2018’in en iyi 50 filmi

Her yıl olduğu gibi bu yıl da Bant Mag. ekibi tarafından seçilen yılın en iyi filmleri listesi huzurlarınızda… 2018 yılı içerisinde dünyada vizyona girmiş ya da festival prömiyerini gerçekleştirmiş filmlerden seçilen listemizde, Türkiye vizyonu değil, ilgili filmlerin dünya prömiyeri baz alınıyor.

2018 sinema ve televizyon değerlendirmeleri: Melikşah Altuntaş, Yiğit Atılgan, Ekrem Buğra Büte, Emre Eminoğlu, Aylin Güngör, J. Hakan Dedeoğlu, Deniz Bankal, Yetkin Nural, Ekin Sanaç, Cem Kayıran, Sadi Güran

Yazı: Melikşah Altuntaş, Yiğit Atılgan, Ekrem Buğra Büte, Emre Eminoğlu

İllüstrasyon: Özgü Aydar, Ethem Onur Bilgiç, Berkay Dağlar

2018 listelerinin tamamını görmek için buraya tıklayarak Bant Mag. No:66’ya ulaşabilirsiniz.

2018 filmleri

50. TOUCH ME NOT
Altın Ayı kazandığı Berlin Film Festival’inde fazlaca eleştiriye de maruz kalan Adina Pintilie’nin yarı-kurgusal belgesel denemesi, başkalarıyla fiziksel temas kurmaktan çekinen Laura karakterinin terapistler ve seks işçileriyle görüşerek, takip ve dikizleme güdülerinin peşinden giderek, bedensel deformasyondan mustarip bireylerin cinsel hayatlarını gözlemleyerek kendini tanıma ve sınırlarını yıkma çabasını merkezine alan, psikanalitik boyutuyla izleyicinin de kendisini didiklemesine yol açan mütecessis bir film. Y.A.

49. MUERE, MONSTRUO, MUERE (MURDER ME, MONSTER)
Küçük bir kasabada birbiri ardına işlenen vahşi cinayetleri araştıran bir dedektif ve etrafında dönen korkunç suçlarla mücadelesini konu alan film, aynı zamanda hem bir seri katil filmi formu izliyor, hem de küçük bir kasaba halkının canavar avı serüvenini takip ediyor. Pek çok açıdan iki sezon önce izlediğimiz Meksika gerilimi The Untamed’i andıran film, yönetmeni Alejandro Fadel’in umut vaat eden reji kabiliyetini müjdeliyor. İnsanı dehşete düşüren, vahşi ve çarpıcı bir açılış sahnesiyle başlayan ve ilerledikçe tüyler ürperten bir janr harikasına dönüşen bu Arjantin gerilimi, başarılı atmosferi ve ilgiyle izlenen hikâyesiyle bu en iyi tür filmlerinden biri. M.A.

48. BAD TIMES AT EL ROYALE
1960’ların sonunda, Batı ABD’de gizemli bir motelde geçen film, yıldızlarla dolu oyuncu kadrosuyla olduğu kadar episodik yapısı, merak uyandıran olay örgüsü ve gizemli karakterleriyle de ilgi çekiyor. Yıllar önce korku türünün kalıplarını eğlenceli bir şekilde bozan ve yepyeni bir sinema deneyimi sunan Drew Goddard’ın hedefinde bu kez suç ve polisiye türleri var. E.E.

47. MISSION: IMPOSSIBLE – FALLOUT
Beyaz perde maceraları bitmek bilmeyen aksiyon sevdalısı ajan Ethan Hunt’ın bu altıncı macerası, Christopher McQuarrie’ın izleyicisine soluk aldırmayan rejisiyle belki de serinin en nefis filmine dönüşüyor. Mantığı kapıda bırakıp sinema salonuna giren seyircisine iki buçuk saatlik bir tansiyon hapı armağan eden bu teknik başarı harikası, sinemasal meziyetlerle nasıl seyir tecrübeleri yaratılabileceğinin özgün ve heyecan verici bir kanıtı niteliğinde. M.A.

46. BLACKKKLANSMAN
Spike Lee’nin bu yılki Cannes Ana Yarışma’dan Jüri Büyük Ödülü ile ayrılan son filmi, Trump dönemine dair keskin cümle ve gözlemlerin yanı sıra, ayrımcılık ve ırkçılık üzerine koca koca manifestolara imza atmasıyla da dikkat çekiyor. 1970’li yıllar Amerikası’nda, siyah bir polis dedektifinin Klu Klux Klan’ın içine sızarak, örgütle verdiği mücadeleyi konu alan film, gerçek bir hikâyeden yola çıkıyor ve ele aldığı öyküyü seyir zevki yüksek bir macera filmine dönüştürüyor. Başka bir yönetmenin elinde herhangi bir dönem avantürüne dönüşebilecek film, Spike Lee gibi hem mizahi açıdan, hem de politik manada güçlü bir anlatım diline sahip bir yönetmen tarafından etkileyici bir işe dönüşmekte sıkıntı çekmiyor. M.A.

45. WILDLIFE
Amerikan bağımsız sinemasının başarılı oyuncularından Paul Dano’nun ilk kez kamera arkasına geçtiği ve kırılgan bir aile draması anlatmaya soyunduğu bu hak ettiği ilgiyi görememiş film, yılın en çarpıcı oyuncu performanslarından bazılarına ev sahipliği ederken, Dano’nun gösterişsiz rejisi de odağına yerleştirdiği duygu durumu dışında çok az şeyle ilgilenerek, geniş kitlelere ulaşma konusunda ciddi bir risk alıyor. Ödül sezonunda ısrarla görmezden gelinen Carey Mulligan’ın incelikli performansı için dahi görülmeye değer. M.A.

44. DEN SKYLDIGE (THE GUILTY)
Danimarka sinemasından, seyircisini tek mekâna hapsetmesine rağmen, soluk soluğa bir seyirlik sunan bu düşük bütçeli gerilim, bir kaçırılma olayını telefonla yönlendirme yoluyla kontrol altına almaya uğraşan sorunlu bir polis memurunu merkez alıyor. Gerçek zamanlı senaryosu ve ilerledikçe tek tek deşifre olan sürprizleriyle izleyicisinin yakasını bir an bile bırakmayan film, tartışmaya açtığı etik meseleler ve yönetmeni Gustav Möller’in kurduğu başarılı atmosferle yılın dikkat çekici filmleri arasında yerini alıyor. M.A.

43. AMERICAN ANIMALS
Kurmaca ve belgeselin olabildiğince iç içe geçtiği bu soygun filmi, bir grup üniversite öğrencisinin okullarının kütüphanesinde bulunan ve Amerikan tarihi için büyük önem taşıyan kitapları çalma girişimini sürükleyici bir kurgu ve kıvrak zekâ ürünü yönetmenlik seçimleriyle beyaz perdeye taşıyor. Oyuncu seçiminden müzik kullanımına tüm detaylarıyla heyecanlandıran, diken üstünde ve soluk soluğa izlenen, gerçek bir yüze göze bulaştırma hikayesi bu. E.E.

42. SAUVAGE
Erkek bir fahişe olan kahramanının âşık olduğu adamdan sevgi görebilme umudunu, yoksunluk, hastalık ve yoğun oranda kederle kaplayıp, duygu musluklarını bir tık fazla açsa da Sauvage, başarıyla yaratılmış gerçekçi karakterleri ve seyircisini ikna etmekte bir an bile sorun yaşamayan hikâyesiyle bir solukta izleniyor. Sinema tarihinin en acayip muayene sahnelerinden biriyle açılarak, fütursuzluk konusunda daha en baştan muzır bir ton yakalaması da cabası. Başroldeki Felix Maritaud’a ayrıca dikkat. M.A.

41. KELEBEKLER
2018’de Türkiye sinemasının başına gelen en güzel şey. Sundance’ten gelen ödülle bağrımıza bastığımız Tolga Karaçelik komedisi, yıllardır görüşmeyen üç kardeşin, yıllardır görmedikleri babalarının çağrısıyla, yıllardır uğramadıkları köylerine gidişleri üzerine. Tuhaf karakterlerle bezeli bir yol hikâyesinden, büyülü gerçekliğin hüküm sürdüğü bir köyde geçen bir eve dönüş hikâyesine evrilen film, güldürürken göz yaşı döktüren, ağlatırken kahkaha attıran, nostalji soslu bir duygu roller-coaster’ı. E.E.

2018 filmleri

40. THE KINDERGARTEN TEACHER
Bir önceki filmi Little Accidents ile dikkatleri üzerine çeken, Amerikan bağımsız sinemasının genç ve yetenekli kadın yönetmenlerinden Sara Colangelo’ya Sundance’den hak edilmiş bir En İyi Yönetmen ödülü getiren bu son filmi, 20 yıllık bir anaokulu öğretmeninin, sınıftaki çocuklardan birinin şiire olan eğilimini keşfetmesiyle başlayan ve ilerledikçe hüzünlü ve gergin bir hal alan, tuhaf bir ilişkiyi merkez alıyor. Yapımcı koltuğunda da oturan Maggie Gyllenhaal’un eşsiz bir performansla sırtladığı film, uyarlandığı aynı adlı İsrail filminden bile daha başarılı bir yeniden çevrim olmayı başarıyor. M.A.

39. SORRY TO BOTHER YOU
Amerikan bağımsız sinemasının bu yılki en başarılı örneklerinden olan ve ilerledikçe daha da çığrından çıkan senaryosuyla akılları baştan alan bu fantastik komedi, yazar-yönetmen Boots Riley’den heyecan verici bir ilk film. Başrole Atlanta’nın yıldızlarından Lakeith Stanfield’ı taşıyan ve son derece normal bir seyirlik gibi başlayan film, dünya üzerindeki süper güçlerin, ötekilerin kaderi üzerinde oynadığı oyunları keskin bir dille eleştiren, metinsel ve görsel manada şık bir aşırılık gösterisine dönüşüyor. STBY’nun, 2010’lu yılların kült klasiklerinden birine dönüşmesi an meselesi. M.A.

38. WON’T YOU BE MY NEIGHBOR?
Amerika’da uzun yıllar televizyon programı yapmış olan ve hatta bu yıl izlediğimiz Jim Carrey’li dramedi dizisi Kidding’in de ilham kaynaklarından biri olan televizyoncu Fred Rogers’ın yaşam öyküsünü merkeze alan bu biyografik belgesel, ele aldığı karaktere pek çok açıdan yaklaşan ve Rogers’ın derinlikli karakterini gözler önüne sererken, önemli ölçüde gözyaşı döktürmeyi de ihmal etmeyen oldukça başarılı bir film. Oscar ödüllü yönetmeni Morgan Neville’in anlatım dili gerçekten takdire şayan. M.A.

37. A QUIET PLACE
‘Ses çıkarırsan ölürsün’ fikri üzerine kurduğu yaratıcı, oyuncaklı senaryosu ve teknik anlamda yetkin rejisiyle senarist ve yönetmen yönünü gösteren komedi oyuncusu John Krasinski için 2018’in Jordan Peele’i demek oldukça yerinde. Sessizliğin sesini iliklerimize işleyen ses tasarımıyla iz bırakan bu yenilikçi yapım, dört oyuncusunun harikulade performanslarıyla da yılın en iyi korku filmleri arasında yer almayı hak ediyor. E.E.

36. EIGHT GRADE
İnternet ve sosyal medya içine doğan neslin büyüme sancılarını kavrayan Bo Burnham, ilk filminde Kayla’nın 8. sınıf ve hayatla olan imtihanını yerinde gözlemlere dayalı, mizah yüklü, geveze bir senaryoyla işliyor. YouTube ve iPhone’a adanmış yaşamı ve ağzından düşmeyen “Gucci!”lerle kulağından çıkmayan kulaklıklar arasına sıkışmışlığının aslında görünenden çok daha fazlasını ifade ettiğini anladığımız bu karakterle empati kurmak zor değil. Ona hayat veren Elsie Fisher’ın geleceğiyse çok parlak. E.E.

35. LAZZARO FELLICE (HAPPY AS LAZZARO)
Bir önceki filmi The Wonders ile Cannes’dan Jüri Büyük Ödülü kazanan Alice Rohrwacher’in bu nostaljik filmi,16 mm. tercihiyle görsel açıdan sahip olduğu güçlü dili katmerlerken, zaman mefhumunun dönüştürücü gücü üzerinden tuhaf bir aziz hikâyesi anlatmaya soyunuyor. İlk yarısında seyircisini bundan 30 sene kadar öncesinin İtalya kırsalına taşıyan ve bir istismar hikâyesi anlatan Rohrwacher, filmin ikinci yarısında karakterlerini -keskin bir sürprizle- günümüze taşıyor. M.A.

34. THE TALE
Belgeselci Jennifer Fox’ın kendi kişisel tecrübelerini hikâyeleştirdiği The Tale, bu yılın en büyük sinema olaylarından birisiydi. Yaratıcısı ve ana karakteri arasındaki sınırları yok ederek kişisel bir travmayla yüzleşmenin bir yoluna dönüşen film, yalnızca hafızanın işleyişi üzerine kafa yoran bir yapım değil. Aynı zamanda son yıllarda cinsel istismar konusunda yapılmış en cesur iş. Jennifer’a hayat veren Laura Dern ve filmin gizli yıldızı Elizabeth Debicki’nin performansları da cabası. E.B.B.

33. TWARZ (MUG)
Avrupa’nın en başarılı yönetmenlerinden Malgorzata Szumowska’nın Berlin’den Jüri Büyük Ödülü kazanan, incelikli ve dokunaklı son filmi, kahramanına Polonya’nın ilk yüz nakli ameliyatını yaşattıktan sonra, onu bambaşka bir suratla, ayrıldığı sevgilisi, sinir bozucu ailesi ve epey tutucu, son derece kaba kasabalıların arasına atıyor ve bize de Szumowska’nın ironik hikâyesinin detaylarında gezinmek düşüyor. 90 dakikalık hap gibi süresini, yalnızca hikâyesini muazzam bir şekilde anlatmakla harcamayan film, aynı zamanda hayatın ne kadar acımasız bir yer olduğunu, insanların ne kadar önyargılı ve bencil varlıklar olduğunu, görsel açıdan da başarıyla tanımlıyor. M.A.

32. MANDY
Dünya prömiyerini gerçekleştirdiği Sundance Film Festivali’nden bu yana epey şamata koparan, Panos Cosmatos imzalı bu akıl almaz beyaz perde tecrübesi, Lynchvari bir atmosfere sahip ilk 40 dakikasından sonra öyle tuhaf bir intikam şölenine dönüşüyor ki seyircisine çığlık çığlığa bağırmakla bolca kahkaha atmak arasındaki ince çizgide gezinip durmak düşüyor. Nicolas Cage’in uzun zaman sonra gördüğümüz en eğlenceli performansı dışında, Johan Johansson’ın da ölmeden önce yaptığı son nefis film müziğini duyma açısından da kaçırılmaz bir tecrübe. M.A.

31. UNDER THE SILVER LAKE
Bir önceki filmi It Follows ile ciddi bir çıkış yapan David Robert Mitchell’ın son filmi Under the Silver Lake, Hitchcockyen bir atmosfere sahip bir neo-noir harikası. Karmaşık yapısı ve uzadıkça tuhaflaşan rejisiyle bir grup eleştirmen tarafından nefret objesine dönüşen film, klasik Hollywood sinemasının görsel ve kurgusal numaralarını öylesine parlak bir şekilde güncelleyip önümüze getiriyor ki hikâyenin derinliklerine doğru yol alırken, önceki adımları sorgulama ya da akla mantığa uydurma gibi bir gayreti bir süre sonra kapıda bırakmanız gerekiyor. Tekrar tekrar izlenecek, her defasında yeni, zihin açıcı detaylar keşfettirecek özel bir film. M.A.

2018 filmleri

30. MANBIKI KAZOKU (SHOPLIFTERS)
Külliyatı boyunca çekirdek aile kavramını irdeleyen Japon yönetmen Koreeda Hirokazu, son filminde ufak çaplı hırsızlıklar ve geçici yan işlerle hayata tutunan fakir bir ailenin sokakta buldukları küçük bir kızı aralarına buyur etmesi yaşadıkları değişimi konu alıyor. “Aile”deki fertlerin arasında kan bağı olmayabilir, geçmişteki bazı şeyler belki göründüğü gibi değildir ancak birbirlerini aile olarak görmeyi tercih edip değer veren bu bireylerin arasındaki şefkatten sual yok. Ailemizi kendimiz seçebilsek acaba daha mı iyi olurdu? Y.A.

29. LEAVE NO TRACE
Debra Granik’in Winter’s Bone’un izinden giden son filmi travma sonrası stres bozukluğu yaşayan eski bir askerin 13 yaşındaki kızıyla birlikte Oregon’daki bir doğa parkında kurduğu yaşamın tepetaklak olmasını konu almakta. Ev kavramının ne olduğuna dair sorular soran, toplum içinde bireysel olarak var olmanın ve büyümenin zorluklarına odaklanan film incelikli dramatik dengesi, hissi keskinliği, politik alt metinleri ve oyuncularının ölçülü performansları ile akla kazınıyor. Y.A.

28. HIGH LIFE
Fransız sinemasının en yetenekli yönetmenlerinden Claire Denis, uzun yıllardır üzerinde çalıştığı bu bilim-kurgu / dram / gerilim filminde, yanına bir kez daha Juliette Binoche’u alıp, başrole Robert Pattinson’ı taşıyor ve yılın en incelikli filmlerinden birine imza atıyor. Uzayın derinliklerinde her şeyden izole şekilde yaşamını sürdürmeye çalışan bir baba kızın hikâyesini anlatan film, geniş kitlelerin radarına girememiş olsa da geride bıraktığımız yılın en sıradışı seyir tecrübelerinden birine sahipti. M.A.

27. ANNIHILATION
Kült roman ve filmlerin yazarı Alex Garland’ın ikinci yönetmenlik deneyimi Annihilation, gizemli bir bölgenin sırrını ortaya çıkarmaya çalışan beş kadın bilim insanının yolculuğuna odaklanıyor. Eklektik bir referans dünyasına sahip olan bu zihin açıcı film, bilhassa unutulmaz final bloğunda evrildiği yoruma açık üslubuyla dikkat çekiyor. İlk yönetmenliğini çok beğenilen Ex Machina’yla yaşayan Garland ise kendi kuşağının en heyecan verici sinemacılarından birine evrilmeye devam ediyor. E.B.B.

26. THE BALLAD OF BUSTER SCRUGGS
Coen Kardeşler’in başta Netflix için bir mini dizi projesi olarak tasarladığı ancak sonrasında ani bir kararla, epizodik bir yapıya sahip uzun bir sinema filmine dönüştürdükleri bu son marifetleri, izleyicisini yıllar yıllar öncesinin Vahşi Batı’sına götürüyor ve kısa ve nüktedan altı ayrı öykü anlatıyor. Coen’lere Venedik’ten En İyi Senaryo ödülü getiren ve aynı kategoride Oscar’a aday gösterilen film, seyir zevki yüksek bir suç komedisi. M.A.

25. MID 90’S
Oyuncu yönetmenlerden yana şansın yüzümüze güldüğü bir yıl olan 2018’in en marifetli ilk filmlerinden biri de Jonah Hill’in imzasını taşıyor. Hill’in kendi çocukluk ve ilk gençlik anılarından da esinlenerek çektiği ve görsel tercihlerinden kostüm ve atmosferine kadar her şeyiyle 90’lara bandırdığı bu sevimli büyüme hikâyesi, başına buyruk olmaya gayret gösteren küçük bir çocuğun, ergenliğe giriş dönemine odaklanıyor. Tüm oyuncu kadrosundan şahane performanslar alan Jonah Hill’in umut vaat eden bu küçük ve başarılı filmi görülmeye değer. M.A.

24. JIANG HU ER NV (ASH IS PUREST WHITE)
Çin sinemasının anlatım ustalarından Jia Zhangke’nin, önceki filmlerine benzer bir dokuda, yıllara yayılan acılı bir hikâyeye giriştiği son filmi, bir mafya lideri ile sevgilisinin trajedilerle oradan oraya sürüklenen öyküsünü merkez alıyor. Son iki filmdir, güçlü kadın kahramanlarına, Çin’in birkaç on yıldır yaşadığı dönüşümü birebir tecrübe ettiren Zhangke, her zamanki gibi süresini de son derece iyi kullanıyor. Başroldeki Tao Zhao’nun, her zamanki gibi harika bir performansla ışıldadığını eklemek lazım. M.A.

23. IF BEALE STREET COULD TALK
İlk filmi Moonlight ile hem seyirci, hem de eleştirmenlerden büyük beğeni toplayan ve sürpriz bir En İyi Film Oscar’ının da sahibi olan Barry Jenkins’in, usta yazar James Baldwin’in aynı adlı romanından uyarladığı son filmi, başta Regina King olmak üzere tüm oyuncu kadrosundan aldığı başarılı performansları, buruk hikâyesi ve ırkçılık üzerinden temellendirdiği etkileyici sözleriyle, yılın dikkate değer filmleri arasındaki yerini alıyor. M.A.

22. DOGMAN
Gomorrah ile elde ettiği büyük başarı sonrasında Reality ve Tale of Tales gibi fantastik soslu nispeten hafif filmlere yönelen Garrone, bir kez daha kafayı erkeklik meselesine taktığı son filmi Dogman’de, gittikçe güçlenen bir korku imparatorluğu ve beraberinde gelen tahttan indirme mücadelesini, küçük ve puslu bir İtalyan kasabası fonunda, neredeyse masalsı bir atmosferde önümüze getiriyor. Garrone’nin hikâye anlatma becerisini gözler önüne seren ve başroldeki Marcello Fonte’nin Cannes’dan En İyi Erkek Oyuncu ödülü ile dönen enfes oyunculuğundan güç alan film, izleyicisini her saniye kaşıyor ve sürekli diken üstünde bir seyir tecrübesi yaşatıyor. M.A.

21. SHIRKERS
Yaşadığı ülkenin 80’lerdeki kısıtlı imkânlarının dışına müzik, sinema ve fanzinler aracılığıyla çıkmaya çalışan Singapurlu genç kadın Sandi Tan 1992’de kendi yazdığı bir yol hikâyesini filme çekmeye niyetlenir. Projeye o dönem Singapur’da film dersleri veren orta yaşlı Georges Cardona da dahil olur, ancak post-prodüksiyon esnasında Cardona bütün materyallerle birlikte sırra kadem basar. Shirkers yıllar sonra gelen bir telefon sonrasında geçmişte kaçan fırsatların, kaybedilen zamanların ve ukde kalan şeylerin yarattığı tortulara odaklanan rengârenk bir belgesel. Y.A.

20

20. WE, THE ANIMALS
Jeremiah Zagar’ın ilk uzun metrajlı kurmaca filmi, sürekli kavga eden anne ve babasıyla huzursuz bir aile ortamını paylaşan küçük Jonah’ın, bu kaotik ortamda, iki erkek kardeşiyle birlikte hayata tutunmaya çalışırken bir yandan da kendini hayal dünyasında tamamlayabilmenin derdine düşmesini konu alıyor. Özgün bir çizgi animasyon tekniğine başvurarak, Jonah’ın çizimlerinin sıklıkla canlandırıldığı bu çarpıcı büyüme hikâyesi, sahip olduğu etkileyici görsel dilin yanı sıra, başarılı müzik çalışması ve görüntü yönetimi ile de öne çıkıyor. M.A.

girl

19. GIRL
Bu yılki Cannes’ın Un Certain Regard bölümünde ödüle boğulan Girl, erkek bedeninde dünyaya gelen 15 yaşında bir kız olan ve balerin olma hayalleriyle yanıp tutuşan Lara’nın geçireceği operasyon öncesi, epey stresli varoluş mücadelesine odaklanıyor. Kahramanının içinden geçtiği sosyal ve tensel sınavları, herhangi bir ajitasyona meyletmeme gayretiyle, özenli ve sağduyulu bir rejiyle aktaran Lukas Dhont, sonraki işleri merakla beklenen parlak bir yönetmen olarak karşımıza çıkıyor ve başroldeki Victor Polster’ın güçlü performansıyla unutulmaz bir etki yaratmayı başarıyor. M.A.

private life

18. PRIVATE LIFE
Bilhassa son filmi The Savages ile kendine has bir hayran kitlesi edinmiş olan Tamara Jenkins, tam on bir yıl sonra çektiği Private Life’la geri döndü. New Yorklu entelektüel bir çiftin çocuk sahibi ol(a)mama hikâyesine odaklanan Private Life’ta Jenkins, karakterlerine karşı hem mesafeli hem samimi bir dil tutturabilen müstesna anlatım diliyle dikkat çekiyor. Kathryn Hahn ve Paul Giamatti’nin muhtemelen uzun yıllar akıllardan çıkmayacak performansları ise filmin en güçlü taraflarından birisi. E.B.B.

isle of dogs

17. ISLE OF DOGS
Çağımızın yıldız yönetmenlerinden Wes Anderson’ın son harikası Isle of Dogs bir stop-motion animasyon. 2009 yapımı Fantastic Mr. Fox’un ardından tekrar bu yönteme dönen yönetmen bu kez köpeğini kaybeden bir çocuğun Japonya’da köpeklerin terk edildiği bir adaya yaptığı yolculuğu takip ediyor. Wes Anderson’ın Isle of Dogs’da alışıldık detaycılığını, kendine has görsel ve anlatım üslubunu devam ettirirken hiç olmadığı kadar politik bir metne imza attığını da söyleyebiliriz. E.B.B.

climax

16. CLIMAX
Gaspar Noé’nin yine elinden gelen tüm Gaspar Noé’liği yaptığı, eşine az rastlanır bir sinemasal tecrübe daha salonlara uğradı bu yıl. Noé filmlerinde kahramanların kimyasal uyarıcılar ve bunların başlarına açtığı felaketlerle sınanmasına sıklıkla tanıklık ederiz ama neredeyse hiçbiri Climax’teki kadar lunaparkvari ve eğlenceli bir seyir tecrübesine dönüşmüyor. Bu bir buçuk saatlik Noé gösterisi, kendisinden beklenen her tür aşırılığı fazlasıyla gerçekleştirip, bizi bitap düşürdükten sonra bir anda perdeden kayboluyor. Gerçek bir adrenalin paketi! M.A.

museo

15. MUSEO (MUSEUM)
80’li yıllarda Meksika Antropoloji Müzesi’nde gerçekleştirilen ve ülke tarihinin en gizemli ve en büyük soygunlarının başında gelen bir olayı merkez alan bu heyecan verici film, bir önceki işi Güeros ile kendine hayran bırakan yönetmen Alonso Ruizpalacios’un imzasını taşıyor. Başrolde, filmin yapımcılarından da biri olan Gael Garcia Bernal’in yer aldığı film, geçtiğimiz Berlin Film Festivali’nden de En İyi Senaryo ödülü kazanmıştı. Unutulmaz müze soygunu sahnesiyle, izleyicisini filmin orijinal ritmine senkronlayan bu güçlü reji gösterisi, türün hakkını fazlasıyla veren filmlerden. M.A.

the image book

14. LE LIVRE D’IMAGE (THE IMAGE BOOK)
Lineer bir hikâye anlatımı ve kurmacaya yakın bir sinema mantığını uzun yıllar önce terk etmiş olan yaşayan efsane Jean-Luc Godard, yine muhtemelen evinden hiç çıkmadan yaptığı son filminde, son derece sert IŞİD videolarından, sinema tarihinin bazı etkili anlarına uzanan görüntülerin üstüne, bazı düşünce yazılarından pasaj ve alıntılardan, birtakım coğrafi gözlemlere uzanan dış sesi ile aniden kesilip geri dönen ve farklı ses kanallarından rastgele üzerimize yağan ses ve müziklerle örülü bir filmle daha karşımızda. Kesinlikle herkese göre olmayan bu özel sinema tecrübesi, Godard’ın seyircisiyle, son dönemlerde sıklıkla geçtiği mağrur alaylardan biri. M.A.

madelines madeline

13. MADELINE’S MADELINE
Madeline’s Madeline’de, aile baskısı ve zihinsel bozuklukları arasında sıkışan Madeline’in, tiyatro sahnesinde kendisini bulmasını ve önce yer aldığı tiyatro grubunu sonra da filmin anlatısını tamamen ele geçirmesini izliyoruz. Josephine Decker’in benlik, performans, gerçeklik ve hikâye anlatımının yolları üzerine sürekli olarak düşünen bu eşsiz filmi, âdeta bir yaratıcılık gösterisi. Filmin (Miranda July’ın varlığına rağmen!) tek ve gerçek yıldızı ise ilk rolüyle tüm kalpleri çalan Helena Howard. E.B.B.

hereditary

12. HEREDITARY
Korku filmlerinin kolaycı alışkanlıklarına prim vermeden anlam dünyasını seyircisini içerisine soktuğu tedirgin edici atmosferden devşiren Hereditary, bu yılın korku sinemasının başına gelmiş en dikkat çekici şeylerden biriydi. Başrolde yer alan Toni Collette’in nefis performansı ve birçok korku klasiğine benzetilebilecek güçlü hikâye yapısıyla öne çıkan Hereditary, tür sineması adına 2018’in iz bırakan yapımlarından birisiydi. E.B.B.

border

11. GRANS (BORDER)
Bu yılki Cannes Film Festivali’nde Un Certain Regard seçkisinin büyük ödülünü kazanan, gerçekten de bölümün en takdire şayan filmi filmi Border, şaşkınlık verici ve çarpıcı bir öteki hikâyesi anlatırken, kahramanına yaşattığı dönüşümü seyircisine aktarmakta en ufak bir problem yaşamayan bir atmosfer harikası. En İyi Saç & Makyaj Oscar’ına da aday gösterilen bu nefis film, kendine benzeyen bir ötekinin varlığıyla değişim ve dönüşüm geçiren bir güvenlik görevlisinin, kökleri ile bu yaşına dek benimsediği toplumsal kodların savaşına izleyicisini ortak ediyor ve yılın en özel filmlerinden birine dönüşmeyi başarıyor. M.A.

ahlat agaci

10. AHLAT AĞACI
Nuri Bilge Ceylan’ın Türkiye’nin şu an içinde bulunduğu sosyo-politik ortama (belki de ilk kez bu kadar fırsat veren bir hikâye anlattığından) kayıtsız kalamayarak, öykünün elverdiği ölçüde din, devlet, güç ve erk üzerine gözü kara cümleler kurduğu son filmi, her zamanki gibi harika diyaloglarla bezeli senaryosu ve ölçülü rejisiyle hayranlık uyandırıcı. Antolojik final sahnesi başta olmak üzere, insanın tenine işleyen çok sayıda sahneden oluşan bu upuzun kasaba epiği, oyuncu yönetimi konusunda da ustalaşmış Ceylan’ın, Türkiye sinemasının yaşayan en iyi yönetmeni olduğunun bir çeşit kanıtı niteliğinde. M.A.

an elephant sitting still

9. DA XIANG XI DI ER ZUO (AN ELEPHANT SITTING STILL)
Yönetmeni Bo Hu’nun, bu dört saatlik epik depresif dramı tamamladıktan hemen sonra, henüz 29 yaşında kendi canına kıymasıyla, kulaktan kulağa hepten efsaneleşen filmi, muhtemelen sinema tarihinin görüp görebileceği en karanlık ruh halleri etrafında gezinen, özgün ve sarsıcı bir film. Çin’in güneyinde bir kasabada tüm dünyayı umursamadan olduğu yerde oturmak dışında başka hiçbir şey yapmayan bir fili görmek isteği dışında hiçbir ortak özelliği olmayan, birbirinden farklı karakterleri merkez alan film, izleyicisinin üzerinde, etkisi uzun zaman geçmeyen kesif bir his yaratıyor. M.A.

leto

8. LETO (SUMMER)
Bir önceki filmi The Student ile dikkat çeken Serebrennikov’un son filmi Leto, nostaljik ancak geçmiş fetişizmine yelken açmaktan kaçınan, enfes bir punk müzikali. Özenli siyah beyaz sinematografisi, başarılı müzikal numaraları ve karakterlerinin yaşadığı evrene seyircisini hapsetmekten bir an bile geri durmayan özverili anlatım diliyle bu yılki yarışmanın en özel filmlerinden birine dönüşen Leto, dönemin politik atmosferini ve sansürle mücadele etmeye çalışan gençlerini de hikâyesinin odak noktası haline getiriyor. Tek bir karakterin hikâyesini takip etmektense, koca bir arkadaş grubunun umut dolu ruhlarını filmin ana kahramanı haline getiren Leto’nun yönetmeni Kirill Serebrennikov’un Rusya’da ev hapsinde tutulması ise ayrı bir ironi. M.A.

herederas

7. LAS HEREDERAS (THE HEIRESSES)
Dünya prömiyerini yaptığı Berlin Film Festivali’nden En İyi Kadın Oyuncu, FIPRESCI ve Alfred Bauer ödülleriyle dönen Las Herederas, bu yılın sürpriz hazinelerinden birisi. Paraguaylı yönetmen Marcelo Martinessi’nin ilk uzun metrajı olan bu samimi ve akılcı film, hem hikâyesine hem de görsel diline hükmeden olgunluk ve incelikle öne çıkıyor. 30 yıldır beraber olan Chela ve Chiquita’nın halen değişmekte olan hayatlarından geçen zarif bir bakışın ürünü Las Herederas. E.B.B.

cold war

6. ZIMNA WOJNA (COLD WAR)
Ida ile akılları baştan aldıktan birkaç yıl sonra yine büyüleyici bir sinematografi ve etkileyici bir hikâyeden güç aldığı son filmi Cold War’la En İyi Yönetmen kategorisinde Oscar adaylığı kazanan Polonyalı yönetmen Pawel Pawlikowski, Soğuk Savaş döneminde başlayan ve sonrasındaki on yıllara yayılan yürek parçalayan bir aşk hikâyesini takip ediyor. Neredeyse hüzünlü bir müzikal olarak tanımlanabilecek film, öyküsünün ruhuyla organik bir bağ kuran şarkılarla, görsel çarpıcılığını ses bandıyla da dengeliyor. M.A.

the favourite

5. THE FAVOURITE
Yunan Yeni Dalgası’nın baştacı Yorgos Lanthimos, Olivia Colman, Emma Stone ve Rachel Weisz üçlüsü ve yeteneklerinden azami verim elde ederek çektiği bu kraliyet komedisinde, hem dönem filmlerinin hem de toplumsal cinsiyet normlarının kalıplarını altüst ediyor. 18. yüzyıl İngiltere’sine hükmeden Kraliçe Anne’in gözdesi olmak için türlü manipülasyon, yalan, oyun ve entrikadan medet uman Sarah ve Abigail, bu güçlü ama kırılgan, otoriter ama çocuksu hükümdarı etkilemek için çırpınıyorlar. E.E.

suspiria

4. SUSPIRIA
Sinema tarihinin gelmiş geçmiş en önemli korku klasiklerinden birini, yıllar sonra gelen bir yeniden çevrimle izleyici karşısına çıkarmak gibi iddialı bir işin altından başarıyla kalkan Luca Guadagnino, Call Me By Your Name’den bir yıl sonra yine enfes bir filmle daha huzurlarımızda. Annelik kavramı üzerinden yaratıcı ile meydana gelen ilişkisini alabildiğine cesur ve müdanasız bir dille yorumlayan bu yeniden çevrim, aynı zamanda etkileyici bir görsel ve işitsel şölen. Seyircisini korkutmak yerine sürekli diken üstünde tutmak ve baştan sona tekinsiz güdülere sahip karakterlerin yolculuğu üzerinden tedirgin etmekle ilgilenen film, kendini var edebilme yolculuğunu, kendini yaratanı yok etmekle başlatmayı öğütleyen, sert ve şok edici bir seyirlik. M.A.

transit - berkay daglar

İllüstrasyon: Berkay Dağlar

3. TRANSIT
Giden ve geride kalan üzerine, beyaz perdede gördüğümüz en çarpıcı birkaç filmden biri olan Transit, Barbara, Phoenix gibi narin başyapıtlara imzasını atmış Christian Petzold’un ne büyük yönetmen olduğuna dair bir önemli kanıt daha. Geride bırakılmış bir adamın tahayyülle gerçek arasında sıkışmış varoluşunu, bir yüzeye çıkış planı üzerinden hakikâte erdirme öyküsü anlatan film, kusursuz atmosferi ve benzersiz diyaloglarıyla gerçek bir başyapıt. 2018’in net bir biçimde en iyi filmlerinden biri olan bu iç ezen Petzold harikası, başroldeki Franz Rogowski’nin etkileyici oyunculuğundan da önemli ölçüde güç alan, Petzold hayranlarının büyüleneceği, yönetmenin dünyasına girmeyi beceremeyenlere ise zor anlar yaşatacak eşsiz bir sinemasal tecrübe. M.A.

burning ethem onur bilgic

İllüstrasyon: Ethem Onur Bilgiç

2. BURNING
Oasis, Milyang, Shi gibi etkileyici yapıtlara imza atmış Lee Chang-dong’un imzasını taşıyan film, usta yazar Haruki Murakami’nin aynı isimli kısa öyküsünü temel alıyor. İlk kitabını yazmakla sınanan, hayalgücü oldukça geniş kahramanını, üçlü bir aşkın kıskacında bırakırken, tuhaf ve gizemli bir gerilimin de ortasına atan film kısa sürede, yılın en sevilen ve sinema sohbetlerinde yorumlanması en zevkli işlerinden birine dönüştü. İlerledikçe daha da zenginleşen hikâyesi, hayatta kendine daha pasif bir rol seçmiş kahramanının kendinden üstün bulduğu ve tam bu nedenle edimsel anlamda tıkandığı her birey ve her şeyle hesaplaşmasını, saniye saniye büyük bir soğukkanlılıkla takip ediyor. İnsanın tenine işleyen diyaloglarının yanı sıra, Chang-dong’un ustalıkla kurduğu bazı unutulmaz mizansenlerle de sinema tarihinde kendine özel bir yer edinmesi kaçınılmaz film, tek kelimeyle bir anlatı harikası. M.A.

roma ozgu aydar

İllüstrasyon: Özgü Aydar

1. ROMA
Dünya sinemasının en önemli yönetmenlerinden biri olan Alfonso Cuaron’un Netflix için çektiği ve sınırlı sayıda gösterime çıkacağı ülkelerdeki salonların özel bir ses donanımına sahip olma mecburiyetinden, filmin sahip olduğu standart dışı ekran formatına kadar her şeyin ince ince düşünülüp, büyük bir özenle tasarlandığı (ve bu anlamda Cuaron’un Netflix troll’ü olan) film, yönetmenin sinemasında gerçek bir zirve. Adını, hikâyenin geçtiğiMexico City’deki mahalleden alan bu otobiyografik film, Cuaron’un çocukluğunu oluşturan olay ve kişileri temel alan ve hikâyesinin merkezine de bizzat kendi çocukluk kahramanı olan bakıcısını yerleştirdiği bir iade-i itibar işi. Belki gördüğümüz en orijinal hikâyeye sahip değil ancak bu hikâyenin görebileceği en etkileyici sinemasal anlatımun bu olduğu kesin! Cuaron, film boyunca birbirine doğru doğru bakan iki yüzey ya da nesne arasında görünenleri birbirine ve bize yansıtırken, ekonomik ve sosyal sınıfları özelinde birbirinden belirgin şekilde ayrılmış ancak birbirine dönük yaşayan iki kadının başından geçenleri de birbirine ve bize gösteriyor ve bir süre sonra biçimleri farklı, öyküleri aynı olan tanımlar, büyük bir ahenkle iç içe geçiyor. Bize göre Roma, yılın en iyisi! M.A.