edebilirim bunu.

CK: Sonra eski Yeşilçam filmlerinde kullanılan müzikleri deşifre etmeye geldik birkaç kere. Mesela ben oturuyorum, bir film müziği çalıyorum, “Kunt abi bu hangi film” diyorum, “Şu şu şu film” diyor, ben yazıyorum bir köşeye. Onların da teliflerini ödediğim için, onları deşifre etmem gerekiyor. Shazam’la oturup müzik deşifre ediyorduk mesela. Şimdi Türkiye’de de uluslararası telif hakları kanunları işliyor. Orada bir değişiklikler var ve artık herkes peşinde bu işin. Ama bir yandan da oyunculara, senaristlere, tüm çalışanlara falan telif hakları ödenmiyor. İşte yapımcılar alıyor, müzisyenler alıyor bazen telif haklarını.

KT: Ya o şeyler de alıyor artık, arşivlere de geçiyor bu iş.

CK: Evet, Kemal Sunal’ın oğlu yaptı. Dava açtı yapım şirketine, onu kazandı. Artık oyuncu sendikaları falan bu tip işler yapıyor. Ama dünya rekorlar kitabına girmiş Safa Önal gibi bir senarist hiçbir şekilde telif alamıyor mesela. Bizdeki telifler yapımcılara dönüyor. Madalyonun öbür tarafı da var yani. Biz Amerika’dan almışız, kullanmışız güzel, komik hattâ çok yaratıcı ama diğer taraftan işte…


Image

“‘ABİ SURATINI YIKA, LEKELENMİŞ’ DEDİM. ‘NE OLMUŞ?’ DEDİ SURATIMA. ‘YA DALDIM, BİR TEKME VURDUM, SURATINA GELMİŞ’ DEDİM. ÇİZMENİN İZİ ÇIKMIŞ ADAMIN SURATINA…” 

H: Şimdi yönetmenlik yaptınız, sesle uğraştınız, oyunculuk da yaptınız, ama aksiyon oyunculuğu bambaşka bir şey. Şimdi daha bugün izledik. Hiç dublör falan yok. İnanılmaz hareketler var, inanılmaz dövüş sahneleri var…

KT: Şimdi çekersem, yine oradaki bütün kavgaları yaparım. Tek korkum var, belim kayar diye. Tek derdim o.

H: Ama o dönemde, bu filmi çekerken sizin aksiyon sahnelerini çok iyi yapacağınızı biliyorlar mıydı yoksa siz mi yapmak istiyordunuz?

KT: Ben senaryoyu biliyordum çünkü senaryoyu yazan benim. Senaryoyu nereden yazdım? Bakırbaş Makineli Şeytan, babamın filmi. Mysterious Doctor Satan. Babam onu ithal etmiş, biliyorum orada neler oluyor, görüyorum. Trenin üstüne atlıyor, trenin içinde kavgalar var, bilmem neler var. Şu var bu var. Bunları yapacaksan kendine güveniyorsan çık. E biraz da aksiyon adamıyız yani. Her akşam karakoldaydık zaten.

CK: Onların hepsi doğaçlama mı peki? Yoksa önden planlıyor muydunuz?

KT: Ya işte şunu yapacağız, bunu yapacağız diyoruz. Yapıyoruz, oraya geliyor, bitiyor. Mesela bodrumda bir kavga var, Tijen Doray kutuyu alıyor sonra yukarı kaçıyor falan. Orada sandalyeyi fırlatıyor, Tijen görüyor eğiliyor. Farkında bile değil. Atadeniz orada atmış, artık kime gelirse…

CK: Yılmaz Atadeniz de kendini kaptırınca, kaptırıyor gidiyor yani.

KT: Bir ara ben de boş kalmışım. Baktım bir tekme geldi. E ondan sonra stop! Geldim baktım Atadeniz’in suratına, siyah bir şey var. “Abi suratını yıka, lekelenmiş” dedim. “Ne olmuş?” dedi suratıma. “Ya daldım, bir tekme vurdum, suratına gelmiş” dedim. Çizmenin izi çıkmış adamın suratına…

H: Peki sinemaya gidiyor musunuz hala çok?

KT: Sinemaya artık hiç gitmiyorum. Neden gitmiyorum? Evde film izliyorum. Yeni filmleri izliyorum. Yeni filmler de artık sıkıntı vermeye başladı. Yeni filmler de beş para etmez.

A: Uçakta Mad Max mi izlediniz siz?

KT: San Andreas diye bir film var onu izledim. Bu Scorpion King’i oynayan adam var. Ya üç gün film çekmişler, 23 gün stüdyoda çalışmışlar. Bana ne ya! O sanat değil. Sanat, eski filmler. Bunda sanat yok. Bu bilgisayar. Oyun bu. Mad Max’e de baktım biraz. A Night at the Museum’a bakayım dedim, cıvığını çıkarmışlar. O da beş para etmez. Bombok bir şey be abicim.

CK: Hmm evet komedi.

KT: Ne komedisi be.

CK: Ya çocuk filmi işte.

H: Peki, Kunt abi yabancı filmlerden sahneleri aralara koyup yaptığınız filmler arasından en unutulmazı hangisi sizin için…

KT: Kıbrıs çıkarması zamanı… Babam acilen bir film çekmemizi istedi, indik depoya başladık savaş sahnelerini kesip kırpmaya… Şimdi Türk askerlerini de görmemiz lâzım ya aralarda, Maltepe’de askeriyeye gittik çekim için. Emrah Turgut kameraman. Onu aldık gittik… Ne yapalım, bir şey yapmak lâzım. Bir devleti yüceltmek gerek. Türk Devleti’ni yüceltmek lâzım. Türk bayrakları yaptık tankların üstüne. Şimdi geliyor Yunan bayrakları, kaçıyorlar falan. Hemen Türk geliyor, duruyor, iniyor, bayrağı alıyor, tak çıkarıyor. İşte bayraklar şereftir, millettir falan. Dublaj yapıyoruz, rahmetli Hayri Esen konuşuyor. Balıklar gidiyor önce, arkadan balık adamlar geliyor. Kalemi de kuvvetliydi. Diyor ki, “Balıklar bile sualtı ekiplerimize yol gösteriyor”… Derken film bitti. Filmin montajı dört gün sürdü. Onu bunu bağladık, film bitti.

A: Filmin ismi ne?

KT: Kıbrıs Zaferi, Barış İçin Savaşanlar. Neyse film Kasımpaşa’da bir sinemada oynuyor. İşte Beşparmak Dağları’nda Japon askerini bir Amerikalı geliyor vuruyor. Yanımdaki kadın, “Hii kimin oğlu şehit oldu acaba?” diyor. Hâlâ oradayız yani. Hâlâ kimin oğlu şehit oldu diyor. Allah rahmet eylesin, nur içinde yatsın, o hâlâ anlatıyor. Ben güleceğim, gülemiyorum. Film bitti, millet alkışlıyor. Ya düşünebiliyor musun film İzmit’te askeriyede oynuyor. Deniz Kuvvetleri’nde. Paşa diyor ki, “Maşallah gemimize bak.” Ya bizim üç top gemimiz yok bir kere! Bir tanesi zor çalışıyor. Ya üç toplu gemi ateş ediyor.

CK: Ya inanmak istediğimize inanıyoruz ya biraz.

KT: Kendini kaptırıyorsun abicim. Amerikan jetleri havada dört takla atıyor, onu koymuşum. Adam vay Türk Hava Yolları’na bak diyor! Bak Cem’in belgeselinde ben başta söyledim. Yutturabiliyorsan yap. Yutturamıyorsan hiç yapma.

CK: Anladık şimdi bunlar tamam da, Kunt abiden dinliyoruz da, bütün bu imkânsızlıktan doğan bütün bu konseptleri düşünmek lâzım. Bir de Türkçeleştirmek meselesi var. Film Kıbrıs’a gidiyor ya, adam kendi seyircisine göre yaratıyor. Bunun çok daha öncesi var. Amerikan filmleri ithal ettiklerinde, o filmlerin dublajı yapılırken Türkiye’ye uygun hâle getiriliyordu. Ferdi Tayfur diye bir seslendirme sanatçısı vardı. O diyordu ki, “Bu filmleri Türk seyircisinin anlayacağı esprilerle doldurmak lâzım” diye. Mesela Dardaneles No Pasaran diye bir film var, 1920’lerde çekilmiş. İspanyol filmi. Çanakkale Savaşı’nı belgesel şeklinde anlatan bir film. Yanlı da değil aslında. Türkler ne yapıyor? Çanakkale Geçilmez diye bir filmi alıyorlar, araya sahneler döşüyorlar, milliyetçi bir film yapıyorlar. Ve kırıp geçiriyor Türkiye’de o film. İspanyolların yaptığı filmi alıyor Kıbrıs Çıkartması gibi bir şey yapıyor. Bu strateji her dönem var. Mesela dinî film yapıyorlar ve diyorlar ki bu filme yedi defa giden Hacca gitmiş gibi oluyor diyorlar. Teyzeler yedi kere gidiyor filme sonra…


Image

“…FİLMDE BİR SAHNEDE KULLANACAKLAR. KARABORSADAN SİGARA ALMIŞ, MİNİBÜSLE SETE GİDİYOR, POLİS DURDURUYOR, İKİ YIL HAPİS YATTI ADAM.” 

H: Aman tanrım!

CK: Çetin İnanç, Hudutların Kanunu filmini çekiyor Adana’da. Yılmaz Güney’i yine bir yazısından ötürü hapse tıkıyorlar. Filmi tam bitiremeden, birkaç sahnesi kalmışken geri dönüyorlar İstanbul’a ve filmi bitirmeleri gerekiyor. Bu filmi bitirmeleri için de katır lâzım, çünkü kaçakçıları anlatacaklar. İstanbul’da katır bulamıyorlar. Çetin İnanç’ın aklına şöyle bir şey geliyor. Eşek alalım, eşekleri beyaza boyayalım, uzaktan katır gibi görünsün diyor. Şimdi eşekleri beyaza boyayıp da katır gibi göstermekle, Dünya’yı Kurtaran Adam’da Star Wars sahnesi kullanması aynı şey aslında. Çünkü filmini bitireceksin, hikâye anlatacaksın. Bir de seyirci 3-4 bin kişilik açık hava sinemasında bunu izliyor. Oradaki seyir başka bir seyir. Orada gürültü var, çocuklar oynuyor, çekirdek çıtlatılıyor, tepki var sahneye. Yani seyirci aslında kulağıyla izliyor. Görsel çok önemli değil Yeşilçam’da. Zaten hikâye sineması. Şimdi oral bir kültürle, bir anlatma kültürüyle Batı sinemasının kombinasyonu bir şey. Gölge oyunuyla Batı sinemasının karışımı bir şey olduğu için çok geveze Yeşilçam. Kendini anlatıyor. Bülent Oran’ın Savaş Arslan’ın aktardığı çok önemli bir anekdotu vardır. Tanıdığı bir ayakkabı boyacısı var mahalleden ve sinemanın dışında oturuyor ailesiyle. İçeride bir film var ama görmüyorlar, duyuyorlar filmi. Bülent Oran soruyor bunlara “Ne yapıyorsunuz burada” diye, “Abi filmi dinliyoruz beğenirsek gireceğiz” diyor.

H: Mükemmel!

CK: Aynen. Bunlar çok önemli şeyler. O yüzden mesela böyle filmler var ya, çok konuşuyorlar mesela, çok açıklayıcılar falan. Bu açıklayıcılık biraz da şundan: üç jenerasyon izliyor filmi. Çocuk izliyor, anne baba izliyor, dede anneanne izliyor. Bunların hepsinin filmi anlaması lâzım. Okuma yazma çok düşük. Onu düşünerek, Adana bölgesinden izleyici topluyorsun.

KT: Ne hikâyeler var. Yönetmen figüranlara numara verirdi, bilmiyor ki isimlerini, Hakan sen 1 numarasın. Cem sen 2, Aylin sen 4 falan. Sonra sahneyi seçmek için sesleniyor, 2 sen gel, 3 sen gel. Tak tak tak kavga sahnesini çekiyor. Gidiyoruz öbür tarafa. Üç-dört saat sonra ağacın altına gidiyoruz bir eve. Oradan bir adam abi 4 demedin diyor. Dört saattir ağaçta bekliyormuş adam, atlasın aşağıya diye.

CK: Bir de telsiz filan yok mesela. Battalgazi falan gibi filmleri çekerken, asistanlar koşuyor adama bir şey anlatmak için. Çünkü adama bir şey anlatacaksın, megafon da yetmiyor o kadar, zaten elektroniği yok onun. Adam yukarda bir şey mi olacak, yukarı tırmanıyor, Cüneyt bi şunu şöyle yap diyor, sonra yönetmenin yanına gidiyor. Bu gibi şeyler var. Mesela şey vardı, oyuncuya ertesi gün sete gelmesi için kâğıt imzalatıyorlar bir gün önceden. Diyorlar ki, “Yarın sete gel, şu şu elbiseleri getir.” Elbiseleri de kendi getiriyor, bir tek yırtılacakları kendi getirmiyor. Ama diğerlerini getiriyor. Öyle bir davetiye kâğıdı var, onu imzalatacak asistanın o imzayı alması gerekir. Ve adam evde değilse, orada asker oluyor. Sabaha kadar bekleyecek, o imzayı alacak. Yoksa ertesi gün Cüneyt Arkın sete gelmezse, o çocuğun başı yanar. İnsan kuvvetine dayanan çok fazla şey var, çünkü teknoloji yok.

KT: Ya Kurtlar Geceyi Sever’i çekeceğim, Neşe Arslan senaryoyu alıyor gidiyor. Ertesi güne senaryo yok.

CK: Senaryonun kopyasını da yapamıyorlar o dönem. Çünkü makine yok. Üç kopya var en fazla. Bir de senaryoyu ezberleyecek zaman yok çünkü peş peşe film çekiyorlar. Sufleyle çalışıyorlar… Devlet de kullanabileceğin film miktarına bile karışıyor, kota var. Başka yasak şeyler de var. İşte sigara içki yasak mesela. Ama lâzım da sana, avantür çekeceksin mesela, işte kaçakçılık filmi çekeceksin bir şey göstermek lâzım. Nakit para da yok yani. O kadar dolar ve nakit para yok ki! Çoğaltamıyorsun da, kopya makinesi da yok. Oradaki para, gerçek para olacak mecburen. Bir çanta dolusu parayı göstermek için gerçek para lâzım. Bugünkü teknolojiyi düşün bir de. Bir filmde adam minibüsle gidiyor, sete sigara götürecek, sette lâzım, filmde bir sahnede kullanacaklar. Karaborsadan sigara almış, minibüsle sete gidiyor, polis durduruyor, iki yıl hapis yattı adam.

A: Neee?!

CK: Öyle. Çetin İnanç’ın hikâyesi bu. İki yıl. Silah yok mesela. Silah üretemiyorlar.  Makineli tüfek istiyorlar, askeriye vermez. Polisten alamazsın. O yüzden kendileri yapıyorlar tahtadan falan bir şeylerden benzetip.

KT: Evet doğru, ucuna da maytap koyuyorduk.

CK: Bir de mesela siyah-beyaz dönemde, ilk tarihi filmleri çektiklerinde, bilgi de yok. Nasıl çekeceklerini bilmiyorlar, gerçek kılıç kullanıyorlar. Tahta kılıç kullanma fikri bulunana kadar kıyım resmen. Kaç kişi gidiyor.

H: Bu öldü, yenisini getirin gibi mi?

KT: Ya ölen olmuyordu da, işte yaralanan oluyor, eline geliyor falan.

A: Yani yokluk daha ilginçmiş aslında gerçekten.

KT: Şimdi burası var ya Amerika, Amerika da bu yollardan geçti yani.

H: Tabi canım, kimse bir sabah uyanıp, dünyanın en iyi filmini çekmedi.

Image

Röportaj: J. Hakan Dedeoğlu
Fotoğraf: Aylin Güngör