No Other Choice: Kâr marjı kadar dar bir ahlak zemini

Yazı: Meltem Demiraran

Oldboy, The Handmaiden ve Decision to Leave’in yönetmeni Park Chan-wook, The Sympathizer’ın ardından kapitalizmin vitrini altındaki paslı dişlileri bu kez bir başka okla işaret ediyor. Donald E. Westlake’in The Ax adlı romanından uyarlanan No Other Choice, yönetmenin 20 yıldır yapmak istediği projelerden biriymiş. Filmografisindeki en olgun ve en sivri işlerden biri olan No Other Choice, Filmekimi’nin de bu yılki en karanlık cevheri fikrimce. 


Zaman dilimi ve mekân 

2020’lerin Kore’sinde, kapitalizmin kalın bağırsaklarındayız.

İlk intiba?

Tekinsiz bir sakinlik var. Gösterişten uzak, sabırlı bir kamerayı takip ediyoruz. Park Chan-wook, ensenize hafifçe dokunup “Hazır mısın?” diye soruyor. Ancak bir saniye sonra elindeki paslı maket bıçağını fark ediyorsunuz. İntikamın aritmetiği kara mizahla buluşuyor, biz ise kâr marjı kadar dar bir ahlak zemini üzerinde yürüyoruz. Gözümüzün önünde Decision To Leave’den aşina olduğumuz sisli bir romantizm var ancak bu kez çok daha huzursuzuz. Renkli, düzenli ve ritmik bir görselliğin içindeyiz ama homurdanan bir kara deliğe doğru ilerlediğimiz de aşikâr.

Konu nedir?

Odağımızda steril ofisler, kirli vicdanlar, bitmeyen mortgage’lar, diş beyazlatma reklamları ve içi boşaltılmış “aile saadeti” katalogları var. Elimizde ise modern insanın delirme protokolü. Baş karakter Man-su (Lee Byung-hun), kâğıt sektöründeki işini geri kazanmak için rakiplerini saf dışı bırakıyor. Öldürerek. Man-su’nun cinayet girişimleri, modern hayat gibi sürekli sekteye uğruyor: Çamura düşüyor, yanlış kişiyi takip ediyor, eşinden görüntülü arama geliyor. Bütün bunlar olurken biz de sistemin birini öldürmeden önce neleri öldürdüğünü seyrediyoruz.

Karakterlere dair neler söyleyebilirsin?

Park Chan-wook’un karakterlerinde her zaman bir bastırılmış dürtülerin iyi giyimli hayaletleri hâli var, yok değil. Fakat Man-su kendisinin en trajikomik karakterlerinden biri gibi geliyor bana. Orta yaşlı, bıyıklı, kâğıt kokan bir adam. Kendisiyle tanıştığımız noktada artık kimseye lazım değil. Ancak bu lazımlığın Man-su’nun kurumsal bir manyak olmasıyla doğrudan ilintili olduğunu görebiliyoruz. Kendini performans hedeflerine ulaşamayan bir baba olarak görmesi bu deliliği ateşleyen sistemin suçu elbette, kendisi de bu sistemin bir ortağı. Gel gelelim Park Chan-wook’un sinemasında deliliğin de bulaşıcı olduğunu biliyoruz. Elbette sıra Miri’de (Son Ye-jin), sistemin en sessiz sabotajcısına dönüşmesi için oldukça elverişli bir ortam var.

En çok neyi sevdin?

Filmin afişini. Gördüğüm en güzel afişlerden biri. Üstelik afişteki bu ağacı kâh altında dans edilirken kâh da evin duvar kâğıtlarında görüyor ve hissediyor olacağız film boyu.

Ayrıca Man-su’nun tüm girişimlerinin fiyasko ile sonuçlanmasını. Neredeyse kurumsal bir Charlie Chaplin var karşımızda. Bir de modern insanın “ben kimim?” sorusunu “ben ne iş yapıyorum?” sorusu ile eşleyişi yüzümüze vurulurken Miri’nin dümeni devralışını. Tüm bu cinnetin ortasında, Miri’nin yaptığı şey belki de kocasının bir katile dönüşmesinden bile daha radikal. (Spoiler yok, biraz merak edin.) Çarklar seni umursamıyor, ama insanlar hâlâ şaşırtabilir demek ki.

En çok hangi sahneye yükseldin? 

Yol kenarındaki iki trafik aynasından izlediğimiz kovalamaca sahnesine.