Mudhoney: Grunge’ın Büyükbabaları

Mark Arm, bugün Shellac’la Salon IKSV’de verecekleri konser öncesi Bant Mag’la konuştu!

Röp: Chris Mclaren, Çeviren: Leyla Aksu

1980’lerin sonunda ana akım rock ‘n’ roll’un manzarası hair metal gruplarının ve deri pantalonların hakim olduğu oldukça kasvetlı bir yerdi. 1991’de ise bu grupları listelerin tepesinden deviren sismik bir değişiklik oldu – grunge. Yağmurlu Seattle’da olan merkeziyle grunge, yerine geçtiği ego okşayan nefsine düşkün rock’un aksine, bize gerçeklik gibi okuyan ilgisizlik ve kayal kırıklığı sundu. Grunge’ın markiz isimleri daima Nirvana, Pearl Jam ve Soundgarden, fakat onlar yaratmaktan çok, temelleri özellikle the Melvins ve Mudhoney tarafından atılmış  müzikal bir altyapıyı genişletiyorlardı.

Şarkıcı/gitarist Mark Arm, gitarist Steve Turner, baterist Dan Peters ve (daha sonra yerine Guy Maddison geçen) basçı Matt Lukin’den oluşan Mudhoney’nin 1988 yılında yayınlanan çıkış şarkıları “Touch Me I’m Sick,” yeni plak şirketi olan Sub Pop’ı bu yeni soundun evi olarak belirlemede yardımcı oldu. Akranları olan gruplar Black Sabbath ve Black Flag’in ağırlığını kıllanırken Mudhoney daha çok blues rock ve the Stooges’ın etkilerini kullandı. Bu sound uzun yıllar süresince oluşturulmuştu ve kısmen Arm ve Turner’ın ileride Pearl Jam üyesi olacak olan Jeff Ament ile Stone Gossard’ın da parçası olduğu eski grubu Green River’ın da ürünüydü. (Peters aynı zamanda Nirvana’nın Chad Channing ve Dave Grohl arasındaki geçici bateristi olarak da görev yaptı.) Mudhoney büyük plak şirketi Reprise’a geçiş yaptı ve 90’lar süresince onlarla üç albüm yayınladı. Her ne kadar büyük ticari başarı elde edemeseler de zaten bunu hiçbir zaman aramadılar. 25 yılı aşkın bir süreden sonra Mudhoney kendileri için yarattıkları nişte, rahat bir şekilde hala harıl harıl çalışıyor. 2013’te çıkan Vanishing Point’ta yer alan, kendini ger planda tutan “I Like It Small”da Arm’ın beyan ettiği üzere;

 

Minimal production, low yield / Minimal üretim, düşük kazanç
Intimate settings, limited appeal / Samimi ortamlar, kısıtlı ilgi
Dingy basements, short ones / Karanlık bodrumlar, kısa olanlar
No expectations, wait I’m not done! / Beklentiler yok, dur bitirmedim!
I like it small / Küçüğü seviyorum

 

Bu Istanbul’da ilk çalışınız olacak ve Shellac’la birlikte tek seferlik bir konser olarak şekillendi. Bu nasıl oldu?
Tam emin değilim, ama çok heyecanlıyım. Hepimiz hem Shellac’la birlikte çalmayı, hem de Istanbul’da konser vermeyi iple çekiyoruz – daha once hiç Shellac’la beraber çalmadık. 

Hiç Steve’le [Albini, Shellac vokalist/gitaristi ve 1,500 aşkın albümün ses mühendisi] kayıt yapmadınız, değil mi?
Hayır, ama Bob Weston [Shellac’ın basçısı] son albümümüzün masteringini üstlendi.

Steve’le bayağı uzun bir geçmişiniz var; Green River 1985’te birkaç kere Big Black’le [Albini’nin eski gruplarından] beraber çalmıştı. 
Evet, iki kere. İlkinin çok iyi geçmediğini söyleyebilirim. Newport, Kentucky’de büyük, bomboş bir salondaydı. Bir şeyler çalışmayıverdi ve bir sebepten ötürü elektriği kestiklerini sandım. Biraz salakça bir öfke krizine girdim.

Steve 1993’te “The Problem With Music” (Müziğin Derdi) adında, bir grubun büyük bir plak şirketiyle olan milyon dolarlık bir kontrattan tam olarak ne kadar az  kazandığını detaylarıyla anlatan ün salmış bir makale basmıştı. Bu sizin Reprise’la olan büyük plak şirketi deneyiminizi doğru olarak yansıtıyor mu?Bizim hiçbir zaman milyon dolarlık bir kontratımız olmadı, o yüzden bizim deneyimimizi yansıtmıyor. Son albümümüze kadar Reprise’daki tecrübemiz aslında bayağı güzel bir deneyimdi. Son albüm zorlu bir süreçti çünkü bizi bırakmak istiyorlardı. Gözlerimiz apaçık büyük bir plak şirketiyle kontrata girdik. Daha önce birkaç underground grubun büyükler tarafından imzalanıp rezil albümler çıkarmalarına şahit olmuştuk. O zamanın en belirgin, tipik örnekleri Hüsker Dü ve the Replacements’tı. O yüzden teklif savaşı gibi bir senaryoya girmedik. Aslında başka grupların aldıklarına kıyaslı daha az parayı tercih ettik; daha sanatçı-dostu bir anlaşmaydı. Reprise için olan ilk albümümüzü kaydettiğimizde Every Good Boy Deserves Fudge’ı kaydettiğimiz, Conrad Uno’nun evinin bodrumunda olan aynı stüdyoyu kullandık. Tek fark 8-kanallıdan 16-kanallı kayıt modeline terfi etmiş olmasıydı ki bu da muhtemelen bizim kayıt bütçemizden gelen parayla oldu.

Bunların hepsi ‘90’lar sırasında, herkes bir sonraki Nirvana’yı kontrata almaya çalıştığı sıralardaydı. Plak şirketlerinin beklentileri nelerdi; sizin beklentileriniz nelerdi?
Bence bizim beklentilerimiz oldukça gerçekçiydi. Ne olduğumuzu biliyoruz; müziğimizin neye benzediğini biliyoruz; radyoda çalan bokun neye benzediğini biliyoruz. Bence atılım yapıp bir sonraki Nirvana olacağımıza dair hiçbir kuruntumuz yoktu. Ondan sonraki albümümüzü Jack Endino’yla ufak bir stüdyoda kaydettik. Tek büyük prodüksiyon kullandığımız çalışma Tomorrow Hit Today’di. Anlaşmamızın yapısına göre kayıt avansının stüdyoda kullanmadığımız ne kadarı varsa kendimize saklayabiliyorduk. Yani aslında o ilk iki Reprise albümünün bütçeleri sanırım 125.000$, 150.000$ gibi bir şeydi. Biz o iki albümü de aşağı yukarı 20.000$, 30.000$’e kaydettik –ki bunlar bayağı büyük rakamlar, şimdiki kayıt bütçelerinden çok daha fazla. Gerisini saklayabiliyorduk. Evlerimizin ön ödemelerini bu şekilde yaptık. O zamanlar yaptığım yegane akıllıca şeylerden biri!

mudhoney-press-shot

O aralar yaptığın belki de daha az akıllıca olan şeyler hakkında bir yorum yapmak ister misin?

Yani, Piece of Cake sıralarında uyuşturucuyla bombok olmuş haldeydim. Fakat Reprise’daki albümlerden bahsetmişken, kontratımız net iki albüm içindi; üçüncü veya daha sonraki herhangi bir albüm isteğe bağlıydı. O sırada da, ilk iki albümün tersine, harcamadığımız paranın tümü şirkete geri gidiyordu. O zaman karar verdik; bunun büyük bir plak şirketiyle sonumuz olduğunu biliyorduk ve o yüzden ilk ve son defa dışardan bir prodüktör tuttuk. Jim Dickinson’ı getirdik, Seattle’da kayıtlarımızı yaptık, Memphis’e gidip birkaç şey daha yaptık, sonra miksajını Los Angeles’ta tamamladık. Bu büyük plak şirketlerinin öyle büyük prodüksiyonunu ilk ve tek denediğimiz kayıttı, ama o albümü dinlersen yine de hiçbir anlamda ticari bir kayıt değil.

Ama en azından bunun için şirketin parasını kullanarak eğlendiniz? 
Evet, elimizden geldiğince çok harcadık!!

Müzik endüstrisinin 2015’teki haline ileri saralım. Düzenli işin Sub Pop’ın antreposunu yönetmek değil mi?
Evet, öyle. Bunu 10 yıldır yapıyorum. Mayıs 2005’te başladım.

Umarım sana bunun için bir çeşit hediye alıyorlardır… 
Turneye çıkmama izin veriyorlar, bana başka bir şey almalarına gerek yok. Altı haftalık tura çıkıp işimi koruyabiliyorum. Birçok yer bu kadar anlayışlı değil.

Sub Pop’ın zaman içerisindeki evrimini düşünürsek yüzyılın başından beri markalarını yeniden şekillendirerek büyümeyi başardılar. O Postal Service albümünün satışları Bleach’inkini [Nirava’nın çıkış albümü] geçti mi?
Hayır, geçmedi. Birkaç yıl önce platin oldu, ama Bleach çok uzun zaman önce platin gitti ve hala sağlıklı bir payda satıyor. Ama 2000’lerin başından beri, aşağı yukarı 2003’ten itibaren muhtemelen The Postal Service, Iron & Wine ve The Shins’in şirketin büyük grupları olduğunu söyleyebilirim. Ondan sonrasında da kesinlikle Band of Horses, Fleet Foxes, Father John Misty ve Beach House şirketin daha büyük gruplarından oldu.

Şirketin değerleri aynı kaldı mı?
O kadar çok değişiklik oldu ki. Bruce Pavitt 1990’lardan beri burada çalışmıyor. İlk zamanlarda hiç bir şekilde kendilerini toparlayamıyorlardı; sürekli parasız kalıyorlardı ve gruplara bir şey ödeyemiyorlardı. Bu süreçte, bir ara bir şekilde nasıl plak şirketi olunacağını öğrendiler. Artık 1990’larda olduğundan çok daha profesyonel bir ortam.

Yeni Kurt Cobain belgeseli Montage of Heck yayını öncesi çok fazla konuşuldu. Belgeseli gördün mü, herhangi bir şekilde ilgini çekiyor mu?
Hayır, çekmiyor. Yani artık bu safhada iplemiyorum. Benim için o kadar uzun zaman önceydi ki ve bizim de o zamanlarda çıkış yapmamızın dışında gerçekten şimdiki hayatımın üzerinde çok az etkisi var. Nostaljik bir insan değilim ve o dönemi veya hayatımdaki herhangi bir dönemi ince eleyip sık dokumanın ihtiyacını hissetmiyorum. Bu noktada hayatımdan memnunum. Şimdiki zamanda kalmayı seviyorum, belki biraz daha geleceğe bakmayı. Herhangi bir döneme zafer günleri veya öyle zırvalıklar olarak bakmıyorum.

Kariyerlerini 9’dan 5’e ofiste çalışarak geçirdikten sonra çoğu insan orta yaş krizi geçiriyor ve çıkıp motosiklet veya Porsche satın alıyor. Kariyerinin bir rock ‘n’ roll yaşantısı olduğunu göz önüne alırsak, senin orta yaş krizin ne olacak?
Umarım Wall Street’te bir iş edinirim! Aslında, sanırım gerçekten hayatım bu şekilde geliştiği için çok çok şanslıyım. Yani hiçbir zaman kurumsal bir işin sınırlarına sığabilmek için taviz vermek zorunda kalmadım. Gençken yaptığım bir sürü aptalca şey yanıma kaldı ve hiç kaçırdığımı düşündüğüm bir şey yok. Sanırım çoğu orta yaş krizi geçiren adam, “Gençken her zaman bir Porsche’umun olmasını istemiştim ve şimdi bunu yapabilirim” veya “Eşim artık yaşlı, daha genç, güzel birini istiyorum” diye düşünüyor. Bunun bana olacağını düşünemiyorum. Ama olursa filme çekeceğim!