Late Shift: Kaosun içinde merhamet, umut ve güven
Yazı: Olcay Özer
Petra Volpe’nin yazıp yönettiği Heldin / Late Shift, izleyiciyi bir hastane koridorunun soğuk ve klostrofobik gerçekliğine sürüklüyor. Leonie Benesch’in övgüler toplayan bir performansla hayat verdiği genç hemşire Floria’yı sistemin sınırlarını zorladığı bir gecede takip ediyoruz. Berlinale’deki prömiyerinden sonra dikkatleri üzerine çeken Late Shift, İsviçre’nin Oscar aday adayı.
*Bu yazı, henüz Late Shift filmini izlememiş olanlar için bazı sürprizleri bozabilir.

Zaman dilimi ve mekân.
İsviçre, 2025.
Konu nedir?
Late Shift, Petra Volpe’nin yönettiği ve Leonie Benesch’in başrolde olduğu bir medikal dram. Hemşire yetersizliği nedeniyle kaosun eşiğindeki bir hastanedenin gece vardiyasını, Floria adlı hemşirenin gözünden anlatıyor. Eksik kadroyla girilen vardiya boyunca Floria, yanındaki az sayıda meslektaşıyla hastaları hayatta tutmaya çalışıyor. Film boyunca bir yandan kaba hasta yakınlarının yoğun talepleriyle uğraşırken, bir yandan da dokunaklı ve şefkat yüklü paylaşımları görünür kılıyor. Odağını Floria’dan hiç ayırmayan kamera da onun stresinin ve çaresizliğinin yanı sıra tükenmeyen merhametini takip ediyor.
İzlemeden önce bilmemiz gerekenler
Tek kameradan, tek baş karakteri takip eden ve birkaç oda arasında gidip gelen bir gece vardiyası izliyoruz. Yani izlemesi pek kolay olmayan, boğucu ve kasvetli bir film olduğu söylenebilir. Dolayısıyla hastanede vakit geçirmiş ya da geçiren kişiler için zorlayıcı ve karanlık bir seyir olabilir. Öte yandan tam da bir gece vardiyasının gerektirdiği gibi hızlı ve akıcı. En zor koşullarda dahi hayatın işleyebildiğini gösteriyor.
İlk intiba?
Filmin duygusal anlamda yoğun atmosferi izleyiciyi içine çeken türden. Hastanenin labirenti andıran koridorları arasında Floria’nın temkinli, kendinden emin ve hızlı adımlarını takip etmek de buna katkı sunuyor. Evet, hastanedeki kaos ortamı zaman zaman fazla boğucu ama Floria’nın geçirdiği “insanlık hâlâ burada” duygusu da yerli yerinde. Seyirciye yalnızca yorgunluk değil bir umut da bulaşıyor.
En çok neyi sevdin?
Filmin karanlığına rağmen hissettirmeyi başardığı merhamet, umut ve güven duygusu tonu üzerinde çok belirleyici. Kanserli hastanın çocuklarıyla Flora’nın kurduğu güven ilişkisi yürekleri ısıtıyor. Floria aynı merhameti ve özeni kendinde olmayan, altına kaçıran, korku dolu yaşlı hastaya da sakınmadan veriyor. Floria’nın tüm yorgunluğuna ve sistemin bozukluğuna rağmen bunu doğallıkla yapabildiğini görmek etkileyici.

En az neyi sevdin?
Küresel sağlık sistemi sorununun, bu sistemin içinde kadın olmanın ve gece vardiyasında çalışmanın zorlu koşullarının çok düz, çok gerçek ve bu denli yoğun bir şekilde gözler önüne serilmesi biraz fazla gelebiliyor. Çünkü tüm bunların ne denli gerçek olduğu hissinden bir anlığına bile çıkamıyoruz. Kameranın hızıyla eşlik ettiğimiz bu nefes aldırmayan vardiya zaman zaman fazla yorucu hâle geliyor.
En çok hangi sahneye yükseldin?
Floria’nın tüm kaosa rağmen ve tüm kaosun içinde yakaladığı o küçücük şefkat ânını izlediğimiz sahne. Bir yanda hasta yakınları ona bas bas bağırır, diğer yanda hepsi acil olan diğer işlerine yetişmekte zorlanır iken Floria’nın bir hastasına sadece dokunarak geçirdiği o sakinleştirici etkiyi hissedebilmek çok güzel. Hayatın tüm gürültüsünün ortasında insan kalabilmenin değerini ve önemini hatırlatıyor.
Karakterlere dair neler söyleyebilirsin?
Floria şüphesiz en iyi yazılmış ve en güçlü karakter. Onun koşturmacası, sabrı ve insani tepkileri çok gerçek hissediliyor. Sabrının son damlasına kadar dayanmaya çalışan hâli de sabrının taşmasıyla tepkisini kontrol edemeyip patlayışı da çok doğal ve abartısız. Floria sayesinde hikâyeye bağlanmak çok daha kolay. Yan karakterler, daha ziyade sistemin kurduğu baskıyı görünür kılmak için var. Onlarla özel bir bağ kuramıyorsunuz ama zaten kurmanız da beklenmiyor. Sanki yalnızca Floria’nın stresini daha da görünür kılma işlevi taşıyorlar.