Lord of the Flies: Biri ışığı açmayı unutmuş gibi
Yazı: Meltem Demiraran
Bazen bir hikâye yeniden anlatıldığında, asıl soru “neden şimdi?” olur. Çünkü bazı metinler zamansız değil; fazla zamanlıdır. Her dönemin başka bir yerinden sızar, başka bir yerinden rahatsız eder. Lord of the Flies (Sineklerin Tanrısı) da onlardan biri.
Bugün kuralların ne kadar hızlı çözülebildiğini, kalabalığın ne kadar kolay yön değiştirdiğini, korkunun ne kadar hızlı organize olabildiğini zaten biliyoruz. O yüzden insan ister istemez merak ediyor bu uyarlamayı. Peki bu anlatıyı yeniden hatırlamaya gerçekten ihtiyacımız var mı, yoksa zaten içindeyiz de sadece başka bir versiyonunu mu izliyoruz?
Cevap net değil. Ama şu kesin: Ada hâlâ orada. Biz de bu deneyi takip etmekten vazgeçemiyor ve BBC’nin mini dizi uyarlamasına bir bakış atıyoruz.

Zaman dilimi ve mekân
Teknik olarak 1950’lerdeyiz. II. Dünya Savaşı bitmiş ama ruhu hâlâ ortalıkta dolaşıyor. Biraz sis, biraz suçluluk, biraz da “insanlık neydi ya?” hissi. Bir yandan da fazlaca bugünde, tropikal bir deney kabının içindeyiz. Ada, güneş, deniz ve arka plandaki sürekli bir “bir şeyler ters gidecek” hissiyle…
Konu nedir?
Turistik broşür gibi başlayıp antropolojik korku deneyine dönüşecek kadrajların arasındayız. Malumunuz, bir grup çocuk ıssız bir adaya düşüyor ve “medeniyet” dediğimiz şeyin aslında ne kadar ince bir kabuk olduğunu test etmeye başlıyor. Başta ateş yakalım, düzen kuralım, herkes iyidir gibi ilerleyen anlatı çok kısa sürede güç, korku ve kontrol savaşına evriliyor. Yani özetle: Çocuklar + özgürlük = pek de masum olmayan sonuçlar.
İzlemeden önce bilmemiz gerekenler
Bir hayatta kalma hikâyesi değil bu. Daha çok insan doğası DLC’si. Ve evet, Lord of the Flies anlatısında ne olup ne bittiğine hâkimsen bir adım öndesin ama bilmesen de sorun değil; yalnızca tedirginliği senin yaratman gerekecek.
İlk intiba?
Evet, doğru okudun. Tedirginliği senin yaratman gerekecek, çünkü tahminen “Çok iyi oyunculuk, müthiş manzara ama bir şey eksik değil mi ya?” diye sorarken bulacaksın kendini. Sanki herkes doğru yerde duruyor ama biri ışığı açmayı unutmuş gibi.

En çok neyi sevdin?
“Oyunculuklar iyi”yi laf olsun diye söylemiyorum, gerçekten iyi. Ayrıca görsel dünya; kadrajlar ve boşluklar epey etkileyici. Bu noktada dizi, anlatının Domingo etiketiyle raflarda gördüğümüz çizgi roman uyarlaması ile aynı dili konuşuyor: Sade ama huzursuz edici. De Jongh’un çizgileri bağırmıyor, açıklamıyor, hatta çoğu zaman geri çekiliyor ama tam da bu yüzden daha sert vuruyor. Jack’in yüzündeki o küçük kaymalar, kalabalığın içindeki duruşu, av sahnelerindeki beden dili… Hepsi kelimelerden daha çok şey söylüyor. Dizi zaman zaman karakterleri fazla açıklarken, grafik roman tam tersini yapıyor: sana alan bırakıyor, o karanlığı kendin doldurmanı istiyor. Ve bu yüzden de en “doğru” Jack orada yaşıyor gibi geliyor bana.
Neyi sevdiğimi anlatabildim sanırım ama diziye dair oldu mu, pek emin değilim…
En az neyi sevdin?
O içe işleyen dehşetin bir türlü gelmek bilmeyişini. Senaryo biraz fazla açıklıyor. Her karakterin neden böyle davrandığını anlatma çabası, anlatının altını çizdiği o “herkesin içinde biraz karanlık var” meselesini zayıflatıyor. Bir noktadan sonra “tamam anladık, travman var” diyorsun. Halbuki mesele bu değil.
Karakterlere dair neler söyleyebilirsin?
Jack Merridew, anlatının en rahatsız edici ama bir o kadar da tanıdık yüzü. Başta disiplinli, neredeyse “düzen manyağı” bir koro lideriyken, adaya düştüğü anda o düzenin aslında ne kadar ince bir kabuk olduğunu hızlıca gösteriyor. Gücü keşfettiği an, onu bırakmıyor; hatta büyütüyor. Avlanma, korku yaratma ve kalabalığı manipüle etme konusunda içgüdüsel bir yeteneği var; sanki medeniyet sadece onun üstüne giydiği bir kostümmüş gibi. Jack’i ilginç yapan şey, nedensel bir “kötü” olmaması; daha çok, içimizde bastırdığımız o kontrol etme ve hükmetme arzusunun filtresiz hâli gibi durması.
Piggy, ise bu anlatının vicdanı ama aynı zamanda en kırılgan yeri. Akıl, mantık ve “ya bir durup düşünsek mi?” diyen o ses. Gözlüğüyle ateş yakıyor ama kimse onun söylediklerini ciddiye almak istemiyor. Mantık, eğlenceli değil de ondan; güç de vadetmiyor. Piggy’nin trajedisi tam da burada başlıyor zaten. Doğru olanı söylemek, onu görünür kılmadığı yetmezmiş gibi aksine silikleştiriyor. Piggy’yi izlerken (ya da okurken) en rahatsız edici olan şey şu: Piggy aslında sistemin değil;, sistemin çöküşünün ilk kurbanı. Ve belki de en gerçekçi karakter o, çünkü hepimiz bir noktada Piggy’yi dinlememeyi seçmiyor muyuz?

Modunu nasıl etkiledi?
Bir şeyleri hatırlattı diyelim. Bardağın dolu tarafından bakarsak, arada bir hatırlamamız gereken bir hikâyenin sayfalarını kaldırıp şöyle bir tozunu aldık. Öyle olunca da dizi bittikten sonra düşünmeye devam ediyorsun yani, o var.
Kimler sever?
Distopya, insan doğası, güç dengeleri meselelerini sevenler ve “tanıdık bir hikâye yeni bir şey söyleyebilir mi?” sorusuna takılanlar.
Bunu seven şunları da sever
Battle Royale, The Hunger Games ve biraz da Yellowjackets. Ama bu yapımın onların aksine daha sessiz olduğunu da söylemek lazım.