La Grazia: Sorrentino’dan bir ıska daha

Yazı: Melikşah Altuntaş

27 Ağustos Çarşamba günü başlayan 82. Venedik Film Festivali’ni yerinde takip eden Melikşah Altuntaş’ın festival notları Paolo Sorrentino’nun yeni filmi La Grazia ile başlıyor.


İtalya’nın yaşayan en iyi yönetmenlerinden Paolo Sorrentino’nun üst üste yarattığı hayal kırıklıklarından sonra bir nebze erken dönem işlerine yaklaşma gayretindeki yeni filmi La Grazia, yönetmenin kendini tekrar eden sınır dışı olma arayışından yara alıp tekdüze bir anlatıya dönüşüyor. Sıra dışını ararken ısrarla tek bir notaya basabilmek de ancak Sorrentino kadar rüştünü çoktan ispat etmiş, hatta tüm gücüyle o ispatın kudretine sığınmış sinemacılara has bir yetenek olmalı.

Vatikan’da Afrikalı Papa’nın motosiklete binip gitmesini ya da savaşla ilgili takıntısı yedi yaşında bir erkek çocuğu coşkusundaki bir ordu mensubunun esrar içmesini komik bulmamız gereken bir dünya inşa eden Sorrentino, anlatısına fars türüne ait nesneler gibi serpiştirdiği bu tiplemelerin yanında, ölü eşinin 40 yıl önceki ihanetini anlamlandırmaya çalışan, emeklilik öncesi son günlerindeki İtalya başkanının buruk melankolisine de eşlik etmemizi bekliyor. 

Deneyimli başkanımızı emeklilik öncesi eşinin kendini aldattığı kişinin kim olduğunu bulmaya çalışmak kadar ilgilendiren bir başka meşguliyeti daha var, o da aynı zamanda baş danışmanı olan kızının önüne getirdiği iki ayrı mahkûma dair af dilekçesine imza atıp atmamaya karar verilmesi. Her iki mahkûmun da eşleriyle ilgili durumlarının hafifletici neden olabileceği bu davaların, başkanın müteveffa eşine hissettiği vicdan sorgusuyla paralel aktığı filmde Sorrentino’nun alametifarikasına dönüşmüş büyük ve çarpıcı görseller de anlamlı anlamsız gözümüzün önünden uçuşuveriyor. 

Özellikle yönetmenin başyapıtı La Grande Bellezza / The Great Beauty ile (Toni Servillo’nun her defasında kendine hayran bırakan başrol performansları da dâhil) benzer bir atmosfere sahip kimi çarpıcı ânın yanında Sorrentino’nun hem görsel hem işitsel nesneleri kof bir çarpıcılık kaygısına sardığını hissettiren anlar da azımsanmayacak kadar fazla La Grazia’da. Günümüzün faşizan eğilimli dünya siyasetinde, birbiri ardına yaptığı korkunç açıklamalar ve berbat kararlar nedeniyle İtalya’nın güncel başkanına bilenip durduğumuz şu günlerde, aynı pozisyondaki kurgu liderin neredeyse dertsizlik içinde yüzen bir erkeklik anlatısını izlemek; özellikle de her fırsatta yaşam üzerine büyük felsefik cümleler kurma gayretindeki bir yönetmenin elinden çıktığında nereden baksanız hayal kırıklığı olarak yaşanıyor.  

Tüm bunların yanında La Grazia, Sorrentino’nun dünyadaki tüm güzelliği genç bir kadının bedeni ve dış güzelliği üzerinden okumaya çalışırken kamerasını da kimi zaman âdeta bir tacizci gibi konumlandırmaktan çekinmediği bir önceki filmi Parthenope’nin yanında zayıf bir film sayılmaz. Ancak kendisi kadar yetkin bir yönetmenin vurucu işlerle dolu kariyerinde kendini tekrar eden bir “güçlü erkeğin ağıdı” izlemek de şu devirde tat kaçırmıyor değil.