Toprak yaşam, maden zehir
Hazırlayan: Ekin Sanaç, İlayda Güler
Bu dosyayı, yeni Maden Kanunu teklifinin gündeme gelmesi ve İklim Kanunu’nun yürürlüğe girmesi üzerine hazırlamaya giriştik. Bir yandan bu düzenlemelerle doğal alanların karşı karşıya kalacağı tehdidin boyutlarını kavramaya çalışırken, yazın gelişiyle birçok farklı noktada başlayarak yayılan orman yangınlarına tanıklık etmeye başladık birlikte. Senelerdir topraklarını, yaşam alanlarını, geçim kaynaklarını, alışkanlıklarını, anılarını ve aidiyetlerini korumak için mücadele eden sesler çoğalarak yükselirken, 3 Temmuz’da İkizköylüler, torba yasanın mecliste kabul edilmemesi için Ankara Cemal Süreya Parkı’nda bir nöbet başlattı. Parkın bir buçuk kilometre ötesinde, Meclis Kurulu yeni yasayı aynı gün kabul edecek, nöbet ise 19 gün daha devam edecekti. 20 Temmuz’da Cemal Süreya Parkı’na, “Asıl nöbet şimdi başlıyor” vurgusu ve “Mücadelenin Anadolu’da büyütülmesi” sözüyle veda edildi.
Mücadeleler de yangınlar da sürüyor. Elbette yas da. Hem Eskişehir Seyitgazi’deki büyük yangına müdahale ederken yaşamını yitiren işçiler ve gönüllüler, hem de yok olan tüm değerler, börtü böcek ve kaybedilen tüm canlar için.
Doğa talanını, yaşanan birtakım yerel ya da münferit olaylar gibi düşünmek elbette mümkün değil. Doğa talanı; küresel ve sömürgeci bir rejime işaret ediyor. Biz de bu dosyada yeni yasa düzenlemelerinin olası sonuçlarını uzmanlara danışmanın yanı sıra tarım alanlarının hedefte olmasının ekolojik ve toplumsal boyutlarını araştırmaya koyuluyoruz. Yanıbaşımızda, Filistin topraklarında yaşanan soykırımdan da nasibini alışına tanık oluyoruz zeytinin. Çünkü kadim zeytin o; bir yaşam ve bellek taşıyıcısı.
İşte tüm bunlar olurken sorduğumuz bazı sorular ve çevre bilimleri, hukuk, akademi, klinik psikoloji gibi farklı alanlardan uzmanlardan; ulaşabildiğimiz bazı kolektif, dernek ve platformlardan aldığımız yanıtlar.
*Bu dosya, Bant Mag. Temmuz – Ağustos 2025 sayısında yayımlanmıştır.

“Madencilik faaliyetlerine ilişkin en önemli sorunlardan biri, maden bölgelerindeki toplulukların kendi kaderlerini tayin etme haklarının elinden alınması.”
Geçmişten bugüne madencilik faaliyetlerinin çevresel ve toplumsal etkilerini göz önünde bulundurduğunuzda, yeni madencilik düzenlemesi üzerinden Türkiye’nin geleceğine dair nasıl öngörülerde bulunabiliyorsunuz? Madencilik faaliyetlerinin çevre adaletsizliği üzerindeki etkilerine dair sizce toplumsal anlamda en çok göz ardı edilen meseleler neler? Umudu nerelerde aramak gerekiyor?
Çevre politikaları uzmanı Hülya Çeşmeci yanıtlıyor:
Torba yasanın gerekçesi her ne kadar Türkiye’de yenilenebilir enerji yatırımlarını artırmaya yönelik kanuni düzenlemelere duyulan ihtiyaca vurgu yapsa da 22 maddelik yasa teklifinin sadece 12 maddesi Maden Kanunu’na ilişkin düzenlemelerden oluşuyor.
Yasanın ekolojik ve toplumsal yaşam üzerindeki etkilerini anlayabilmek için ise başta Maden Kanunu olmak üzere ilgili mevzuatın tarihsel sürecine kısaca göz atmak gerekiyor. Günümüzde uygulamada olan 3213 sayılı Maden Kanunu 1985 yılında yasalaştı ve bu tarihten günümüze 25’ten fazla değişikliğe uğradı. Bu değişikliklerin içinde özellikle 2004 yılında hayata geçirilen düzenleme, Türkiye’nin doğa koruma ve çevre tarihinde önemli bir kırılma yarattı. Kanuna eklenen 7. Madde ile Türkiye’nin korunan alanlarından ormanlarına, tarım alanlarından meralarına, kıyılarından kültürel varlıklarına her türlü doğal ve kültürel değeri madencilik faaliyetlerine açıldı. 2004 düzenlemesinin etkisini maden izinlerine yönelik istatistiki verilerden takip edebilmek mümkün. Öyle ki Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın verilerine göre; 1923-2004 döneminde yaklaşık bin 500 kadar maden arama ve işletme izni verilmişken, 2004-2009 tarihleri arasında toplam alanı 288 bin km2’ye ulaşan 43 bin 500 adet maden arama ve işletme izni verildi.
13 Haziran 2025’te meclis komisyonuna gelen yeni torba yasanın hâlihazırda madenciliğin yıkıcı etkilerini dizginlenmekten uzak bir mevzuata yeni yetkiler verdiğini vurgulamak gerekir. Düzenlemeler ile ormanlar ve korunan alanlar üzerinde yetki ve uzmanlığı olan Orman Genel Müdürlüğü’nün her türlü hakkının elinden alınarak Cumhurbaşkanı Yardımcısı’nın başkanlığında kurulan ilgili bakanlardan oluşan bir kurula devredildiğini görüyoruz.
Yine düzenleme ile orman alanları bu kez ise “herhangi bir ekolojik inceleme ve değerlendirme” süreci de yürütülmeksizin, şartsız koşulsuz madencilik faaliyetlerine tahsis ediliyor. Üstün Kamu Yararı, 4. Grup Madenler ve henüz yasada ne olduğunu bile bilmediğimiz “Stratejik veya Kritik Madenler”den yana tanımlanıyor. Doğanın ve tarımsal üretimin toplum refahına katkısı yok sayılıyor.
Kanun ile gündelik hayatımıza giren “Stratejik veya Kritik Madenler” tanımı oldukça muğlak. Kamuoyunda bu madenlerin hangi tür madenlerden oluştuğu tartışıladursun kanun bu madenlerin neler olduğunu açıkça tanımlamıyor. Bu hâliyle yer kabuğundaki her türlü maden stratejik ve kritik maden sayılabilir. Dahası, tarım alanlarının “stratejik maden ve kritik maden” etiketiyle acele kamulaştırmaya tabi tutulmasının önü açılıyor.
Sonuç olarak önümüzdeki dönemde Türkiye’nin doğa ve tarım alanlarında telafisi mümkün olmayan kayıpların ve çevre ihtilaflarının artması güçlü bir olasılık olarak karşımızda duruyor.
Madencilik faaliyetlerine ilişkin en önemli sorunlardan biri, maden bölgelerindeki toplulukların kendi kaderlerini tayin etme haklarının elinden alınması olarak görülebilir. Ne yazık ki Türkiye’deki mevcut mevzuat sadece her yeri madencilik faaliyetlerine açmakla kalmıyor; aynı zamanda yerel topluluklara madenciliği bir zorunluluk olarak dayatıyor, toplulukların yaşam alanları üzerindeki söz söyleme hakkını elinden alıyor.
Madencilik faaliyetlerinin hayata geçmesinden itibaren; genel çerçevede yerel topluluk üzerinden toplum sağlığını, maden işçileri özelinde ise işçi sağlığını ihlal eden uygulamalar öne çıkıyor. Temiz suya ve toprağa erişim, sağlıklı bir çevrede yaşama ve çalışma hakkı yok sayılıyor.
“Umut için adresimiz mücadeleler. Kazdağlarından Artvin’e, Muğla’dan Dersim’e mevzuatların yıkıcı etkileri karşısında bugün hâlâ koruyabildiğimiz değerlerimiz varsa, doğa ve yaşam hakkını savunan ulusal ve yerel hak mücadeleleri sayesindedir.”
Yine mülkiyet hakkının ve geçim hakkının ihlal edilmesi de çevre adaletsizliği perspektifinde ifade edilmesi gereken sorunlardan. Madenciliğe bağlı yerinden edilme mücadelelerini Muğla (Milas), Kütahya (Tavşanlı) gibi birçok madencilik noktasında görebilmek mümkün. Yerinden edilmeler toplulukların yoksullaşmasına, kültürel bağlarının kopmasına ve dayanışma ağlarının zayıflamasına neden oluyor.
Madencilik gibi sektörel kolların teşvik edilmesine dayanan kalkınma politikaları, tarım ve alternatif turizm gibi sektörlerin geri planda kalmasına neden oluyor. Bu nedenle madenciliğin sonlandığı yörelerde yerel ekonominin çöktüğünü ve göç hareketlerinin başladığını görüyoruz. Kömür ocaklarının kapanmasının ardından büyük göç hareketlerinin başladığı Karaman (Ermenek) en net örneklerden biridir. Bu nedenle madenciliğe karşı mücadele eden yerel hareketler, yerel ekonomilerin tarım ve turizm ile desteklenmesine ilişkin vurguyu sıklıkla yapıyor.
Umut için adresimiz mücadeleler. Kazdağlarından Artvin’e, Muğla’dan Dersim’e mevzuatların yıkıcı etkileri karşısında bugün hâlâ koruyabildiğimiz değerlerimiz varsa, doğa ve yaşam hakkını savunan ulusal ve yerel hak mücadeleleri sayesindedir. Ancak torba yasanın meclisten geçmesi hâlinde bugünden çok daha fazla desteklenmeye ihtiyaçları olacağı da açık.

3 Temmuz 2025. Alaçatı / İzmir. Fotoğraf: Kazım Kızıl
“Günümüzde orman yangınlarıyla mücadele kriz yönetimi değil, afet yönetimi kapsamında olmalı. Yangınları söndürmeye değil, risk azaltmaya odaklanılmalı.”
Orman içindeki insan faaliyeti ile yangın tehlikesinin artışı birbiriyle doğru orantılı. Doğal alanları maden faaliyetlerine açan yeni düzenlemeyi yangınlar bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz? Sararmış otlardan halkın bilinçlendirilmesine, ormanlık alanların kontrolünden kentsel yerleşim planlamasına, sizin gözlemlerinize göre kurumlar tarafından edilen en kritik ihmaller neler?
Prof. Dr. Doğanay Tolunay (İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Orman Fakültesi, Toprak İlmi ve Ekoloji Anabilim Dalı) yanıtlıyor:
Artık yeni yangın rejimi olarak adlandırdığım bir dönem içindeyiz. Bu dönemde orman içindeki insan faaliyetleri arttı. Bunun pek çok nedeni var. Kırsalda yaşamaya başlayan kentlilerin sayısının artması, kentlerin orman içine doğru yayılması, enerji tesislerinin orman içine inşa edilmesi ve elektrik hatlarının yine ormandan geçmesi, kamulaştırma bedeli ödenmemesi için yolların ormanda yapılması, orman içindeki madencilik faaliyetlerinin artması, kamu yararı var diye 50’ye yakın tesise ormanlarda izin verilmesi gibi nedenler örnek olarak verilebilir. Bundan ayrı olarak artık ülkemizde daha sıcak ve kurak bir iklim hâkim. İklim değişikliğine bağlı olarak değişen iklim şartları nedeniyle ormanlardaki kuru otlar ve ağaçlardan dökülmüş yapraklardan oluşan ince yanıcı maddelerin tutuşma süreleri ve sıcaklıkları değişti. Artık ince yanıcı maddeler kuraklık nedeniyle daha düşük sıcaklıkta tutuşuyor, aşırı sıcaklar nedeniyle tutuşma sıcaklığına daha kısa sürede ulaşılıyor. Ayrıca iklim değişikliği, ağaçların zamanından önce yaprak dökmesini ve otların daha çabuk kurumasını sağlayarak ormanlardaki ince yanıcı madde miktarı arttırıyor. Ağaçların su içeriği de düştüğü için canlı ağaçlar dahi daha çabuk tutuşuyor. Özetle yeni yangın rejiminde insan-orman etkileşiminin artmasıyla daha fazla yangın çıkıyor ve iklim değişikliği nedeniyle yangınlar kısa sürede büyüyüp hızla geniş alanlara yayılıyor.
Günümüzde orman yangınlarıyla mücadele kriz yönetimi değil, afet yönetimi kapsamında olmalı. Daha açık olarak, yangınları söndürmeye değil, risk azaltmaya odaklanılmalı. Orman yangınları özelinde risk azaltmanın da pek çok yöntemi mevcut. Yangın çıkış nedenlerinin belirlenerek bunların önüne geçilmesi, yanıcı madde yükünün azaltılması, farkındalık oluşturulması, yerleşim alanlarıyla ormanlar arasında tampon kuşaklar kurulması, yangına dirençli yerleşimler yapılması ve kurumlar arası iş birliği risk azaltmaya örnek olarak verilebilir.
Bunların en başında geçen yıl 3 bin 800 kadar olan ve bu yıl da daha şimdiden 2 bini geçen yangın sayılarını azaltmak geliyor. Yeni yangın rejiminde insan-orman etkileşiminin yangınları artırdığını söylemiştik. Örneğin prmancılık istatistiklerinde yangınların yaklaşık yüzde 5’i elektrik nakil hatları ve enerji tesislerinden çıkarken, yanan ormanların yüzde 25’inden bu tesisler sorumlu. Bunların ormandan geçirilmemesi ya da bakımları ve yanıcı madde yönetimi ile hem yangın sayısı hem de yanan alan miktarı azaltılabilir.
TBMM’den geçen torba kanunda yenilenebilir enerji tesislerinin ÇED süreçleri kısaltılıyor ve aynı zamanda arama ruhsatı verilen ormanlarda tasarruf yetkisi MAPEG’e geçiyor. TEMA tarafından yapılan çeşitli çalışmalarda il yüz ölçümlerinin yüzde 50-90’a hâlihazırda maden ruhsatı verildiğini biliyoruz. Ormanlardaki enerji ve maden tesisi sayısındaki artışlar kaza, ihmal ve dikkatsizlikle daha fazla yangın çıkması anlamını taşıyor. Diğer yandan maden izinlerinin bedelsiz olması da gündemde. Şu anda Orman Genel Müdürlüğü maden işletmesine izin verdiğinde tahsis bedeli altında ücretler almakta ve bunların bir kısmı yangınlarla mücadeledeki uçak ve helikopter gibi araçların kiralanması veya satın alınmasında kullanılmakta. Maden izinlerinin bedelsiz olmasının bu nedenle de yangınlarla mücadelede zafiyet oluşturması olasılığı var.

5 Temmuz 2025. Ödemiş / İzmir. Fotoğraf: Kazım Kızıl
Yeniden ormanlarda yangınlarla mücadele kapsamında yapılması gerekenlere dönülecek olursa, ilk etapta yanıcı madde yönetimi geliyor. Örneğin kuru otların biçilmesi. Yol kenarları, yerleşim alanları içi ve çevresinde, elektrik hatları, trafolar ve diğer tesislerin çevresinde, tarla-orman arakesitinde sadece kuru otların biçilmesi dahi yangın çıkması riskini azaltacak veya çıkan yangınların hızla yayılmasını engelleyecektir. Bu kuru otların biçilmesi ise yol kenarlarında Karayolları Genel Müdürlüğü’nün ve belediyelerin sorumluluğunda. Kent içlerinde ve kenarlarında belediyeler, ormanlarda OGM ot biçmeyi gerçekleştirmeli. Hatta kış ve bahar aylarında kuru otlar ve yapraklar denetimli olarak yakılabiliyor.
Yangın havası denen aşırı sıcak, rüzgârlı ve bağıl nemin düşük olduğu koşullarda yangın alarmı verilmesi, bu alarm geldiğinde toplumun nasıl davranılacağı konusunda bilinçlendirilmesi de risk azaltma kapsamındadır. Son yıllarda kaynak makinesi, balya makinesi ve biçerdöverler gibi araçlardan çıkan yangın sayılarında artışlar gözlemleniyor. Ülkemizde anız ve bahçe artıklarının yakılması en önemli yangın çıkış nedenidir. Anız yakılması yasaktır üstelik. Yangın alarmı verildiğinde denetimlerin de artırılması ve bilinçlenmeyle yine yangın sayıları azaltılabilir. Tarım araçlarında yangın söndürücü bulundurulması, balya makinesi ve biçerdöverlerin çalışma saatlerinin değiştirilmesi gibi çok basit önlemler yerine hâlen yangın çıktıktan sonra uçak ve helikopterlerin hızla gelerek yangınları söndürmesi bekleniyor. Ancak günde 100 yangın çıktığında birisine dahi geç müdahale edilirse binlerce hektar orman yanabilir. Üstelik yangın şiddetlendiğinde uçak ve helikopterlerle söndürülmesi mümkün değildir. Fırtınalı havalarda bu araçlar havalanamaz dahi.
Kentlerin orman içine doğru genişlemesi de diğer bir sorun. Hepimiz doğayla iç içe yaşamayı seviyoruz. Pandemi sonrasında bu istek arttı üstelik. Ama artık büyük çoğunluğu kentli olan toplumumuzun doğayla bağı da koptu. Böyle olunca ormanda nasıl davranılır, hangi davranışlarımız yangına yol açar bilmiyoruz. Hatta bu durum yangın sonrasında hemen ağaçlandırma kampanyaları yapılmasına, yanan ormanlara zeytin ve meyve ağacı dikilmesi taleplerine neden oluyor. Çünkü ormanı, ekosistemi, ağaç yetiştirmeyi unuttuk. Ülkemizde son beş yıldır nüfusu binlerle ifade edilebilecek yerleşim alanları da yangınlardan etkileniyor. Orman yangınları artık kolayca kent yangınlarına dönüşüyor. Orman yangınlarının kalabalık yerleşimlere sıçraması, yangın farkındalığı ve tahliye planları olmadığı için panikle hareket edilmesine neden oluyor. Son Çeşme yangınında bunu gördük. Bu durumun gelecekte üzücü sonuçlara yol açmasından endişeleniyorum.
Maalesef kurumlar, özel sektör ve belediyeler, yangınlar konusundaki sorumluluklarının çok farkında değiller. Kurumlar arasındaki işbirliğinin, ortak çalışmaların ve eşgüdümün eksik olduğu söylenebilir.

28 Temmuz 2024. Şırnak. Kaynak: Şırnak Ekoloji Platformu
Türkiye’de hukuk alanında yürütülen çevre ve ekoloji mücadelesinin önündeki en büyük engellere ve en büyük fırsatlara dair gözlemlerinizi bizimle paylaşabilir misiniz? Hukuksal ve siyasal olarak yaşanan sıkışmanın başka yolları açacağını düşünüyor musunuz? Bölgesel farklılıklar bu süreçleri nasıl etkiliyor? Türkiye’de ekoloji mücadelesinin hukuki boyutu açısından daha kırılgan ya da dezavantajlı bölgeler tanımlanabilir mi?
Çevre ve Ekoloji Hareketi avukatlarından Cömert Uygar Erdem yanıtlıyor:
Çevre ve ekoloji mücadelesi bir toplumsal hareket olarak bütünlük buldu ve bu bütünlük içerisinde hukuki mücadeleyi önemli bir mücadele alanı olarak benimsedi. Mücadelenin kaderinin hukuk alanındaki serüvene sıkı sıkıya bağlandığı deneyim ve davranış biçimleri de yaygın. Ekoloji hareketinin hukuki alanla ilişkisi temel anlamda, meselenin teknik boyutu ile ele alıp söylediğimizde, mevzuat değişikliklerine ya da idari işlemlere (izin, onay, plan gibi) dair açılan davalar üzerinden inşa ediliyor.
Dava süreçlerine baktığımızda, bir ekoloji mücadelesi birden fazla dava sürecinin dâhil olduğu bir takvimi yaşamak zorunda kalıyor. Bu davaları açmaya gönüllü kitleselliğin yaratılması, bu davaların ekonomik maliyetlerinin göğüslenebilmesi, sürece dair bilgi ve belgelere erişebilmek, davanın toplumca sahiplenilmesini sağlayabilecek örgütlenmelerin inşası ciddi zaman alan ve birçok mücadelenin varlığını ve devamlılığını sınayan süreçler. Sadece ekoloji hareketinin açtığı davalar dışında, bir de ekoloji hareketi mensuplarına yönelen ve mücadele ısrarını kırmaya dönük yargı süreçleri söz konusu. Bir kişiyle mücadele yürütülen, dava takip edilen alanlar da olabiliyor. Burada, davanın sağlıklı yürütülebilmesi kadar, dava tarafının güvenliğinin de gözetildiği anlar yaşanıyor. Bu noktada, yaşadığınız zorlukları daha da derinleştiren hukuki ve siyasal duvarlarla karşılaşıyorsunuz. Ancak bu, olduğu yerde duran sabit bir yapı değil; sizi içine alan, etrafınızı çitleyen, üzerinizi örten bir dinamikle hareket eden bir sistematiğin işlediği bir mekanizma.
“Ekoloji hareketinin, meşruiyetini siyasal taleplerden soyutlayıp, yalnızca lehte çıkacak bir yargı kararına bağlaması, mücadeleye ivme kaybettirdiği gibi onu dar bir alanda kıskaç altına da alıyor.”
Davalar üzerinden vücut bulan hak arama mücadelesi, Türkiye’nin yargı pratiğinde birçok kazanım elde etti; pek çok engel aşıldı, önemli çentikler açıldı. Ancak bu kazanımlar, kalıcı ve güvenli alanlara dönüşemeyebiliyor. Her mevzuat değişikliğinde, her olumsuz yargı kararıyla birlikte mücadelenin kan kaybettiği, güç kaybettiği, kazanılmış alanların geri alındığı deneyimler de yaşanıyor. Bu durum, hukuki mücadelenin hem ilerletici hem de kırılganlaştırıcı bir karakter taşıdığını gösteriyor.
Mücadelenin yargı süreçlerine fazlaca kilitlenmesi, siyasal alandaki taleplerin geri planda kalmasına yol açabiliyor. Ekoloji hareketinin, meşruiyetini siyasal taleplerden soyutlayıp, yalnızca lehte çıkacak bir yargı kararına bağlaması, mücadeleye ivme kaybettirdiği gibi onu dar bir alanda kıskaç altına da alıyor. Hukuki süreç, siyasal hattı besleyen bir araç olmaktan çıkıp hattın kendisine dönüşünce, siyasal dinamizm zayıflıyor.
Bugünlerde, İklim Kanunu ile enerji ve maden alanında değişiklikler getiren torba kanun üzerinden yükselen bir siyasal talep kadar, mücadelenin devamlılığına yönelik kaygı da söz konusu. Ekoloji mücadelesi, son yıllarda toplumsal hareketler ve temel hak ve özgürlükler alanında yaşanan kayıpların da etkisiyle çözümü kendi öz örgütlenme dinamiklerinin dışında aramaya başladı. Bu uzaklaşma, siyasal ve ekonomik araçlarıyla kendini yeniden üretebilme kapasitesini zayıflatıyor. Böylece hareket, siyasal bir merkez olma iddiasını da kaybediyor. Bu durum, diğer toplumsal mücadelelerle ve siyasetle eşit ilişkiler kurmasını da zorlaştırıyor. Yöntem ve söylem olarak bir ezbere takılan, toplumsal gerçekliklerden uzaklaşan, yabancılaşma eğilimleri gösteren bir ruh hâlini andıran şüpheler yaratıyor. Öyle ki TBMM’de enerji ve maden yasasının Genel Kurul gündeminde yer alacağı tarihe göre eylem takvimi planlanan günlerde, iklim yasasının görüşüldüğünü ıskalayabiliyor.
Ancak her toplumsal hareket gibi ekoloji hareketinin de kendini yenileyebilecek dinamikleri mevcut. Stratejik dava diyebileceğimiz birçok dava ile bazen emsal kararlar oluşturularak, bazen de bir mevzuat değişikliği iptal ettirilerek kendisine yeni yollar ve kanallar açtı. Böyle anlarda, mücadele tekil alanlara sıkışmak yerine daha geniş bir toplumsal zemine kavuşabiliyor. Bu da hukuki alanla birlikte siyasal alanın da önünü açabiliyor. Bugün yaşanan sıkışmanın da benzer şekilde yeni yollar yaratabileceğini düşünüyorum. Ekoloji mücadelesinin kendi dinamikleriyle barışarak, öz örgütlü pratikleriyle kendini yeniden inşa ederek politik hegemonyasını kurabileceğini düşünüyorum. Bu, hem mücadelenin hem de ekolojinin menfaatine olur.
Farklı kentlerdeki birbirinden farklı toplulukların bir arada mücadelesini inşa etmek adına, karşıdaki tehlikenin ortak olduğu vurgusu yapılıyor. Ancak pratikte bu ortaklık, farklılıklar nedeniyle sınırlanabiliyor. Farklı iklim koşulları, farklı sosyolojik yapılar, kapitalizm karşısında ya da büyüme odaklı devlet politikaları karşısında, çok uluslu ya da yerli şirketlere karşı verilen mücadeleler elbette kesişiyor. Ama yaşanan acıların, zorlukların şiddeti ve boyutu bölgeden bölgeye değişebiliyor.
Bu farklılığı yalnızca sosyolojik ölçütlerle açıklamak yeterli değil. Toplulukların tarihsel birikimleri, olaylara yaklaşım biçimleri, tepki geliştirme yöntemleri ve mücadele araçları da birbirinden farklı. Bu farklar, hukuk kurallarının her yerde aynı şekilde işlemesini engelleyebiliyor. Yalnızca yargı kararlarında değil, siyasal taleplerin nasıl karşılandığında da ciddi eşitsizlikler ortaya çıkıyor ki yargı süreçleri de bu değişkenlerden bağımsız değil. Taleplerin meşruiyeti; kimin tarafından, ne zaman, hangi yöntemle dile getirildiğine göre değişebiliyor, meşru ya da gayrimeşru sayılabiliyor.
“Bazı bölgeler, toplumsal olarak örgütlü ya da kültürel olarak farklı oldukları için bilinçli biçimde susturulmaya veya yok edilmeye çalışılırken; bazı bölgeler ise örgütsüzlükleri nedeniyle bu tür yıkımların kolay hedefi ve merkezi hâline gelebiliyor.”
Örneğin, Türkiye’de her ağacı aynı haklılık zemini içinde ve aynı yoğunlukta savunmak kolay değil. Ağacın yalnızca ekonomik değerinin değil, bulunduğu coğrafyanın da bu denklemde belirleyici olduğunu görüyoruz. Bir çınar, bir zeytin ağacı kadar; ormansız bir bölge ise ormanlık alanlar kadar sahiplenilmeyebiliyor, bir savunma alanı yaratamıyor. Aynı ekolojik tehdide maruz kalan iki bölgeden biri geniş toplumsal tepki üretirken, diğeri neredeyse hiç görünürlük kazanamıyor. Kazdağları’ndaki orman kesimleri binlerce insanı harekete geçirirken, Şırnak’taki ağaç kesimleri aynı ilgiyi görmeyebiliyor. Bu seçici duyarlılık sadece devlet politikalarında değil, toplumun farklı kesimlerinde ve zaman zaman ekoloji mücadelesinin içinde bile kendini gösterebiliyor.
Diğer yandan, her zaman hak talep edenin haksızlığa uğradığı varsayımıyla ilerlemek doğru değil. Toplumsal ve tarihsel nedenlerle, bazı bölgelerde ekolojik yıkıma karşı çıkmayan ya da bunu meşru gören topluluklar bulunabiliyor. Bu tür durumlarda, hukukun ve kuralların neredeyse hiç işlemediği, daha keyfi uygulamaların geçerli olduğu örneklere rastlanabiliyor. Bazı bölgeler, toplumsal olarak örgütlü ya da kültürel olarak farklı oldukları için bilinçli biçimde susturulmaya veya yok edilmeye çalışılırken; bazı bölgeler ise örgütsüzlükleri nedeniyle bu tür yıkımların kolay hedefi ve merkezi hâline gelebiliyor. Tüm bu yönleriyle hukuk, farklılıklar karşısında zaman ve mekâna göre biçim değiştirebilen, esnek ve hatta çelişkili bir yapıya bürünebiliyor.

Maden faaliyetlerinin zeytinlikler üzerindeki tahrip edici etkileri konusunda bilinmesi gereken başlıca bilimsel gerçekler neler? En çok hangi bilgilerin manipüle edilmesiyle, en yaygın olarak hangi gerekçelerin ileri sürülmesiyle karşılaşıyoruz? Bir maden sahasını dolduracak kadar çok sayıda zeytin ağacı taşınabilir mi? Taşınan ağaçların ancak yüzde 20’sinin yaşayabildiğine dair bilgiler duyuyoruz örneğin. Zeytin ağaçlarının taşınması uygulamasının elle tutulabilir bir yanı var mı?
Anatolivar yanıtlıyor:
Madencilik faaliyetlerinin zeytin tarımı üzerindeki etkileri çok yönlü ve yıkıcıdır. Toprak yapısı bozulur, ağır metaller (kurşun, kadmiyum, arsenik) birikir, organik madde ve mikrobiyal canlılık azalır (Kabata-Pendias, 2010). Yüzeysel ve yeraltı su kaynaklarının tahribi, özellikle yarı kurak bölgelerde zeytin ağaçlarının su stresiyle karşılaşmasına yol açar. Tüm bu etkiler, sadece zeytin ağaçlarını değil, aynı zamanda çevresindeki tarımsal üretimi, biyoçeşitliliği ve toprak bütünlüğünü tehdit eder (Gómez et al., 2009; Ciccarese et al., 2012).
Toz emülsiyonlarının bir çimento fabrikasına bitişik zeytin plantasyonlarındaki ağaçların büyümesi ve verimi üzerindeki etkilerini araştıran bir çalışmada (Sheikh et al. 1976), kirli alandaki zeytin ağaçlarının yapraklarının çimento örtüsü ile kaplandığını ve bu kontamine olmuş ağaçların kirlenmemiş olanlara kıyasla büyümede yüzde 50 ve meyve veriminde yüzde 55,6 azalma gösterdiği anlaşılmıştır. Bu azalma, çimento örtüsünün yapraklar üzerindeki gölgeleme etkisine ve çimento fabrikası atık suyunun toprakta yarattığı değişikliklere bağlı olarak açıklanmıştır.
“Zeytinlikler yalnızca tarımsal alanlar değil, aynı zamanda iklim değişikliğiyle mücadelede karbon yutağı olan, yerel biyolojik çeşitliliğe ev sahipliği yapan ve yüzyıllardır kültürel bellekte yer edinmiş canlı peyzajlardır. Madencilik bu değerlerle uyumlu değildir.”
Türkiye’de zeytinlik alanlarda madencilik faaliyetlerinin yürütülmesinin “uyumlu” olabileceği
yönünde söylemler yeniden gündemde. Bazı medya kaynaklarında taşınan zeytin ağaçlarının yaşamaya devam ettiği ve hatta daha fazla verim verdiği iddia ediliyor. Ancak bu iddialar, yalnızca sahaya değil, bilimsel gerçeklere de aykırıdır.
Verim artışı iddiası çoğunlukla, taşınan zeytin ağaçlarına yapılan budamanın etkisiyle açıklanmaktadır. Budama bazı yaşlı ağaçlarda kısa vadeli bir verim artışı sağlayabilir (Pastor et al., 2005). Ancak taşınma sonrası zeytin ağacının yeni ortama adaptasyonu, kök sisteminin yeniden oluşması ve su-besin döngüsünün bozulması, bu verim artışını uzun vadede sürdürülemez kılar. Mevcut bilimsel literatürde taşındıktan sonra sistematik olarak verimi artan zeytinliklere dair güvenilir bir çalışma bulunmamaktadır.
Zeytinlikler yalnızca tarımsal alanlar değil, aynı zamanda iklim değişikliğiyle mücadelede
karbon yutağı olan, yerel biyolojik çeşitliliğe ev sahipliği yapan ve yüzyıllardır kültürel bellekte
yer edinmiş canlı peyzajlardır. Madencilik bu değerlerle uyumlu değildir. Bilimsel veriler, bu iki faaliyetin aynı mekânda sürdürülebilir şekilde yürütülemeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır. Kamu politikalarının, kısa vadeli ekonomik kazançlar yerine uzun vadeli ekolojik ve kültürel sürdürülebilirliği esas alması zorunludur.
Tüm bu bilimsel gerçeklerin ötesinde zeytin, tarımsal ve ekolojik olduğu kadar sosyo-ekonomik ve kültürel bir değerdir. Yüzbinlerce insanın doğup büyüdüğü, yaşamını sürdürdüğü ortamın doğal bir parçası; atasından miras aldığı, çocuklarına miras bırakacağı geçim kaynağı; kültürünün, tarihinin, gelenek ve göreneğinin bir parçasıdır. Zeytinlikleri yok etmek ya da taşımak, insanlara “Burada yaşamayın, üretmeyin.” demekle eşdeğerdir.
Zeytin ağaçları, bazı koşullar altında taşınabilir. Özellikle kök toprağının bozulmadan alınması, naklin dormansi döneminde yapılması ve sonrasında yeterli sulama sağlanması gibi önlemlerle yüksek oranda başarı elde edilebildiği rapor edilmiştir (Fabbri et al., 2004; Tous et al., 2010). Ancak bu başarının, sınırlı sayıda kontrollü koşulda elde edildiği görülmüştür. Kimi kaynaklarda iddia edildiği gibi Türkiye genelindeki taşımaların yüzde 97 başarı oranı ile sonuçlandığına dair herhangi bir yaygın saha verisi bulunmamaktadır. Ayrıca taşınan ağaçların kök stresine, toprak mikrobiyotasının kaybına ve uzun vadeli verim düşüklüğüne maruz kaldığı bilinmektedir (Fernández-Escobar, 2011).

Tarihten bugüne kitlesel şiddet, zulüm, soykırım ile çevresel tahribat arasındaki doğrudan ilişki malum. Bu alandaki literatürün de giderek genişlediğini tahmin ediyoruz. Zeytine Ortadoğu coğrafyası ölçeğinde baktığımızda İsrail’in soykırım eylemlerinden Filistin’deki (ki zeytincilik bölgede başlıca geçim kaynaklarından biriydi) zeytin ağaçlarının da nasibini aldığını görüyoruz. Geniş anlamda, bugünün otoriter rejimleri, çözümsüzlük ve derinleşen savaş siyasetleri bağlamında zeytinin sembolik ve reel değeri; zeytinliklerin tahribatı nasıl değerlendirilebilir?
Lund Üniversitesi Orta Doğu İleri Çalışmaları Merkezi’nden siyaset bilimci Pınar Dinç yanıtlıyor:
Tarih boyunca savaşlar, işgaller ve otoriter rejimlerin uyguladığı şiddet yalnızca insanlara değil, doğaya da yöneldi. Bu yıkımın çevresel boyutu çoğu zaman göz ardı ediliyor ama aslında çok belirgin: Ormanlar yakılıyor, tarım alanları yok ediliyor, su kaynakları kurutuluyor. Bu tür sistematik doğa tahribatı bazı durumlarda “ecocide (ekokırım)” olarak tanımlanıyor. Ekokırım, bir ekosistemin kasıtlı ve geniş çaplı biçimde yok edilmesi anlamına geliyor ve bu sadece çevreye değil, o doğayla birlikte yaşayan halkların kültürel ve ekonomik varlığına da zarar veriyor. Benim de dâhil olduğum bir grup araştırmacı olarak; Türkiye’nin Kürt illerinde, Kürdistan Irak Bölgesi’nde, Afrin’de, Kuzey ve Doğu Suriye’de ve İran Kürdistanı’nda bu konularda çeşitli araştırmalar ve yayınlar yaptık. Bu çalışmalarda çevresel yıkımın özellikle marjinalleştirilmiş halkların yaşadığı bölgelerde daha yoğun, daha stratejik ve daha sistematik biçimde uygulandığını ortaya koyduk. Bu durum, çevresel ırkçılığın bir yansıması: Çevresel zararlar, devletin “görünmez” kıldığı, haklarını tanımadığı toplulukların yaşadığı coğrafyalara yöneltiliyor; doğa da bu ayrımcılığın bir parçası hâline geliyor.
“Ağaç dikmek, sökmek ya da kesmek gibi görünüşte ‘doğal’ eylemler, bu bağlamda birer savaş pratiğine dönüşüyor. Manzara değiştiriliyor, hafıza siliniyor, Filistin halkının mekâna dair hafızası ve kökleri hedef alınıyor.”
Zeytin meselesi bu bağlamda çok çarpıcı bir örnek. Zeytin ağacı, sadece ekonomik bir kaynak değil; binlerce yıldır barışın, direnişin ve yaşamın sembolü. Zeytin kültürü, bu coğrafyada binlerce yıl öncesine dayanıyor. Filistin’de zeytin ağaçları, İsrail’in sistematik politikalarıyla uzun süredir hedef alınıyor. Sadece ağaçlar kesilmiyor; zeytin hasadı engelleniyor, çiftçiler saldırıya uğruyor, zeytinliklerin yerine çam ağaçları dikiliyor. Irus Braverman’in Planted Flags kitabında da vurguladığı gibi, çam ağacı Siyonist ağaçlandırma projesinin simgesi hâline gelirken, zeytin ağacı Filistinlilerin toprakla kurduğu tarihsel ve duygusal bağın sembolü olarak öne çıkıyor. Bu iki ağaç türü arasındaki fark, yalnızca doğal özellikleriyle değil; biri yerleşimci sömürgeciliğin, diğeri ise yerli halkın direnişinin sembolü. Ağaç dikmek, sökmek ya da kesmek gibi görünüşte “doğal” eylemler, bu bağlamda birer savaş pratiğine dönüşüyor. Manzara değiştiriliyor, hafıza siliniyor, Filistin halkının mekâna dair hafızası ve kökleri hedef alınıyor.
Benzer bir tabloyu Afrin’de de görmek mümkün. Ancak bu örnek, güvenlikleştirilen Kürt meselesi ekseninde çoğu zaman göz ardı edildi, yok sayıldı. Türkiye’nin 2018’deki askeri operasyonunun ardından sadece zeytinlikler tahrip edilmedi; aynı zamanda zeytin üretimine el konuldu. Aralık 2018’de yayımlanan bir habere göre, o dönem HDP Milletvekili Nurettin Maçin, 50 bin tonun üzerinde zeytinin Zeytin Dalı Gümrük Kapısı’ndan Türkiye’ye sokulduğunu, Afrin’deki zeytinliklerin yok edildiğini belirterek “Bu ganimet ve talan politikalarından vazgeçilmelidir” dedi. Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli ise bu iddiaları reddetmek yerine şu ifadeleri kullandı: “Afrin’de, hükümet olarak, PKK’nın eline gelir geçsin istemiyoruz, çok net.” CHP Milletvekili Ahmet Kaya’nın “Afrin bizim hâkimiyetimizde değil mi?” sorusu üzerine Pakdemirli şöyle devam etti: “Aynen öyle. Yani Afrin’de biz gelirlerin bir şekilde bize geçmesini istiyoruz, bu hâkimiyetimizde olan bölgede. O sebeple Tarım Kredi Kooperatifleri’ne 5 bin tonluk bir görev yazılmıştır…” Bu açıklamalar, sadece doğaya değil, aynı zamanda üretime, emeğe ve yerel halkın geçim kaynaklarına da el konulduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Yakında yayımlanmasını umduğumuz çalışmamızda, meslektaşım Necmettin Türk ile birlikte, Filistin ve Afrin’deki zeytinliklerin tahribatını “genocide-ecocide nexus” (soykırım-ekokırım bağlantısı) çerçevesinden ele alıyoruz. Bu kavramsal çerçeve ilk kez 2014 yılında Crook ve Short tarafından ortaya atıldı. Bu kavramsal çerçeveye göre, soykırım çalışmalarının politik ekoloji ve çevre sosyolojisiyle kesişmesi, ekolojik yıkım ile “social death” (toplumsal ölüm) arasındaki ortak dinamikleri ve nedenleri daha iyi anlamamıza olanak tanır. Bizim incelediğimiz iki örnek, Filistin ve Afrin, İsrail ve Türkiye tarafından uygulanan benzer şiddet politikalarıyla şekilleniyor. Zeytin ağaçlarının yok edilmesi ve üretimin gasp edilmesi, bu devletlerin karşı direnişi bastırmak için kullandığı temel yöntemlerden biri. Bu strateji, çevresel yıkım yoluyla toplulukların geçim kaynaklarını kurutarak, toprakla olan kültürel bağlarını kopararak ve sosyal dokuyu parçalayarak bir tür “social death” (toplumsal öldayatıyor. Aynı zamanda, Filistinliler ve Kürtler arasında zeytin ağaçlarına ve toprağa duyulan ortak aidiyet, barış arzusu, kayıplar karşısında hissedilen yas ve direnme iradesi de dikkat çekici bir ortaklık oluşturuyor. Son olarak, her iki örnek de uluslararası hukuk ve siyaset sisteminin, güvenlikleştirilmiş ve militarize edilmiş bu bağlamlarda çevresel yıkımı önleme ve adalet sağlama konusundaki yetersizliğini açıkça ortaya koyuyor.
Sonuç olarak, bu tür örnekler karşısında daha vicdanlı, daha ilkesel ve ikirciksiz bir yaklaşım geliştirmeye; toplumsal barışı düşünürken çevresel adaleti de içeren bir yeşil geçiş dönemi adaleti perspektifine ihtiyaç duyduğumuz çok açık. Bu yaklaşım, sadece geçmişte yaşanan insan hakları ihlallerini değil, aynı zamanda ekolojik yıkımı da hesaba katarak, doğayla birlikte zarar görmüş toplulukların onarımı ve haklarının tanınmasını hedefler. Yeşil geçiş dönemi adaleti, ekolojik tahribatın da bir adalet meselesi olduğunu kabul ederek, hem toplumsal hem de çevresel iyileşmeyi birlikte düşünmeyi önerir.

18 Temmuz 2025. Ankara. Kaynak: @ikizkoydireniyo
“Emperyalist işgal ve her türden kapitalist sömürüye karşı bir tarım politikası acildir, elzemdir.”
Stratejik önem taşıyan zeytinliklerin maden sahalarına dönüştürülmesi kırsal kalkınmayı da güçleştiriyor. Pestisit kriziyle çıkmaza giren gıda güvenliğine bir de gıda enflasyonu eklenince tablo epey karamsarlaşıyor. Son iki yılda Türkiye’de gıda fiyatları yüzde 118 artmış. [TBMM’den geçen] Yeni torba yasanın tarım emekçilerinin ve tarım ekonomisinin koşulları üzerindeki etkilerini sizin perspektifinizden dinleyebilir miyiz?
Polen Ekoloji Kolektifi, Gıda Egemenliği Çalışma Grubu’ndan Umut Şener yanıtlıyor:
Sermayeye sağlayacağı kolaylıklar kadar emekçiler ve doğa açısından yaratacağı yıkım boyutuyla da gerçekten “süper” sıfatını hak eden bir yasal saldırı ile karşı karşıyayız. 13 Haziran ve 19 Haziran gibi iki hızlı toplantı ile hazırlanıp TBMM’nin tatile giriş tarihi uzatılarak, teklifin yasalaşması süreci başlatıldı. Sermayenin bir türlü çözemediği krizi ve bunun için işgal ve sömürü alanlarındaki bitmeyen talepleri, istekleri sürecin asıl nedenidir.
Buraya kadar parça parça servis edilen, yasal zeminleri ve istisnaları oluşturulan bu süreci hem saldırının geldiği aşama hem de saldırıya uğrayanların çoğunluğu açısından, iç içe geçen iki yönlü bir süreç olarak değerlendiriyoruz: Topyekün saldırıya karşı topyekün direniş!
Her ne kadar anayasaya aykırı olduğu gibi bir vurgu ile yaşamda ve doğada yaşanacak olası kayıplar, hak gaspları, devlete hatırlatılmaya çalışılsa da bunun önümüzdeki saldırılar açısından çözüme yaklaşmayı bile sağlamayacağı açıktır. Mevcut yasalara ve devletin uymayı taahhüt ettiği, aynı zamanda garantörü olduğu uluslararası sözleşmelere bakarak bu minvalde bir mücadele kanalı örmek; enerjiyi, bilgiyi, deneyimi buraya aktarmak en son yapılması gereken bile değildir.
Hayvan katliamı yasasından barınma hakkı ihlallerine, afetlerden ruhsata tabi her türlü işe kadar hepsinin anayasada bir karşılığı vardı örneğin. Fakat yasalar bu güncel örneklerde nasıl, kimin için, kime karşı kullanıldı? Cevap açıktır; yasalar sermaye, şirketler ve onların temsilcisi iktidarların çıkarı doğrultusunda, mevcut düzenlemelerle ve yetmediği yerde yeni yasa yapılarak ya da doğrudan yasa dışı yollara başvurularak doğaya ve yaşama karşı işletildi. Teklifin yasalaşması durumunda tarım alanlarının toptan talanı söz konusudur. Öncelikli bir tehdit olarak zeytinliklerin gündeme gelmesi şirkete, adrese teslim koordinatlarla öncesinde zaten termik santrallerin kurulduğu Muğla’nın MAPEG’e verilecek yetkiler ve ÇED’lere dair yeni kolaylıkların kapsamına giren en mümkün alan olması ile ilgilidir. Hâlihazırda devam eden İkizdere, Akbelen gibi direnişler bu yanıyla çok daha önem kazanmaktadır.
Tarım alanlarının, tarımsal üretimde hayati öneme sahip mera ve ormanlarla birlikte her türlü tesisleşmeyi içerecek bir genişlikte talana açılması elbette gıdaya erişimde ciddi bir engel yaratacaktır. Fakat bu saldırının karşılığında ortaya çıkacak ve her biri hak gaspı olacak sorunları gıda ile sınırlı düşünmemeliyiz. Bitki besin elementlerinin, vahşi / talancı madencilik sebebiyle ve sonucunda topraktan çekilmesi, verimde ve gıda içeriğinde düşüşe neden olacaktır. Talan edilmiş sahalarda farklı sektörlerde çalıştırılan emekçilerle birlikte sahanın tamamında süreç halk sağlığı sorununa kaçınılmaz olarak dönüşecektir.
Bunun yanında su başta olmak üzere doğal kaynakların da özelleştirileceği gerçeği, halk sağlığı ve güvenceli yaşam hakkı açısından tam bir ihlal sürecine dönüşecektir. Özelleştirme demişken, son dönemde çıkan / çıkarılan orman yangınlarına da değinmeden geçemeyiz. Enerji satan şirketler bu yangınların en baş sorumlularıdır. Şirketlerin talan ettikleri arazilerde hiçbir bakım, onarım, rehabilitasyon yapmayacağını öngörmek, bu koşullarda hiç de zor değildir.
İklim kriziyle tetiklenen kuraklık ve giderek artan çölleşme devam ederken yapılacak talan; suyu, toprağı, havayı aynı anda hem kirletecek hem de yıkacak, yok edecektir. Tüm bunların sonucunda, olmayan toplumsal adalet, bir arada yaşama imkânını ortadan kaldıran yapısal sorunlara ve zorunlu göçlere de gebedir.
Sonuç olarak, üretim deseninden ormana kadar her alanda bir planlama / mühendislik çalışması olan / olması gereken tarım konusunda, tarım emekçilerinin üreticiden daha çok tüketici olmasına yol açacağı kesin olan sosyal ve ekonomik sürecin koşulları, bir yaşam savaşını gerekli kılan sonuçlar olacaktır.
Türkiye’de bu yasaya karşı mücadelenin somut ve meşru koşulları vardır. Doğayı ve yaşamı savunanlar başta olmak üzere, emperyalist işgal ve her türden sömürüye karşı, halkların birlikte direnmesi somut, acil görevdir. Aynı biçimde, aynı sermaye karşıtlığı ile, agroekolojik bir tarım politikası elzemdir.
“Toprağımızı vermeyeceğiz.” kararının “Toprağımızı vermiyoruz.” şiarına dönüşmesinde olduğu gibi, “Toprağımızı vermedik.” diyeceğimiz günlere inanmak, doğayı ve yaşamı topyekün savunmakla mümkün olabilecektir.

Ege ve Akdeniz bölgelerinin madencilik faaliyetleri, orman yangınları ve kuraklıkla mücadele ettiği şu günlerde sizin coğrafyanızda neler oluyor?
Yeşil Artvin Derneği Başkanı Nur Neşe Karahan yanıtlıyor:
Doğal kaynakların yönetiminde hem karar vericilerin hem de yerel halkın her şeyden önce geleceği düşünerek, yok etmeden hareket etmesi gerekiyor. Bizim coğrafyamızda neler oluyor’a gelince; Karadeniz’de, özellikle Artvin’de 30 seneden fazladır çevre mücadelesi sürdürüyoruz. 90’ların başında başlayan madencilik için ormanları kesip yeniden fidanlama yapıyorlardı. Karşı çıktık çünkü coğrafyamız çok sarp ve bu faaliyetler heyelanlara neden oluyordu. Bir de ormanlardaki meyve ağaçlarını kesip satılmalarına izin vermişlerdi. Buna da şiddetle karşı çıktık çünkü gıda zincirini oluşturan diğer canlıların da onlara ihtiyacı vardı.
1994’ten itibaren Artvin halkı, Cerattepe’de yani kentin üst tarafında yapılmak istenen madencilikle karşı karşıya kaldı. Hem Murgul-Damar Bakır işletmelerinden madenciliğin havamızı, suyumuzu, toprağımızı nasıl kirlettiğini öğrendiğimiz için hem de mesire alanımızı da içine alan bir bölgede yapılmak istendiği için bütün şehrin tepkisini çekti bu. Tabii bilim insanlarını da davet ederek neler olacağını araştırdık. Sonunda ilk iki Kanadalı firma geri çevrildi. Hukuki süreç başladı ve ruhsatlar iptal edildi ama ne yazık ki şirketlerin önü nerede tıkanırsa, kamunun değil patronların yararına yasa değişikliğine gidiliyor.
“Bir felaketle karşı karşıyayız; her an her şey olabilir diye yaşıyoruz Artvin’de.”
2009’daki ruhsat iptalinden sonra Cerattepe 2012’de yeniden ihale edildi. Biz de Artvin halkı olarak yeniden mücadele etmeye başladık. Hukuki süreci yine kazandık; tekrar bir genelgeyle geri çevrildi. Şirketin tahribat yapmaması için 245 gün 24 saat halk olarak nöbet tuttuk, eylem yaptık, kapı kapı gezerek şehir sakinlerini bilgilendirmeye çalıştık, esnaflar dükkânlarına madene itiraz eden afişler astı; ta ki 2016’nın Şubat ayına kadar. O tarihte yedi ilin güvenlik gücüyle halkı yoğun biber gazına maruz bırakan büyük bir müdahalede bulundular; şirketi Cerattepe’ye çıkardılar. Eylemler 10 gün devam etti; bunu hukuki süreç takip etti. Dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu’yla görüşmeye gidildi; mahkeme sonuçlanana kadar herhangi bir maden faaliyeti başlamayacağına dair söz alındı ama Davutoğlu’nun görevi sona erince söz de bitti. Rize İdare Mahkemesi’ndeki heyet sürüldü; yerine başka bir mahkeme heyeti atandı ve yeni başkan dokuz ay sonra, çeşitli bilim insanları ve farklı baroları temsilen gelen 61 avukat önünde görülen beş saatlik duruşmanın ardından kararı verdi.
En sakin şehir olarak anılan Artvin’e her ay valilik yasakları geldi; şirket açık kazı yapamadı ama galeriden Murgul-Damar’a bakır taşımaya başladı. Bizim için bu da büyük bir tehlike çünkü heyelanları tetikleyeceği konusunda bütün bilim insanları hemfikir, hatta ilk sondajı yapan MTA’nın raporlarında bile bu bilgi vardı. İlk önce Hatila bölgesindeki sularımız kirlendi; onları hem tespit hem de şikayet ettik. Bizim nöbet tuttuğumuz yerde jandarma beklemeye başlayınca ancak drone’la bazı tespitler yapabildik; yeraltında neler yapıldığını gözlemleyemedik. Bir yandan davayı Anayasa Mahkemesi’ne taşıdık. Anayasa Mahkemesi yedi sene sonra, geçtiğimiz yılın sonunda nihayet “Burada madencilik, Artvin halkının yaşam hakkını ihlal eder.” diyerek kararı iptal etti; Rize İdare Mahkemesi’nden de aynı sonuç çıkınca valilik, şirketin faaliyetlerini durdurdu. Ama şirket konuyu Danıştay’a taşıdı. Danıştay da alakasız bir şekilde, “teleferikle taşıma kapasitesinin yetersizliği nedeniyle yeniden keşfine” diye bir sebeple geri çevirdi.
Şirket tekrar çalışmaya başladı; bir ay önce o keşif tekrar yapıldı. Heyete hem biz hem de bilim insanları itirazların gerekçelerini anlattık. Artvin’de son yıllarda heyelan olayları arttı; iklim değişikliği yağışları etkiledi. Bu sene kar biraz fazla yağdı, şubat ayında birden eriyince her yer oynamaya başladı. Bunun sebebi maden şirketinin şehrin üst tarafında, yeraltında devasa galeriler açmış olması zira nasıl bir tahkim yaptıklarını bilmiyoruz. Bir felaketle karşı karşıyayız; her an her şey olabilir diye yaşıyoruz Artvin’de.
Şirketin şu an kullandığı alan 22 hektar ama tüm ruhsat alanı 8 bin 536 hektar. Yeraltındaki bakırı çıkardıktan sonra yüzeye daha yakın olan altın için de siyanürlü açık kazı yapmak istiyorlar. Şirketler hiçbir zaman “Su kullanacağız, halkın suyuna el koyacağız.” demezler. Bizde de ÇED dosyalarında su kullanılmayacağı, personele damacanayla su götürüleceği, gerekirse suyun tankerlerle taşınacağı belirtiliyordu. Ancak 2017’de faaliyete başlar başlamaz şehrin iki içme suyuna el koydular; bunlara dava açıp kazandık. Yine o sene 22 hektarı 250 hektara çıkarmak istediler; ona da dava açıp kazandık. Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla Resmî Gazete’de turizm alanımızın büyük bir bölümünün daraltıldığıyla ilgili bir karar çıktı; yine dava açıp kazandık. Hâlâ başka alanlarda sondajlar yapmaya çalışıyorlar; onları engellemeye çalışıyoruz. Yani süreç kesintisiz bir mücadeleyle devam ediyor.

“Çoruh Vadisi’nde enerji yatırımı adı altında planlanan şeyler; halkın gelir kaynağını yok etmek, bölgeyi insansızlaştırmak ve maden yağmasına açmak için yapılıyor.”
Sadece Cerattepe ile de bitmiyor. Şu anda Yusufeli tarafında da maden işletmesi için ihaleler yapıldı. Arhavi’de dokuz, Hopa’da bir köyümüzü kapsayan bir alanı ihale ettiler. Oradaki halk da örgütlendi; davalar açıldı. Murgul-Damar’daki işletmeyi yaylalara doğru genişletmeye çalışıyorlar. Gümüşhane’de barajın kenarında büyük bir madencilik yapılmak isteniyor. Erzincan İliç’teki firma, Artvin merkezdeki Hot köyünde madencilik yapma hazırlığında. 1.93’ hektar alanla başladılar, başladıkları alanı 3 bin 500 hektara çıkardılar. Henüz hazırlık aşamasındalar ama büyük bir tehlike kapımızda.
Artvin’de sadece madenler değil, 2008’den sonra ana barajlar yapılmaya başlandı; biz onlara da karşı çıktık çünkü Çoruh Vadisi, Artvin’in ve civar illerin beslenmesini sağlayan çok özel bir yerdir. Akdeniz iklimine sahiptir; zeytininden pirincine, narenciyesine; çok çeşitli meyve ve sebze üretilebilen bir vadidir. Bu vadiyi bir bütün olarak, kuyruk kuyruğa barajlarla enerji yatırımı adı altında yok ettiler. Burada “Devletin yatırımıdır, enerjiye ihtiyacımız var, çok güzel şeyler yapılacak.” gibi vaatlerle halkın tepkisi en başından bastırıldı. İnsanımızın da çoğu göç etmiş durumda dolayısıyla vadiyi boşalttılar. En iyi üzüm bağlarının olduğu, en iyi şarabın yapıldığı yerdi orası. Ne yazık ki bir bütün olarak vadiyi kaybettik. Bu projelerin en büyüğü de Türkiye’nin en yüksek barajı olarak adlandırılan Yusufeli Barajı. Bir korku kasabasına döndü Yusufeli; en verimli yerlerimiz oralardı, bütünüyle yok oldu.
Biz yıllardır şunu söylüyoruz: Çoruh Vadisi’nde enerji yatırımı adı altında planlanan şeyler; halkın gelir kaynağını yok etmek, bölgeyi insansızlaştırmak ve maden yağmasına açmak için yapılıyor. Maalesef bunu uygulamaya sokabildiler. Mevcut yasalarla bazı şeyleri frenleyebiliyorduk ama meclisten yeni geçen, Maden Kanunu’nda değişiklik içeren torba yasayla ne yazık ki sermayenin tüm ihtiyaçlarını daha rahat karşılamasını sağlamaya çalışıyorlar. ÇED bitmeden bürokratik işlemlerin bitmesi gibi şirketlerin önünü açıp halkın mücadele alanını kısıtlayacak düzenlemeler var. Bu aslında ülkenin de çöküşü demek; bütün havamızı, toprağımızı, suyumuzu kaybetmemiz demek. Türkiye zaten su zengini bir ülke değil, belki en son etkilenecek alanlardan birinde yaşıyoruz Artvinliler olarak ama biz de büyük tehlike altındayız.
Çoruh’un kollarında 125 tane HES planlanmıştı; bunların da pek çoğuyla mücadele ediyoruz. HES’ler sadece vadileri değil, iletim hatlarının geçtiği ormanları da tahrip ediyor. Artık bir sürü ormanda ağaç gibi elektrik direkleri bulunuyor. Bizde orman yangını çok az olurdu fakat bu hatların bakımsızlığı ve iklim değişikliğinin etkileriyle birlikte orman yangınları da yaşamaya başladık. Yakın köylerde çıkan orman yangınları, köylülerin kısa sürede fark etmesiyle felaket olmadan önlenebildi ama geleceği tahmin edemiyoruz. Doğu Karadeniz, doğal yaşlı ormanlar denen özel bir ekosisteme sahip. Artvin 2 bin 730 bitki türü ve yabani hayvan çeşitliliği açısından da özel bir yer; aynı zamanda yırtıcı kuş göç yolu. Bütün canlılığa hizmet eden bir yer. Artvin’de bir RES’imiz yoktu, onu da Şavşat’ın en güzel yaylasına yapmak istiyorlar. Dolayısıyla aslında bir doğa müzesi olarak mutlaka korunması gereken bir alanın bütünüyle yok edilmesine karşı yıllardır direniyoruz.
Artvin’in %71’i madene ruhsatlandı ama bununla bitmiyor. Rize, Trabzon, Ordu, Giresun… Bütün Karadeniz boyunca hızla maden ruhsatı dağıtıyorlar. Türkiye’nin tüm bölgelerinde ekolojik mücadele sürüyor. Peki bu ülkenin neresine sığınacağız? Eğer başka bir dünya bulmadılarsa o patronların da yaşaması için mücadele ediyoruz diye düşünüyorum. Ülke maalesef bir vahşetle karşı karşıya, yoksulluk da insanların belini büküyor. Gündem o kadar hızla değişiyor ve sorun o kadar çok ki… Sürekli tutuklamalar, yayılan korku iklimiyle belki bazı insanlar “Ne oluyor?” demeye de çekinebiliyor ama dileriz hep beraber sahip çıkıp bu vahşeti durdururuz.

Zeytinliklerin maden faaliyetlerine açılmasını öneren kanun teklifini ekolojik sürdürülebilirlik ilkeleri bağlamında nasıl yorumluyorsunuz? Bizleri tüm canlılar için adalet arayışına yönlendirecek bütüncül yaklaşıma ulaşma yolunda en başta neleri bilmeliyiz? 6 Şubat 2023’ten bu yana enkaz kaldırmadan inşaat tozuna, zeytin talanından orman yangınlarına pek çok çevresel zarara maruz kalan Hatay’da bugünlerde neler oluyor?
İklim Adaleti Koalisyonu Hatay Temsilcisi Eda Dinçman yanıtlıyor:
Depremin üzerinden aylar geçti ama zaman sanki o sabaha takıldı kaldı. Antakya’da sokaklar hâlâ başka sessiz, gökyüzü bir başka yorgun. Yıkılan binaların enkazı kaldırıldı belki ama içimizdeki enkaz hâlâ yerli yerinde duruyor. Şimdi bir de zeytinlikler… Çocukluğumun geçtiği tarlalar, dedemin “Bu ağaç bin yıl yaşar.” diye anlattığı o köklü gövdeler… Onlar da madene, betona kurban edilmek isteniyor. Oysa deprem bize en çok neyi öğretti? Toprağa tutunmanın, doğayla barış içinde yaşamanın ne kadar hayati olduğunu.
Zeytin, bizler için sadece meyve değildir. Barıştır, direniştir, göçle gelenlerin bile kök saldığı bereketli bir hafızadır. Şimdi bu hafızaya kepçeyle girilmesine sessiz kalmak, bana yeniden unutulmayı hatırlatıyor. Ekolojik sürdürülebilirlik gibi süslü kelimelere gerek yok aslında. Bir çocuğun oynadığı bahçenin tozla dolmaması, bir kuşun yuvasını kaybetmemesi, bir annenin astımlı çocuğunun nefes alabilmesi yeterli değil mi?
Artık sadece evlerimizi değil, ruhumuzu da onarmamız gerekiyor. Adalet yalnızca insanlar için değil; zeytin ağacı için, derenin kenarındaki kurbağa için de lazım. Birlikte iyileşmenin yolu da işte buradan geçiyor. Ben bir Antakyalı olarak sadece geçmişe değil, doğaya, adalete ve yeni bir geleceğe de sahip çıkmak istiyorum.
“Yangın haberini duyan herkesin aklındaki ortak soru: ‘Bu bölgeler bilerek mi yakıldı? Bu yangınlar konut rantı uğruna mı çıkarıldı?’”
Hatay, Antakya gündemini takip edemeyenler için ufak bir not düşmek isterim: Hatay’da yalnızca evler değil, doğa da ağır yara aldı ve almaya devam ediyor. Deprem sonrası toparlanmaya çalışan bu kadim şehir, şimdi de zeytinliklerin madencilik ve imar projelerine açılmasıyla bir kez daha sarsıldı. Bu sarsıntı, zaten travmayla baş etmeye çalışan halk için yeni bir kaosa dönüştü. Gölgesinde büyüdüğümüz o köklü zeytin ağaçları artık beton tehdidi altında.
Üstelik bu da yetmedi; son haftalarda Antakya’nın birçok mahallesinde çıkan orman yangınları – Dikmece, Üçgedik, Karaali, Oğlakören, Serinyol, Alahan… Binlerce ağacı, kuş yuvasını, toprağın belleğini küle çevirdi. Yangınların çıktığı bu bölgelerde dağ yamaçları zeytinlik arazilere, ormanlık alanlara tapu sahiplerinin ve halkın tepkisine rağmen deprem konutları inşa edildi. Yangın haberini duyan herkesin aklındaki ortak soru: “Bu bölgeler bilerek mi yakıldı? Bu yangınlar konut rantı uğruna mı çıkarıldı?” Bu yangınlara doğrudan maruz kalanlar içinse mesele yalnızca fiziksel bir kayıp değil, ruhsal bir yıkım. Evlerinden tahliye edilen aileler bir kez daha belirsizliğe sürüklendi. “Kimsenin bizim acılarımızdan haberi yok, dertlerimizle baş başa bırakıldık.” duygusu, pek çok insanın ortak sitemi hâline geldi.
Yangını söndüren sadece su değil; görülmek, duyulmak, anlaşılmak da bir o kadar gerekli.
Antakya’daki yangınlar kontrol altına alınmış olabilir fakat sınırın hemen ötesinde, Suriye tarafında günlerdir devam eden bir yangınla mücadele sürüyor. Yayladağı ilçesi sınırına sıçramaması için yoğun bir çaba var. Ancak bu yangınlarla mücadele sürerken bir başka büyük krizle karşı karşıyayız: Su krizi. Barajlarımızda su neredeyse tükenmiş durumda. Belediyemiz halkı suyu tasarruflu kullanmaya çağırıyor. Fakat kamuoyuna açıklanan bu tasarruf çağrılarında, deprem konutları ve şehirde hızla yükselen beton yapılar için kullanılan tonlarca suyun bu tükenişteki payı neredeyse hiç dile getirilmiyor. Oysa bu yapılaşma sürecinde kullanılan su, doğrudan halkın içme ve yaşam suyu kaynaklarından karşılanıyor. Yani yalnızca ormanlar yanmıyor; suyumuz da betonla birlikte eriyip gidiyor.

“İnsanın üstünlüğü değil, ilişkinin dengesi; çocuklukta başlayan bir farkındalık.”
Toplumsal ölçekte, insan türünün üstünlüğü kabulünden çıkılmasına dönük nelerin yapılması mümkün olabilir? Çocukların, gençlerin, sürdürülebilirlik ve çevreyle bütünleşik bir varoluş bilincine kavuşabilmesi, tahribat sistemlerinden özgürleşebilmek için nelerin aktarılmasının veya keşfedilmesinin kritik olduğunu düşünüyorsunuz? Bunun önündeki en büyük engeller neler? Bireysel olarak, para ve güç karşısında eşitlik bilincinin yerleşmesi için başta çocuklarla kurulacak iletişime dair ne gibi önerileriniz olur?
Ayna Eğitim ve Psikolojik Danışmanlık Merkezi’nden Klinik Psikolog Ceyda Yanar yanıtlıyor:
İnsan türünün doğa üzerindeki üstünlüğü, çoğunlukla bir düşünce biçimi olarak değil, bir dil olarak çocuklara aktarılıyor. Bu dil ise genellikle ev içinde, aile ile kurulan ilişkilerde şekilleniyor. Özellikle otoriter yapıların hâkim olduğu, çocukların söz hakkıyla değil, yalnızca itaat beklentisiyle büyütüldüğü aile ortamlarında insanın doğaya karşı üstünlüğü fikri, bir norm olarak yerleşiyor. Ancak bu normun ötesine geçmek istiyorsak, işe çocuğun kendisini değerli hissettiği, fikirlerinin önemsendiği, duygularının tanındığı bir ilişkilenme biçimiyle başlamalıyız.
Birine doğayı sevmeyi anlatmak istiyorsak, önce kendi varlığının sevilebilir olduğunu ona hissettirmeliyiz. Bu sevgi, yalnızca sözel olmamalı, deneyimle desteklenmeli; çocuğun duygularına, özellikle de öfkesine alan açılarak kendisini sağlıklı biçimde ifade edebilmesi sağlanmalıdır. Sürekli örselenen ya da fikirleri görmezden gelinen çocuklar, duygularını bastırmak zorunda kaldıklarında öfke, yıkıcı biçimlerde ortaya çıkar. Bu çocuklar, yaşamın diğer alanlarında -doğa dâhil- gelişen olaylara duyarlı kalmakta güçlük çekebilirler. Çünkü ötekini düşünme, empati kurma kapasitesi, evde hiç deneyimlenmemiştir.
“Bağ kurduğumuz şeylerden sorumlu oluruz. Çocuğun bir şeyle bağ kurabilmesi için önce üzerine düşünmesi gerekir. Bu düşünme ortamı da ancak ve ancak evde gelişir.”
Çocukların yaşanan olaylara dair fikirlerinin sorulduğu, çevresel ve toplumsal meselelerin konuşulabildiği evlerde farklı bir düşünme zemini gelişiyor. Bu çocuklar, doğaya karşı bir üstünlük kurma ihtiyacı yerine, onunla kurulan ilişkinin eşitlik ve iş birliği üzerine inşa edilebileceğini daha erken kavrıyorlar. Empatik yetileri gelişiyor, yaşamın yalnızca insan merkezli olmadığını daha derinlemesine hissedebiliyorlar. Bu yüzden çocuklarla kurulan iletişim sadece bireysel gelişimleri için değil, gezegenin sürdürülebilirliği açısından da büyük önem taşıyor. Tahrip edilen çocukluk deneyimleri, zamanla tahrip edici yetişkin davranışlarına dönüşebilir. Ancak onarılmış, dinlenmiş, anlaşılmış çocukluklar; daha dengeli, duyarlı ve doğayla barışık bireylerin oluşmasını sağlar.
İnsanın doğayla ilişkisini değiştirmek istiyorsak, işe çocuklarla olan ilişkimizden başlamalıyız. Onlara düşünce hakkı vererek, doğayı da bir “öteki” değil, birlikte yaşanılan bir varlık olarak anlatmalıyız. Kendi varlığının dünya üzerindeki etkisini keşfedebilen çocukların o dünyaya ait dinamiklerle kurduğu ilişki güçlenmeye başlıyor ve bu sayede doğaya sahip çıkma eğilimi artıyor. Aslında, her çocuk doğayı koruması gerektiğini niteliksel olarak biliyor. Neden yere çöp atmaması gerektiğini sorup, buna cevap alabileceğimiz on binlerce çocuk bulabiliriz. Mesele, o atılan çöpün o çocuğun dünyasındaki yeri ile ilişkisini kurdurabilmek. Küçük Prens‘te dediği gibi bağ kurduğumuz şeylerden sorumlu oluruz. Çocuğun bir şeyle bağ kurabilmesi için önce üzerine düşünmesi gerekir. Bu düşünme ortamı da ancak ve ancak evde gelişir.
Orman yangınlarında biz yetişkinler için sürecin dehşet verici tarafları olsa da kendi sesimizi bir süre kısarak çocukların iç dünyasındaki sese kulak vermeyi denediğimizde aslında hassasiyetleri ve öncelikleriyle ilgili bilgi sahibi olma şansını da yakalıyoruz. Hayatın başka yerlerinde fikirleri alındığı gibi toplumu derinden etkileyen olaylarda da fikri önemsenen çocukların bir sonraki toplumsal yaşam deneyimine karşı geliştireceği farkındalık ve duyarlılık da artıyor. Bu noktada çocukların doğayla kurduğu bağın biçimi de oldukça belirleyici. Bunu kabul etmek ve anlamak çok önemli.
Özellikle hayvanlarla daha sık temas hâlinde olan çocuklar, onlara dokunarak, göz teması kurarak ya da birlikte zaman geçirerek gerçek bir ilişki geliştirebiliyor. Bu temas, çocuk için sevginin, bağlılığın ve sorumluluğun somut karşılığı hâline geliyor. Dolayısıyla hayvanlara yönelik olumsuz haberler karşısında çocukların yaşadığı sarsıntı, yalnızca bir haberin değil, bizzat hayatlarına dokunan bir varlığın yok edilmesiyle ilgili bir tepki ile karşılaşabiliyoruz.
Benzer şekilde, bir ağacın kesilmesi ya da bir ormanın yok edilmesi gibi haberler, çocuğun hayatına doğrudan dâhil olabilmişse, yani o çocuk o ağaçla gölgelenmiş, o ormanda yürümüşse, etkisi daha derin ve kalıcı oluyor. Bu da gösteriyor ki çocukların doğayla olan ilişkisini güçlendirmek, onları soyut bir “çevre” fikrinden somut bir “yaşam arkadaşı” hissine taşımak, onların dünyayı anlamlandırma biçiminde dönüştürücü bir etkiye sahip. Doğayla ilişki, bir manzaraya bakmaktan çok, onunla birlikte yaşamayı deneyimlemekle anlam kazanıyor.
Çocuklar özellikle erken çocukluk döneminde dünyayı beş duyularıyla ve deneyimleriyle de algıladıkları için bağ kurdukları ve temas ettikleri şeylere karşı kendilerini sorumlu hissediyorlar. Bu sayede “bilgi” olan “Çevreyi kirletmemeliyiz.” hâli yerini “Çevre benim de bir parçam” hâline bırakabiliyor. Aslında her şey birbiriyle harmonik bir uyum içerisinde. Dünyada kendi benliğine değer verildiğini hisseden bir çocuk, içinde bulunduğu çevreyle temas edebildiğinde zincirin halkaları birbirini teker teker tamamlıyor.

5 Temmuz 2025. Ödemiş / İzmir. Fotoğraf: Kazım Kızıl.
2 Temmuz’da TBMM’de kabul edilerek yasalaşan İklim Kanunu teklifinin odaklandığı “Emisyon Ticaret Sistemi” nedir? Ekolojinin yanı sıra ekonomi, sağlık, sosyoloji gibi pek çok alanı da ilgilendiren iklim değişikliğine yönelik önlemler geliştirmekle yükümlü bir yasa ne tür düzenlemeler önermelidir? Mevcut hâlindeki kamu yararını nasıl değerlendirirsiniz?
Avukat Ceren Pınar Gayretli yanıtlıyor:
İklim değişikliği ve yarattığı etkiler, ülkemizi yakından ilgilendiren yaşamsal bir sorun. Meteoroloji Genel Müdürlüğü’ne göre, ülkemizde 1980 yılından bu yana aşırı hava olayları dört kat arttı. İklim değişikliği ile bağlantılı olarak yaşanan sel, kuraklık, orman yangını gibi felaketlerin ölçeği, sayısı ve şiddeti de arttı. İklim değişikliği, ekonomik ve toplumsal hayatımıza olan etkileri ile artık bir krize dönüşmüş durumda. En önemli ticari ortağımız Avrupa Birliği’nin iklim değişikliğiyle mücadeleyi merkeze alan yeşil ekonomik dönüşüme yönelik düzenlemelerine de uyum sağlamamız, ekonomimizi korumamızın gerekliliğinin yanı sıra iklim değişikliği ile mücadelede sanayinin üzerine düşeni yapmasını sağlamak için de önemli.
Türkiye’de güçlü bir iklim politikası uygulaması iklimi, doğayı, yaşam alanlarımızı, bizleri koruyabilir. Ülke ekonomisini iklim risklerine ve geleceğe hazırlayarak bugünden kazandırmaya başlayabilir. Türkiye’nin iklim politikalarının temelini oluşturacak İklim Kanunu’nun bu faydaları sağlama potansiyeline sahip olup olmadığını değerlendirdiğimizde ise ortaya çıkan tabloyu aşağıda bulabilirsiniz;
Bildiğiniz üzere 09.07.2025 tarihinde resmî gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren Türkiye’nin İklim Kanunu, içerdiği düzenlemelerin yoğunluğunun yeşil dönüşüm ve Emisyon Ticaret Sistemine yönelik olması sebebiyle pek çok sivil toplum kuruluşu ve toplum kesimi tarafından ticaret kanunu olarak anılıyor. Bu sebeple kanuna ilişkin değerlendirmelere geçmeden önce Emisyon Ticaret Sistemi’nin tanımı ve amacı ile başlayacağım.
“Emisyon Ticaret Sisteminin amacı iklim değişikliği ile mücadele için karbon yoğun sektörlerden başlayarak emisyonların azaltılmasıdır.”
Emisyon Ticaret Sistemi (ETS), ekonomik aktörleri karbon ayak izlerini azaltmaya ve yatırımlarını düşük karbonlu teknolojilere yönlendirmeye teşvik etmek amacıyla emisyonların maliyetlendirildiği bir sistemdir. ETS “üst sınır ve ticaret” ilkesine dayanmaktadır. “Üst sınır”, sistem kapsamındaki tesisler ve operatörler tarafından salınabilecek toplam sera gazı miktarına getirilen sınırı ifade eder. Emisyon Ticaret Sisteminde işletmelerin ve sektörlerin salabileceği karbonlara üst sınır getirilir. Bu nedenle ETS, emisyonları düşürmeyi amaçlayan piyasa temelli bir karbon fiyatlandırma mekanizması olarak tanımlanabilir. Sistemden elde edilen gelirler iklim değişikliği ile mücadele ve uyum için finans imkânı yaratabilir.
ETS kapsamındaki işletmelerin, kirleticilerin neden oldukları sera gazı emisyonları için ödeme yapmaları gerekir. Sistem kapsamındaki şirketler, emisyonlarını yıllık olarak izlemek, raporlamakla yükümlüdür.
ETS’ye tüm sektörler dâhil değildir. Her ne kadar Türkiye İklim Kanunu’nda henüz hangi sektörlerin Türkiye ETS’sine dâhil olacağı belirlenmemiş olsa da en yakın ticaret ortağımız ve Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM); elektrik üretimi, çelik, demir, alüminyum, metal, çimento, kireç, cam, seramik üretim tesisleri, kâğıt hamuru, kâğıt, karton, asitler ve toplu organik kimyasalların üretimi de dâhil olmak üzere enerji yoğun sanayi sektörlerini içermektedir.
Yukarıda anlatılanlardan görüleceği üzere, Emisyon Ticaret Sisteminin amacı iklim değişikliği ile mücadele için karbon yoğun sektörlerden başlayarak emisyonların azaltılmasıdır. ETS Sistemi ancak buna uygun bir biçimde oluşturulursa amaç gerçekleştirilebilir. Türkiye İklim Kanunu’nda oluşturulan ETS’ye baktığımızda ise sistemin esas amacı olan emisyon azaltımını sağlayacak yapıda olmadığını görmekteyiz. Öncelikle kanunda emisyon azaltımına dair net bir hedef bulunmaması ve emisyon tanımında net sıfır emisyon hedefine uygun bir üst sınır belirlenmesi ilkesinin yer almasına rağmen net sıfır emisyon tarihinin dahi yazılmaması, ETS kapsamında belirlenecek üst sınırın, işletmelerin emisyon azaltımını sağlayamayacak kadar yüksek belirlenmesine neden olabilecektir. Bu yüzden emisyon azaltımını sağlayacak bir sınırın belirlenmesi, takip edilmesi gereken bir husus olarak önümüzde durmaktadır.
Sistemin, emisyon izinlerinin ticaretine imkân tanıyan esneklikte düzenlenmesi ise bundan da sorunlu bir konudur. Bu kapsamda, kanunda yer verilen denkleştirme unsuru, belirlenen uygun projelere (ağaçlandırma, doğal alan koruma ve bozulan alanların restorasyonu vb.) yapılan yatırımlarla azaltıldığı öngörülen emisyon miktarının sertifikalandırılması yoluyla elde edilen karbon kredilerinin de ETS’ye dâhil edilmesini mümkün kılarak sisteme emisyon azaltımına engel olabilecek bir esneklik unsuru getirmektedir. Bu unsur iki temel nedenle sakıncalıdır:
* ETS’ye konu olan emisyon izinlerinin karbon kredileriyle denkleştirilmesine imkân tanınmasıyla şirketlerin daha az emisyona neden olacak yatırımlar yapmak yerine, para karşılığı başka şirketlerin karbon azaltımına dönük olduğu iddia edilen projelerinden elde ettiği emisyon kredilerini satın alarak kirletmeye devam edebilmeleri.
* Karbon kredilerinin ETS’ye dâhil edilmesinin piyasadaki emisyon izni miktarında neden olabileceği aşırı artış ve bunun sonucunda emisyon izni fiyatlarının düşmesiyle işletmeler için emisyon azaltımı motivasyonunun ortadan kalkabilecek olması.
ETS’nin karbon yoğun sektörlerde emisyonun azaltılmasına dönük olması için kanun ile düzenlenen yeni bir kurum olan Karbon Piyasası Kurulu’nun aldığı kararlar yakından takip edilmelidir. Tüm bunların yanı sıra ETS, asıl amacı İklim Değişikliği ile Mücadele ve Uyum olan İklim Kanunu’nun emisyon azaltımı hedefine ulaşmak için gereken faaliyetlerden biridir. İklimi, doğayı, yaşam alanlarımızı, yaşamlarımızı koruyacak İklim Kanunu’nda;
* Ekolojik sınırlar ve temel insan haklarını merkeze alan net sıfır emisyonlu, sürdürülebilir bir kalkınma anlayışı benimsenmeli; demokrasi (şeffaflık, katılımcılık ve hesap verebilirlik) ilkeleri esas alınarak, bu ilkeler somut mekanizmalarla desteklenmeliydi.
* Enerji demokrasisi, sosyal adalet, toplumsal cinsiyet eşitliği ve gelecek nesillerin sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı kanunda yer almalıydı.
* Net sıfır emisyonlu ekonomiye dönüşümü adil bir şekilde gerçekleştirecek gerekli çerçeve sağlanmalı; çalışanlar, yoksul kesimler ve dönüşümden etkilenecek bölgelerde yaşayanlar başta olmak üzere kırılgan grupların tamamının etkin ve demokratik katılımını sağlayacak yönetişim mekanizmalarının kurulması ve sosyal ve ekonomik olarak hiç kimsenin geride kalmamasını garanti altına alacak adil geçiş prensipleri açık bir şekilde ifade edilmeliydi.
* Geliştirilecek politika ve eylem planları ile bu çerçevede alınacak kararlar bilim temelli olmalıydı.
* İklim değişikliğinin getirdiği tehditlere karşı en etkin korumayı sağlayan biyolojik çeşitliliğin ve doğal ekosistemlerin korunması, kanunun temel ilke ve hedefleri arasında yer almalıydı.
* Tüm ulusal strateji, plan ve programlarında iklim krizi ile mücadele merkeze alınmalı; bu doğrultuda kamu kurumları arasındaki koordinasyon ve uyum sağlanmalıydı.
* 2053 için net sıfır emisyon azaltım hedefi belirtilmeli, bugün itibarıyla emisyon azaltımı düzenlenmeli ve 2035 yılına kadar en az yüzde 35 mutlak emisyon azaltımı hedefi eklenmeliydi.
* Enerjinin dekarbonizasyonu hedeflenmeli, bu çerçevede;
– Kömürden kademeli çıkış planlanmalı, hâlihazırda planlanan yatırımlardan vazgeçilmesi düzenlenmeliydi.
– Elektriğe geçişin mümkün olmadığı sektörlerde fosil yakıt kullanımı terk edilerek sürdürülebilir ve yenilenebilir alternatiflere geçiş hedeflenmeliydi.
– Enerji verimliliğine ve 2030 yılına kadar sektörel emisyon azaltımına dair hedefler yer almalıydı.
* Ekosistemlerin (orman, mera, tarım alanları, sulak alan, deniz vb.) sağladığı direnç ve karbon yutaklarının katkısı dikkate alınarak korunan alanların sayısı ve alanlarının artırılması net hedeflerle düzenlenmeli ve korunma statüleri güçlendirilmeliydi.
* Korunan alanların dışındaki sahaların yönetiminde ekosistemlerin iklim değişikliğine karşı direncini artıracak planlar, sürdürülebilir uygulamalar ve restorasyon çalışmaları yer almalıydı.
* İklim krizinin sebep olduğu zararlardan etkilenen kişilerin mağduriyetlerinin ilk olarak önlenmesi, ikinci olarak da hızlı bir şekilde ve sosyal devlet anlayışı doğrultusunda giderilmesi ve tazmin edilmesi için kamusal güvenceler sağlayan bir uyum otoritesi kurulmalıydı.
* Hukuki denetime uygunluk gözetilmeli; idarelerin iklim değişikliği kapsamında eylemleri, eylemsizlikleri ve işlemleri hukuki denetime açık kılınmalı ve her yurttaşın kolayca başvurabileceği adalete erişim mekanizmaları tanımlanmalıydı.
* İklim değişikliğiyle mücadelede şeffaflığın ve hesap verebilirliğin sağlanması amacıyla çevre hakkının ayrılmaz unsurları olan katılım, bilgi edinme ve adalete erişim hakları somut mekanizmalarla güçlendirilmeliydi.
* Hedeflerin belirlenmesi, izlenmesi, raporlanması ve denetlenmesi süreçlerinin tasarımında kapsayıcılık, bağımsızlık, bilim temelli olma, uygulamada eşgüdüm, izleme ve denetimde şeffaflık, hesap verebilirlik garanti altına alınmalıydı.
* Bu kanun kapsamında belirlenen gelirlerin büyük ölçüde iklim eylemi için toplum ve kamu yararına kullanılması düzenlenmeliydi.
* Fosil yakıtlara verilen teşviklerin kademeli olarak kısa bir süre içinde sonlandırılacağı kanunda açıkça belirtilmeliydi.
“Teknolojik ve ekonomik dönüşüm geçirecek sektörlerdeki işçileri ve yöre halkını koruyacak bir adil geçiş mekanizması yer almıyor.”
Ancak Türkiye İklim Kanunu yasalaşan hâli ile iklimi, doğayı ve toplumu koruma amacını ne yazık ki karşılamıyor. Kanunun uygulanmasında denetim ve şeffaflığı sağlayacak bağımsız bir Bilimsel Danışma Kurulu bulunmuyor. İklim değişikliğine neden olan sera gazı emisyonlarının azaltımına yönelik somut bir hedef yer almıyor.Fosil yakıtlara verilen teşviklerin sonlandırılmasına dair herhangi bir düzenleme bulunmuyor. Kömür başta olmak üzere fosil yakıt kullanımını sonlandıracak bir plan sunulmuyor. Emisyon Ticaret Sistemi (ETS), esas amacı olan emisyon azaltımını sağlayacak yapıda değil. Azaltım ve Uyum maddelerinde yutak alanların, sulak alanların, orman, mera gibi alanların korunması ve artırılmasına dair birkaç cümle geçse de bu çalışmaları garanti altına alacak herhangi bir net hedef belirtilmiyor. Kurumlara bu konuda bir yükümlülük getirilmiyor.
Tanımlarda ve ilkelerde iklim adaleti kavramsal olarak geçse de bunu hayata geçirecek somut adımlara yer verilmiyor. Teknolojik ve ekonomik dönüşüm geçirecek sektörlerdeki işçileri ve yöre halkını koruyacak bir adil geçiş mekanizması yer almıyor. Kırılgan grupları iklim krizinin neden olduğu kayıp ve zararlardan koruyacak düzenlemeler tanımlanmıyor. ETS’den elde edilecek gelirlerin kullanımında özel sektörün yeşil dönüşümü önceliklendiriliyor. ETS’den elde edilecek gelirlerin yüzde 10’una kadarının Adil Geçiş uygulamaları kapsamında kullanılmasına yönelik düzenleme değişikliği ise yetersiz. Adil geçiş mekanizması tanımlanmaksızın ve zorunluluk unsuru içermeksizin yapılan düzenleme, gelirlerin toplumun yararına kullanılmasını garanti etmiyor.