Miranda Darling, Kara Bulutlar ve zebraların sessiz isyanı

Röportaj: Meltem Demiraran

Kara Bulutlar, dışarıdan bakıldığında sakin ama içinde büyük bir hareket barındıran bir roman. Miranda Darling’in ince ince kurduğu dünyası, Meltem Demiraran’ın çevirisiyle Türkçede de aynı canlılıkla karşılık buluyor. İkili, Avustralya – Bali arasında vuku bulan bu sohbette sadece kitabı değil; yazmak ve çevirmek gibi iki farklı ama birbirine yakın süreci de konuşuyor. Bir yandan sözcüklerin nerede başladığını ve başka bir dilde nasıl yeniden doğduğunu birlikte düşünerek.

Dedalus etiketiyle yayımlanan Kara Bulutlar hakkında detaylara buradan ulaşabilirsiniz.

*Bu yazı, Bant Mag. Temmuz – Ağustos 2025 sayısında yayımlanmıştır.


“Bazen insan yaşadığı şeyi anlatamaz, başkalarına izah edemez, hatta kendi içinde bile net olamaz. Bu tür küçük ama devamlı baskılarla yaşayan insanlar, zamanla kendilerine olan inançlarını, güvenlerini kaybediyor. Her şey siyah – beyaz değil. Ben de o yüzden kelimeleri doğrudan yerleştirmekten özellikle kaçındım.

Hoş geldin. Nasılsın?

İyiyim sen nasılsın? Ah, Bali’de olduğun belli. Ne kadardır oradasın?

İkinci haftamdayım ve burası çok sıcak. Bu haftanın daha iyi geçeceğini umuyorum. Sanırım sen şu sıralar Avustralya’dasın, bir şekilde birbirimize yakın sayılırız. Ben hâlâ Oxford’da yaşadığını sanıyordum.

Evet, Avustralya’da yaşıyorum. Çocuklarım burada ama sık sık seyahat ediyorum. Yarı İsviçreliyim o yüzden orada çok vakit geçiriyorum. Yine de evim Sydney’de.

Bu sohbeti uzun süredir dört gözle bekliyordum çünkü çeviri sanatı bana çok büyüleyici geliyor. Türkçeyi hiç bilmiyorum ama senin Winona’yı ve onun dünyasını Türkçede yeniden kuruyor olman fikri beni inanılmaz mutlu ediyor. Bu işin ne kadar zor ama aynı zamanda ne kadar yaratıcı ve hassas bir uğraş olduğunu tahmin edebiliyorum. Bu yüzden özellikle merak ediyorum: Bu dengeyi nasıl kuruyorsun? Yani sayfada yazanlarla çevrilen dilde oluşan anlam arasında nasıl yürüyorsun?

Benden hızlısın. Aslında kitabın editörü Esin (Çalışkan) ile neredeyse iki yıldır arkadaşız ve birlikte bir şeyler yapmak istiyorduk. Ben çevirmenim, o editör. Yollarımızın kesişmesi kaçınılmaz bir durumdu anlayacağın. Bana iki kitap gönderdi. Biri seninkiydi. Thunderhead’i okumaya başladığım anda elimden bırakamadım. Bir oturuşta bitirdim. Ertesi sabah Esin’e “Ben bu kitabı çevirmek istiyorum,” dedim. Hikâye işte böyle başladı. Sanırım beni en çok etkileyen şey, senin dilinle duygularının anlatıya nasıl ince ince işlenmiş olduğuydu. Bu kelimelerin Türkiye’deki okurlara ulaşmasında bir tür köprü olmak gerçekten büyük bir keyif.

Aslında zor bir soru sordun. Bir tarafıyla teknik bir durum. Sonuçta bu benim işim, nasıl yapılacağını öğrendim. Ancak öte yandan, senin ne anlatmak istediğini içten içe kavramam ve hissetmem gerekiyor. Kendime hep şu soruyu soruyorum: “Miranda Türkçe konuşsaydı, bu cümleyi nasıl kurardı?” Yani sadece kelimeleri çevirmiyorum, senin kafanın içine girmeye çalışıyorum.

Benim de sana sormak istediğim sorulardan biri şuydu aslında: Eğer çeviri sürecinde yanımda oturuyor olsaydın, acaba özellikle dikkat etmemi isteyeceğin bir sahne ya da bir metafor olur muydu? “Buraya dikkat et!” diyeceğin bir yer?

Ne kadar ilginç! Bu neredeyse bir rolü üstlenmek gibi ya da bir tür kanal oluyorsun sanki. Gerçekten sihirli bir şey. Ben çevirmen değilim tabii ama çok kolay bir şey olmadığını hissedebiliyorum. Çünkü kitapta kullanılan dil oldukça özgün ve yoğun. Bilinçli olarak böyle yazıldı. Kısa ama etkileyici.

Sanırım senin çeviri yapmanı izlemek fikri bana çok büyüleyici gelirdi. Ama bir yandan da hissediyorum ki sen zaten sezgisel olarak metnin neresi önemli, neresi öne çıkmalı tam olarak biliyorsun, sonra da kendi dilinde, kendi referanslarınla onu Türkçede benzer bir his yaratacak şekilde kurmaya çalışıyorsun.

Ama belki… belki markette geçen sahne olabilir. Winona’nın “aşkınlık projesini” denediği kısım. Hem çok komik –şimdi bile o kısmı hatırlayıp gülüyorum– hem de içinde çok tuhaf bir hassasiyet var. Yani Winona bağıran çocuğuyla uğraşan bir anneye bakıyor ya da süt alan ama üstünde ilginç spor kıyafetleri olan bir kadına… Yine de kimse onun o anki varlığına, niyetine cevap vermiyor. Oysa o herkesten farklı bir tepki bekliyor. Ama vazgeçmiyor. Deli gibi iyimserliğini, vizyonunu sürdürüyor. Ve evet, belki biraz “deli” gibi de görünüyor ama işte o çizgi çok ince. Bunu Türkçeye nasıl çevirdiğini gerçekten görmek isterdim. Ya da senin için o kısma dair sürecin nasıl işlediğini.

Aslında metnin dilini bu kadar “oyunlu” yapan da tam olarak bu ve sanırım beni ilk anda çeken şey de bu oldu. İlk sayfadaki o gökyüzü betimlemesiyle beni metne hapsediverdin.

Yaptığın işe büyük bir hayranlık duyuyorum. Zor bir iş. Şapka çıkarılır.

Senden bunu duymak harika. Kara Bulutlar senin için nerede başladı? Bir sahneyle mi? Bir görüntüyle, bir cümleyle, bir hisle mi?

Güzel bir soru ama tek bir şey seçmek hep zor oluyor. Sanırım uzun zamandır zihnimi kurcalayan bir şey vardı: “Görünmeyeni görünür kılmak.” Gün içinde sokakta yürüyoruz, birbirimizin yanından geçip gidiyoruz ama içeride neler olup bittiğine dair en ufak bir fikrimiz yok. Her birimizde türlü türlü iç dünyalar var. Bazı insanlar bu konuda daha zengin. Fakat bunları göremiyoruz. Ben de iç dünyanın dış dünyadan daha canlı olduğu bir durum yaratmak istedim. Ve kitabı okuyanlara da şu soruyu sordurmak: “Ya bu yanından geçtiğin kişi de tam şu anda aklından bin bir şey geçiriyorsa?”

Bu da aslında birbirimize insan olarak başka bir gözle bakmamız için bir çağrı. Markete gitmek, trafikte beklemek gibi en sıradan anlarda bile başka dünyalar dönüyor içimizde. Kara Bulutlar’ı yazmak, görünmeyenleri hissettirmek için bir yoldu. Senin de söylediğin gibi, yalnızca okunacak değil; hissedilecek bir kitap olması gerekiyordu. Ve senin bu anlamı hissederek söylemen çok güzel.

Kitabın adı Kara Bulutlar, malumun ilanı gibi biraz. Ancak yapısı da bir hava sistemi gibi. Kaotik ama içinde narin bir düzen var. Kısa bir roman aslında ama bir günce gibi de. Çoğunlukla akan bir bilinci takip eden bir kurgu. Hatta zaman zaman bir gerilim romanına dahi benziyor. Bu parçalı sarmal yapı en baştan planladığın bir şey miydi? Yoksa yazarken mi evrildi?

Yok, parçalı yapı tamamen bilinçli bir tercihti. Çünkü karakterin dünyası baştan sona dağınık. Dışarıda banliyö hayatının getirdiği sorumluluklar, ev işleri… İçerideyse yaratıcılık, uçuk kaçıklık… Ve üstüne bir de senin de eklediğin gibi bir basınç var; bir hava sistemi gibi, kara bulutlar. Zihnine ve hayatına baskı yapıyor. Kitap ilerledikçe Winona’nın zihni de iyice parçalanıyor, bu da doğrudan yapıya yansıyor. Yani evet, en baştan böyle tasarlanmış bir şeydi.

Ayrıca daha önce polisiye romanlar yazdım, bu yüzden okuru sıkmamak konusunda biraz hassasım. “Hadi bakalım!” diyorum hep, çünkü birinin sana ayırdığı zamana saygı duyman gerekir. O yüzden ritim hep önemlidir benim için. Ayrıca o sıralar uzun biçimli spoken word şiirleri yazıyordum. Kitaptaki bazı imgeler de oradan sızdı içeri. Belki bu yüzden dili yer yer yoğun geliyor olabilir.

Spoken word akımından takip edip etkilendiğin birkaç ismi söyler misin bize?

Zor soru. Ama şu anda aktif olarak yazan ve sahne alanlardan biri: Kae Tempest. Harika bence. Ritimleriyle tamamen coşuyorum. Gil Scott-Heron da öyle. Eğer en eskilere gidecek olursak… James Baldwin mesela. Şu an aklıma başka isim gelmiyor ama bunlar kesinlikle üzerimde etkisi olan kişiler.

Kitabın en ayırt edici özelliklerinden biri de listeler. Okurken büyük keyif aldım. Bir soluklanma ânı gibiydi, eğlenceliydi, beni hep gülümsetti. Ben de Winona gibiyim; bir sürü listem var, dikkat dağınıklığım var, her yerimden notlar ve kâğıtlar çıkıyor. Karmakarışık bir sistem yani! Peki seni bu liste biçimine çeken şey neydi? Hem söylemek istediklerin hem de kitabın duygusal yapısı içinde nasıl bir işlevi vardı bu listelerin?

Bazen kitap fazla soyut yerlere gidebilir gibi geliyor bana. İşte o anlarda listeler bir tür topraklama görevi görüyor. Yani Winona bir anda “gerçekliğin perdesini aralamaktan” falan bahsediyor mesela… Sonra bir bakıyorsun: “Süt, ekmek, zeytin.” Hepimiz orada buluyoruz kendimizi, değil mi? Hani bir titriyorsun: “Tamam canım, toparlan artık, yapılacak işler var!” Listeler, onun kendine gelme biçimi. Benim de dikkat dağınıklığım var ve bir sürü liste yaparım. O yüzden çok iyi anlıyorum ikinizi de.

Ama listeler aynı zamanda onun kendini geri çağırma yöntemi. Çünkü sürekli genişlemek, taşmak, havalanmak isteyen biri o. Listeler ise onu küçülten, sınırlandıran, yeniden bir yapıya sokan araçlar. Bazen alışveriş listesi oluyorlar. Bazen de uygunsuz davranışların listesi mesela, daha karanlık yerlere gidiyor o listeler. Ve okurken şunu diyorsun: “Evet, dünya onu muhtemelen tam da böyle görüyor. Onun için tehlikeli bir şey bu.” Herkesin bir listeyle ilişki kurabileceğini düşünüyorum. Bana kalırsa kitapta tempoyu ayarlayan, metni yere indiren, gerginliği alan, biraz da dünyanın gürültüsünü susturan bir işlevi var listelerin.

Evet, kitapta sessizce büyüyen bir gerilim var. Winona neredeyse görünmez hâle getirilmişken her şeyi fark ediyor. Bu “aşırı farkındalık” sence bir tür direniş mi?

Kesinlikle, bence çok doğru bir tespit. Winona için, dış dünyaya karşı fazla seçeneğin yoksa direnmenin başka yolları da var. Dikkatini nereye verdiğin, neyi fark ettiğin, neye değer biçtiğin… Bunların hepsi birer direniş yöntemi olabilir. Üstelik bunları her gün yeniden ve yeniden seçmen gerekiyor. Winona da tam olarak bunu yapıyor. “Ben sizin bana dayattığınız şeyi kabul etmiyorum” diyor. “Ne olmam, ne istemem, neyi sevmem gerektiğine siz karar veremezsiniz.” Özellikle kimsenin dikkat etmediği detaylara dikkat ederek o dayatılmış çerçeveye karşı koyuyor.

Zaten bu yüzden onu banliyöye yerleştirdim. Ev kadını, alışveriş merkezleri, çocuklar… Yani en az devrimci görünen bir yerde, en küçük hareketlerin bile nasıl direnişe dönüşebileceğini göstermek istedim. Çünkü bana kalırsa asıl savaşlar, tam da oralarda veriliyor.

Kitapta açıkça bir istismar ilişkisi var. Fakat bu ilişki aynı zamanda sosyal ayrıcalıklarla ve yalnızlıkla da çevrelenmiş. Böylesi bir psikolojik şiddetin haritasını çıkarmak çok zor. Hele ki klişelere ya da melodrama bulaşmadan. Ev dediğimiz yer de burada hem bir tuzak hem de bir gözlem noktası gibi. Sence bu kitapta “ev” neyi temsil ediyor? Bu karakterin psikolojisini nasıl kurdun?

Bu gerçekten ilginç bir soru Meltem. Bence kitapta “ev” güvenli bir yer değil. Winona’nın kendisi olabildiği bir alan değil. Çocuklarının güvende olduğunu hissettiği bir yer değil. Aksine, maske taktığı, saklandığı, kendini savunduğu ve idare etmeye çalıştığı bir yer. Bu yüzden “ev” dediği şey, en derin iç dünyasına doğru bir geri çekilme hâline geliyor. Dış dünyadan sakladığı minicik bir parçayı koruyabilmek için içeriye doğru çekiliyor. Ve ancak o çekilmeden güç toplayarak çocuklarıyla ilgilenebiliyor. Yani dışarıdan bakıldığında ev, belli bir biçimde görünebilir. Ancak onun için deneyimlenen şey, başkalarının sandığı gibi değil. Bu da aslında kitabın genel temasına dönüyor: Görünmeyen hayatlara, sessiz çığlıklara, fark edilmeyen gerçekliklere. Ev fikri, iyi – kötü gibi kalıplaşmış kavramları yerinden oynatmak için orada. Okura sorular sordurmak, yerleşik fikirleri sarsmak için.

Anlatı boyunca ilerleyen şiddet ve tehdit çoğu zaman açıkça ifade edilmiyor, daha çok sezdiriliyor. Bazı şeyleri açıkça söylemeden ya da göstermeden bırakmak neden önemliydi senin için?

Bence bu gerginliği hissettirmek kitabın özü için önemliydi. Bazen bir şeyi doğrudan söylemek fazla kesin oluyor. Belirsizliğin getirdiği huzursuzluğu ortadan kaldırıyor. Oysa ben o huzursuzluğun yavaş yavaş tırmanmasını istedim. Ve okurun bunu net biçimde tanımlayamaması bence tehdidi daha güçlü kılıyor.

Bir diğer sebep de şu: Biz aslında neyin doğru, neyin gerçek olduğunu tam olarak bilmiyoruz. Okur, bir noktada “Acaba karakterin kafası mı karışık?” diye bile düşünebilir. Bu da önemli, çünkü böylece farkında olmadan, karaktere inanmayan birinin bakış açısını alabiliyorsun. Bu da şunu gösteriyor: Her hikâyenin birçok sesi, birçok tarafı var. Ve tek bir hakikati dile getirmek gerçekten çok zor olabiliyor.

O yüzden her şeyi açık açık yazmamak benim için tehdidin bir parçasıydı. Çünkü bazen insan yaşadığı şeyi anlatamaz, başkalarına izah edemez, hatta kendi içinde bile net olamaz. Bu tür küçük ama devamlı baskılarla yaşayan insanlar, zamanla kendilerine olan inançlarını, güvenlerini kaybediyor. Her şey siyah – beyaz değil. Ben de o yüzden kelimeleri doğrudan yerleştirmekten özellikle kaçındım.

Çok iyi açıkladın, teşekkür ederim. Winona yazmayı veya sanatın herhangi bir formunu bir tür hayatta kalma aracı, hatta bazen bir kendini evrimleştirme biçimi olarak görüyor. O bir yazar ama yazdıklarını tanımlama biçimiyle, editörünün tanımı arasındaki farkı da oyuna çeviriyor. Bu hâliyle çok etkileyici. Peki sen de kendini hayatta kalmak için yazarken buluyor musun hiç?

Belki daha kişisel yazılarımda bu geçerli olabilir. Ama genel olarak, benim için yazmak hayatta kalmaktan çok başka bir dürtüyle geliyor. İnsanların dünyayı farklı görmesini sağlamak. Tek bir şekilde değil. Hatta benim de tek bir bakış açım yok. Ama insanların baktıklarını yeniden düşünmelerini istiyorum. O yüzden yazmak bazen oyun gibi; bazen çok yoğun ama hep aynı dürtüyle geliyor.

İçimde şöyle bir istek var: O göle kocaman bir taş atmak istiyorum. “Hayır, mesele bu değil. Gelin bir de buradan bakalım.” demek istiyorum. Her şeyi altüst etmek, sabit görünen anlatılarda çatlaklar açmak, daha çok ışığın içeri sızmasına alan yaratmak istiyorum. Her şeyi bir kaleydoskopa çevirme niyetindeyim. Belki bu biraz asi bir dürtü. Sessiz bir isyan.

Şu anda yeni bir şey üzerinde çalışıyor musun? Yeni bir kitap ya da bambaşka bir şey üzerinde?

Evet, aslında yazdım bile. Adı Fireweather. Devam kitabı diyemem ama Winona’nın dünyasının bir tür devamı. 2 Eylül’de çıkıyor. Yine tek bir gün içinde geçiyor.

Winona ile yaklaşık beş yıl sonra tekrar buluşuyoruz. O artık kendi yolunda ilerliyor. Enerjisi farklı ama Kara Bulutlar’ı okuyanlar bu dünyayı tanıyacaklar. Kitaplar sırayla okunmak zorunda değil ama okunabilir de.

Ve şu an üçüncü kitap için notlar almaya başladım. Aklımda bir üçleme var yani.

Harika haber! Okumak için sabırsızlanıyorum. Belki çevirisini de yaparım, kim bilir?

Bayıldım bu fikre.

Bu kez kişisel bir sorum var sana. Winona’yı artık tanıyoruz fakat Miranda kim? Yazmak dışında neler yapıyorsun? Seni hayata ne bağlıyor?

Bu çok tatlı bir soru, teşekkür ederim. Bir köpeğim var. Bildiğim kadarıyla sen ve Esin’in de köpeği var. Şu anda ayaklarımın dibinde yatıyor. Onunla yürüyüşe çıkıyorum sık sık. Doğayı çok seviyorum. Genellikle sahilde, kayalıklarda ya da parkta dolaşıyorum. Kitap okumayı çok seviyorum. İki çocuğum var; biri 18, diğeri neredeyse 16 yaşında. Onlarla vakit geçiriyorum. Seyahat ediyorum. Şiir yazıyorum. Bazen şiirlerimi sahnede okuyorum, ki bu beni çok korkutsa da aynı zamanda iyi geliyor. Resim yapıyorum, bir şeyler üretiyorum. Aslında içine kapanık, utangaç bir insanım ama bolca fotoğraf çekiyorum. Özellikle bulutları.

Yani… bilmiyorum. Herhâlde böyle biriyim işte.

Gerçekten çok tatlı. Ayrıca ben de buraya gelirken uçakta başlattığım bir bulut fotoğrafı çekme ritüeli yaşıyorum. Winona’ya kendi kişisel teşekkürüm diyelim. Ve sanırım son sorum şu olacak: Son zamanlarda seni şaşırtan bir şey oldu mu?

Bu biraz çılgınca gelebilir ama şu sıralar ilgilendiğim çok büyük bir konunun kapısını aralıyor diyebilirim. Bir kadının hikâyesini dinliyordum. Konuşmayan otistik çocuklarla çalışıyor ve onların telepatik yeteneklerinden bahsediyor, ki bu yetenekler bilimsel olarak çürütülemeyecek kadar güçlü gözlemlerle dolu. Bu konuyu kuantum fiziği çerçevesinden ve tek bilinçli bir evren fikri üzerinden inceliyor.

Ben de şu an tam bu konularla ilgileniyorum. Yani hepimiz nasıl birbirimizle bağlantılıyız: varlıklar, ruhlar, enerjiler olarak. Hepimiz bir bütünüz ama farklı yansımalar hâlindeyiz. İnsanlar, hayvanlar, bitkiler… Hepsi ayrı ayrı algılayıcılar ve ben bu bütünlük hâlini anlamaya çalışıyorum. 

Köpeğimle yürüyüp bulutları fotoğrafladığım günlerin çoğunda zihnimde bunları düşünüyorum.

Fotoğraf: Miranda Darling

Bu meselenin tohumlarını Karen Barad ekmişti bende.

Hemen not ediyorum…

Kendisi bir fizikçi ve “iç içe geçmişlik” teorisi üzerine çalışıyor. Her şeyin birbirini tetiklediğini ve bunun bir bütünlük yarattığını savunuyor. Hayatlarımızı da bu bütünlük içinde yaşıyoruz ona göre. Uzun süredir benim kafamda da sürekli dönen düşünceler bunlar.

Vay canına. Bu baya çarpıcı oldu. Demek ki sadece kitaplarla değil; başka alanlarda da eğitilmişiz biz!

Hiç sorma… Biraz yoğun teori ama kime ne anlatıyorum, seni pek zorlamaz.

Eğer Fireweather’ı okursan, o düşüncelerin başlangıcının izlerini görebilirsin zaten. Üçüncü kitapta da bunlara daha derinlemesine girmeyi planlıyorum. Çünkü gerçekten büyüleyici bir alan, üstelik birçok şeyi açıklıyor aslında.

Sanırım hoşuma da gidiyor bu arada. Teori yoğun ama bir kere içine girmeye başladığında, o teorilerin gündelik hayattaki yansımaları da görünmeye ve birçok şey anlam kazanmaya başlıyor. Bence bu, dünyayı çok ilginç bir şekilde yeniden görmenin bir yolu. Bizi ayıran, bölen, korkutan kategorilere karşı bir bakış açısı. Ve ben bunu reddediyorum. O bölücü, nefret dolu şeylere karşı “Hayır” deme biçimim bu işte. Benim direnişim.

Bu yüzden, senin çevirinin ve Türkçe baskının zebra motifini yakalamasına çok sevindim. Kitaptaki en sevdiğim motiflerden biri çünkü. Zebranın evcilleştirilemeyen bir yanı var. Nazik bir otçul, başka zebralarla takılmayı seviyor. Ama desenleri vahşi, kamuflajlı… O yüzden, işte burada gördüğün kitabın başındaki zebra kafasını da çevirine ve Türkçe edisyonun kapağına ithafen yaptım. Bence kitap için de genel olarak tüm dayatmalara karşı direniş göstermek için de önemli bir simge.

Ben de bayılıyorum bu metafora. Dediğin gibi nazik ama evcilleştirilemez. Kimseyi incitmek gibi bir derdi yok ama yine de onu eğip bükemezsin. Yalnızca kendi olmak istiyor. Tıpkı bizim gibi.

Kesinlikle öyle. Ve herkes onun evcilleştirilebileceğini düşünüyor ama şimdiye dek kimse başaramadı. Dediğin gibi nazikçe otlarını yiyor ama sessiz ve nazik olanın da çok güçlü bir direnişi olabilir. Tarih boyunca da bu tür varoluşlara çok ilgi duydum ben.

Ben de öyle. Kişisel bir tarafı da var üstelik. Hayatımın ilk 25 yılını çevremdekilere uyum sağlayarak ve birçok şeye “hayır” demekte zorlanarak geçirdim. Ama içten içe çatlıyordum. Bir anda içimde bir öfke patlıyordu. Belki son 4-5 yıldır bu öfke yerini sessizliğe bıraktı. Çok daha sakin bir hâle geldim ama artık bir sürü şeye “hayır” diyebiliyorum. Sakin bir şekilde sınırlarımı çizebilmek bana kendi iç huzurumu verdi. Belki de bu yüzden zebra motifi beni bu kadar etkiliyor.

Müthiş. Çünkü nazikçe “hayır” diyebilmek çok güçlü bir şey ve bu sayede kendi gücünü elinde tutabiliyorsun. Benim için çok önemli bu. Ben de buna gerçekten inanan biriyim. Hep kendime derim ki: “Zebra ol. Zebra ol.” Enerjini korumak çok önemli ama aynı zamanda çok zor. Ben de daha yeni yeni öğreniyorum bunu.

Benim sorularım bitti, senin eklemek istediğin bir şey var mı? Kitapla ya da genel olarak çalışmalarınla ilgili altını çizmek istediğin bir konu?

Bence her şeyi konuştuk. Sen kitabın içindeki en önemli şeyleri gerçekten çok güzel ortaya çıkardın. Benim için Winona, kitap ve belki genel tavrım da şöyle: sessiz ama ısrarcı bir isyan. “Buradayım, gitmiyorum. Ve bazı şeyleri değiştireceğim.”

Bu değişim bazen çok küçük tercihlerle geliyor: Neye dikkat ettiğin, neye değer verdiğin, başkalarına nasıl davrandığın… Bunların hepsi birer direniş biçimi. Benim için en temel mesele de bu galiba: Ev içindeki baskılara ya da daha geniş baskı yapılarına karşı, şiddetsiz ama kararlı ve bazen de mizahla örülü bir direniş.

Seninle sohbet etmek gerçekten harikaydı. Zaman ayırdığın için çok teşekkür ederiz. Çok tatlı birisin ve anlatılarını yeniden okumak, belki de çevirmek için şimdiden sabırsızlanıyorum.

Ben de bunun gerçekleşmesini çok isterim! Sohbetimizden büyük keyif aldım. Kitabı çevirdiğin ve zaman ayırdığın için çok teşekkür ederim. Keşke Türkçeyi anlayabilsem ama en azından röportajı görmek için sabırsızlanıyorum.