Die, My Love: “Soyumuz kurusun!”
Yazı: Utkan Çınar
Lynne Ramsay’nin yönettiği Die, My Love; izleyiciyi ıssız bir kasabanın ağır melankolisine sürüklüyor. Jennifer Lawrence ve Robert Pattinson’ı başrollerde buluşturan film, ruhsal sınırları kurcalayan bir dram. Dünya prömiyerini yaptığı Cannes’da övgüler toplayan film, Filmekimi 2025 programının da merak uyandıran yapımlarından biriydi.
*Bu yazı henüz Die, My Love filmini izlememiş olanlar için bazı sürprizleri bozabilir.

Zaman dilimi ve mekân
New York City’den, Montana taşrasına göçen bir çifti izliyoruz. Zaman da günümüz olmalı.
Konu nedir?
Grace (Jennifer Lawrence) ve Jackson (Robert Pattinson) evlendikten sonra taşraya, Jackson’ın ölen amcasının evine taşınıp kendilerine bir hayat kurma niyetindedir. Çift, çocukları doğduktan sonra birbirinden uzaklaşırken, Grace aklî melekesini yitirmeye başlar.
İzlemeden önce bilmemiz gerekenler
Filmin yapım hikâyesi Martin Scorsese’nin 2020’de kitap kulübünde okuduğu Ariana Harwicz’in filmle aynı adı taşıyan romanını Jennifer Lawrence’ın kurduğu Excellent Cadaver isimli yapım şirketine yollamasıyla başlıyor.
İskoç yönetmen Lynne Ramsay, 2011 tarihli We Need To Talk About Kevin ile isminden söz ettirmiş, devamında Joaquin Phoenix’li You Were Never Really Here ile de övgüler almıştı. Karanlık hikâyeleri, depresyonda karakterleri anlatmayı seven, seyircisini darlamayı iyi beceren bir yönetmen. Az ve öz film çeken bir isim.
İlk intiba?
Fragmanlarından milenyal kuşakta kadın – erkek ilişkileri, çocuk sahibi olma gibi temaları gotik korku tarzında işleyen bir filmi olduğu izlenimini alıyordunuz. Sürreel bir atmosferi de olacak gibiydi. Ama film iki değil; tek başrole sahip ve tek bir kişinin, Grace karakterinin hayatının ve devamında zihninin kontrolünü kaybetmesini anlattığını görüyoruz.
En çok neyi sevdin?
Gece çekimlerini oldukça başarılı buldum. Hatta bütün bir film gece geçebilirmiş gibi. Ama tabii gecenin yoğunluğundan sonra parlak gün ışığına çıktığımız anlar da bu gergin filme belli bir rahatlama kazandırıyordu.
Müzik kullanımına bu sayfalarda genelde olumlu yaklaşmıyorum ama Ramsay bu konuda usta. John Prine, Bowie, Cocteau Twins, Cream, Eels, Elvis gibi seçimleri, kullanım sıklığı ve yerleri tam kıvamındaydı. Bunu böyle başarabilen çok fazla isim yok piyasada şu an.
Gardrobu da yer yer dikkat dağıtıcıydı ama bunun filme kattığı tekinsizliği sevdim. Ve konusu tabii. Sınırlarını törpülediğiniz zaman; ilişki veya evlilik yaşayan ya da yaşamış birçoğumuzun yakın bulacağı, hayatlarının bir döneminde öyle ya da böyle başından geçmiş olması muhtemel, gerçek bir mesele.
1.33:1’lik çerçeve oranı başta garip gelse de filmin işine yarıyor.

En az neyi sevdin?
Filmin niyetini fazlaca erkenden belli ettiğini düşünüyorum. Başlar başlamaz gergin bir atmosfere dalıyoruz. Varacağı yerle ilgili bir merak uyandırmakta zorlanıyor. Bu illa olması gereken bir şey olmasa da belki şehirdeki yaşantılarını, tanışmalarını da kısaca bir görebilseydik; hafif tezat bir girizgâh yardımcı olabilirdi. Bu yüzden gereğinden uzunmuş hissi çıkıyor ortaya.
Jennifer Lawrence elinden geleni yaptığını izleyiciye çok iyi geçirse de Hollywood geçmişinden kaynaklandığını sandığım, “overacting’”e kaçma anları da yok değildi. Delilik dil çıkarmak mıdır? Lawrence ile Pattinson’ın kimyasına da çok ikna olamadığımı hissettim. Muhteşem bir filmografi oluşturmakta olan Pattinson, yer aldığı tüm işlerden de yüzünün akıyla çıkıyor demek kolay değil. Ama bu filmde onunla ilgili olan derdin daha çok oyuncu yönetiminden ve karakter yazılımından kaynaklandığını düşünüyorum.
Son olarak, sevmemek demeyeyim ama mizahı çok çekingendi. Komik anların dizginlendiğini hissediyorsunuz. Grace’in insanlarla diyalog sahnelerindeki mizah tonu da genel atmosferle çok uyumlu değildi. Bir kararsızlık vardı gibi. Bu anları tamamen ortadan kaldırmak da çok karanlık bir işe dönüşmesine yol açabilirdi belki. Eklemeden geçmeyeyim; bu yılın enteresan işlerinden Weapons bu dengeyi çok iyi tutturuyordu.
En çok hangi sahneye yükseldin?
Çocuk şarkılarının çaldığı sahneleri seçebilirim. O kasvetli pozitiflikleri Grace’in içinin çürümesine harika bir tezat soundtrack oluyordu. Ve tabii ki “Yeter” ânı.
Modunu nasıl etkiledi?
Müstehzi sırıtışlar yerini acıyan gözlere bıraktı.
Karakterlere dair neler söyleyebilirsin?
Film, Grace’i “delidir ne yapsa yeridir” perspektifinden yansıttığı için karakteri üzerine fazla bir okuma yapmak yersiz olabilir. Bir tek kitap yazmak gibi entelektüel bir hırsa sahip olacak biri gibi durmuyordu. Ama sanırım artık herkes kitap yazmak istiyor!
Jackson ise ister istemez “izleyici” konumuna indirgeniyordu belki. Aslında Grace ile aynı seviyede ağırlığı olabilseydi, çok daha nüanslı bir performans alınabilirdi ondan. Ama bu bir tercihtir. Onların dışındaki karakterler çok fazla gelişme şansı bulamadı. Sissy Spacek pek başarılı yapım Bloodline ile iyi bir geri dönüş yapsa da ondan beri yer aldığı her işte aynı karakteri oynuyor gibi hissettiriyor bana. 84 yaşındaki Nick Nolte’u az da olsa görmek güzeldi. Sevdiğimiz LaKeith Stanfield’in Karl’ı ise flu bir sembolik varlıktan öteye gitmedi. Elzem değildi.
Kimler sever?
En başta “araları limoni çiftlere önerilmez mi acaba” diye düşünüyordum ama yeni evlenecekler için de mesela, ibretlik bir iş olarak yardımcı da olabilir. Köpek sahiplenmeyi düşünenler için de tekrar düşünme sebebi olabilir!
Bunu seven şunları da sever
Filmin Trier koklatılmış, Hitchcock soslu atmosferine yakın olarak geçen sene yeterli ilgiyi görmediğini düşündüğüm Mothers’ Instinct’i önerebilirim. Trier’den de Melancholia hemen akla geliyor tabii. Bergman’ın Scenes from a Marriage’inin 2021 tarihli dizi versiyonunu da sayabiliriz.
Soru işaretleri / varsa açtığı tartışmalar…
En güçlü tartışma alanı; şu anda eğitimli, 30-45 yaş arası kuşağın ilişkilerinde ve aile kurma konusunda çektikleri zorluklar olabilir diye düşünüyorum. Önceki kuşaktaki anne ve baba figürlerinin tüm olumsuzlara rağmen “gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım” şeklinde yaklaştığı kabullenilmiş aile organizasyonu bu kuşakta çökme yolunda gibi. Bireysel alan, bireysel özgürlükler genel geçer beraber yaşama ve çoğalma içgüdülerine üstün çıkmaya başladı. Filmin belirleyici anlarından “soyumuz kurusun”lu tekerleme de tam bu noktaya parmak basıyordu sanki. İnsanlığın soyu dış etmenlerden değil de insanlığın tercihiyle gelse şaşırmayız!
Yazara / yönetmene bir soru soracak olsan ne olurdu?
Müzik kullanımını övdüm ama aklıma takılan şu oldu. Ben Frost’un “Theory of Machines”i ile görkemli bir final yapan film, hemen akabinde yazılar çıktığında da bir “Love Will Tear Us Apart” cover’ı patlatıyor. Buna ihtiyaç var mıydı? Finalin çarpıcılığını azaltan bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Bir de açıkçası fazla bariz bir seçim. Bunun nedenini sorardım.