Oyuncu Günlükleri: Asiye Dinçsoy 

Asiye Dinçsoy bir senaryoyu ilk kez okurken nelere dikkat eder? Canlandırdığı bir karakterle nasıl bağlar kurar? Onunla çatışmalar yaşar mı? Sete girmeden önce kendini nasıl hazırlar?

Oyuncuların pratiklerini ve duygu dünyalarını kurcaladığımız soru-cevap serimizin konuğu, yeni sezonda Sakıncalı dizisiyle ekranda olacak Asiye Dinçsoy.


Toz Bezi
Hayatta yapmak istediğinin oyunculuk olduğunu ne zaman ve nasıl anladın?

Geriye dönüp baktığımda, ben oyuncu olmak için yola çıkmamışım. Aslında sadece hayatı anlamaya çalışmış ve gözlemlediklerimi, yaşadıklarımı insanlarla paylaşmak istemişim ve bu istek hâlâ devam ediyor. 

İnsanları izlemeyi hep sevdim; bir bakış, bir el hareketi ya da sessiz bir öfke ya da gösterilmeyen duygular ki; bunlarla daha çok ilgiliyim… Bunlar üzerine kurduğum hikâyeler, kendi sandıklarım, hayal gücüm etkili olmuş. Kalabalık bir ailede büyümek, insan hâllerini daha iyi anlamamı sağladı. Zamanla fark ettim ki ben sadece izleyen değilim; kendi öfkem, sevgim, hoşlandıklarım, hoşlanmadıklarım ve sevdiklerim sevmediklerimle oyunun kuralları içinde bir özneyim. Ama bu oyunun kurallarını bir yerde sorgulanmaya, kanıksadıklarımı yargılamaya başladığımda oyunculuğa adım atmış oldum gibi. Tüm bu hislerin en canlı, en dürüst yansıması benim için oyunculuk. Yani ne zaman başladı ve ne zaman bitecek bilmediğim bir süreç.

Bugüne kadar canlandırdığın karakterler arasında sana en çok benzeyen hangisi? Neden?

Tam anlamıyla kendimi özdeşleştirdiğim bir karakter olmadı ama bazı rollerde kendi yansımalarımı görmek mümkün. Zaman zaman Toz Bezi’ndeki Nesrin’in kırgınlığını ya da Kızıl Goncalar’daki Müyesser’in güçlü yanlarını buluyorum kendimde. Bana en çok benzeyenler, kırılganlığı ve direncini aynı anda taşıyan kadınlar… Çünkü insanın en gerçek hâli, bence bu çelişkilerin içinde ortaya çıkıyor. Kırılabilir ama vazgeçmez, savrulabilir ama ayakta kalır. Oyunculukta da tekdüze olmamak için her karakterde bu gerilimi taşımaya çalışıyorum. Aristoteles’in Poetika’sında dediği gibi drama, karakterlerin içsel çatışmaları ve çelişkileri aracılığıyla izleyicide duygusal bir etki yaratır. İşte bu gerilim, hem hayatın hem de oyunculuğun en sahici ifadesi bence.

Canlandırdığın karakterlerle çatışma yaşadığın oluyor mu? Bu durumda nasıl metotlara başvuruyorsun?

Evet, bazen karakter benden farklı düşünüyor. 🙂 Ama bu çatışmayı bir düşmanlık olarak değil; bir diyalog olarak görmek gerekiyor. Onu anlamaya çalışmak, iç dünyasına kulak vermek, nedenini – niçinini sorgulamak, aslında kendi içsel sınırlarımı da keşfetmeme olanak tanıyor. Karakteri anlamaya başladığım anda dönüşüm başlıyor; hem onun hem de benim varlığımda. 

Karakterlerle kurduğum içsel diyaloglar, hem kendimi hem başkalarını derinlemesine hissetme becerisine dönüşüyor. Oynadığım rol bazen gerçek ben’den farklı bir hayata, farklı bir ideolojiye açılıyor ama her şeyin nedenini sorgulamak diyalektik bakış açımı güçlendiriyor diye düşünüyorum. Ve bana göre; sanatın insana (hem üretene hem de izleyene) kattığı şey de tam olarak bu dönüşüm.

Bir rolü senin için çekici kılan unsurlar, senaryoyu okurken mutlaka dikkat ettiğin detaylar neler?

Öncelikle kelimelerin ardında yaşayan bir hayat var mı, ona bakmaya çalışıyorum. İyi yazılmış bir senaryo bana yalnızca hikâyeyi değil; sessizlikleri, durakları ve hissedilen ama söylenmeyenleri de anlatıyor. Karakterin dönüşümü, duygusal mantığı ve iç tutarlılığı benim için çok önemli. Karakterin sosyal çevresi, nereden geldiği, çevresinden nasıl etkilendiği ve karşılaştığı durumlara nasıl tepki verdiği… Senaryoda ne kadar derin işlenmiş olursa olsun, tüm bu unsurların tutarlı olması gerekir. Bazen tutarsızlık bilinçli bir tercihtir; öyleyse o tutarsız dünyayı karakterin içsel mantığıyla, karakter evreninin kurallarıyla nasıl kurmuş, bu sorunun cevabı benim için rolün cazibesini belirler diye düşünüyorum. Tutarsızlığı bilinçli bir tercih olarak ele alan bir  senaryo ile karşılaşmadım gerçi henüz. 🙂

Bu söylediklerim ideal olanı. Ama sektöre baktığımızda işler her zaman ideal değil. Ticari kaygılar ve özellikle dizilerde hızlı tüketilebilir dramatik çatışmalar derinliği gölgeleyebiliyor. Ama benim için hâlâ en önemlisi karakterin kendi iç tutarlılığı; onun iç dünyasının gerçekliği bana çok yardımcı oluyor. 

Oyunculuğa dair algı kapılarını açan, yaklaşımını değiştiren bir söz? Nerede ve ne zaman duymuştun?

Tiyatro eğitim sürerken çok kıymetli bir hocam Çiğdem Selışık Onat, “Eylemini belirle” demişti. O günden sonra birçok şey benim için kolaylaştı. O zamana kadar sanırım duyguları oynamaya çalışıyordum; sonra fark ettim ki her karakter kendi odağını, kendi eylemini yaşıyor. Tıpkı hayat gibi. Zaman zaman bunu içgüdüsel olarak yakalamıştım ama bu cümleyle anlamlı bir bütünlük kazandı, beni netleştirdi. Oyunculuk metotları da bu yüzden çok kıymetli. Çünkü soyut bir teoriden değil; sahne üzerindeki pratiklerden doğmuşlar. Bu sözü bana söyleyen hocam Çiğdem Selışık Onat da bir oyuncuydu ve hem kendi pratiğinden süzülmüş hem de öncellerinden edindiği bir bilgeliği paylaşıyordu aslında.

Moskova Sanat Tiyatrosu’nun deneyimlerinden süzülüp Stanislavski’nin sistemine, oradan da “method acting” anlayışına evrilen süreç de bunun en güzel örneği. Belki de bu yüzden eğitim, oyunculukta bir lüks değil de bir zorunluluk gibi. Ama eğitim derken sadece üniversite ya da pahalı kursları kastetmiyorum; insan kendini de eğitebilir. Üzerine düşünen, okuyan, araştıran, izleyen, sorgulayan herkes için artık sayısız kaynak var. Önemli olan, merak etmek ve öğrenmeye açık kalmak.

Kızıl Goncalar

Sence uzun soluklu bir kariyerin sırrı ne?

Merak. Yenilenme isteği. Ve biraz da yalnız kalabilme becerisi. Çünkü sessizlik olmadan, iç ses duyulmuyor. Üne, şöhrete kapılabilir insan ama onu durduracak, dindirecek bir şey bulmalı, buldurmalısın.

Shakespeare’in Hamlet oyunundaki ünlü “Oyuncular Tiradı” hep oyunculuğun niteliği üzerine söylenir; ama ben o sözlerin hayatın ve mesleğin -ki benim için ikisi ayrılmaz bir bütün- niteliğine de dokunduğunu düşünüyorum.

“Duyduğun coşkunluk bir sel, bir fırtına, bir kasırga gibi de olsa, onu dindirecek bir hava bulmalı, buldurmalısın. Doğrusu, yürekler acısı geliyor bana gürbüz bir delikanlının, takma saçlar, sakallar içinde, bir acıyı yüreğini paralarcasına bağırıp halkın kulaklarını yırtması; o halk ki çoğu kez anlaşılmaz, dilsiz oyunları, gürültü gümbürtüyü sever.”

Sete girmeden önce kendini nasıl hazırlarsın? Ritüelin, çalışan yöntemlerin var mıdır?

Zamanla fark ettim ki set ortamları genellikle çok kalabalık. Ritüeller bir kenara, sahneye odaklanmak için yeterli zaman olmuyor; bu yüzden ön hazırlığını ve içsel hazırlığını güçlü tutmak şart. Bu, deneyimin en kritik parçalarından biri. Çok kalabalık bir ortamda dahi, sahne gerçekten önemliyse, odağım tamamen ona oluyor, en azından içimden. Duygusal yoğunluğu yüksek bir sahneyse ortamın susturulmasını rica eder, mümkünse sessiz bir alan yaratırım. Şartlar izin vermezse biraz geri çekilip sakin bir yer ararım. Setler çoğu zaman ekip işi; bu yüzden iletişim de büyük önem taşıyor. İç tekrarım hem duygu hem de ezber açısından önemli. O anda bir arkadaşımla sohbet ediyormuş gibi görünürken, içimden sahneyi tekrar ederim. Bu süreç zamanla benim için doğal bir yol hâline geldi. Bencillik gibi görünebilir ama mecburum. Kısacası bir yol bulmalı, buldurmalıydım. 🙂

Karaktere girmek kadar ondan çıkmak da bazen zorlayıcı olabilir. Sende böyle bir etki bırakan bir rol oldu mu?

Bazı karakterler, insanın içine yerleşiyor. Onlardan çıkmak, birini uğurlamak gibi bir his bırakıyor. Ama oyunculuk biraz da bu geçişlerin sanatı ve girip çıkabilmeyi öğreniyorsun. Zamanla bu süreç eğlenceli bir hâl alıyor. İçine, duygusuna, aurasına giremediğim bir karakter olursa oralarda başarısız hissediyorum, “bu olmadı” diyorum. Belki karakter yaratırken her an hissetmiyorsun ama bir an yakalarsan, onu bulmuş oluyorsun. Sürekli oynadığın bir rol ise dışarıda kaldığın zamanları, eksik kalmış anları hissediyorsun. Bazen izlerken, kendimi yok olmuş, yutulmuş gibi hissediyorum. Hatta bu hissettiğimi o an değil sonrasında algılıyorum. Bazen de sanki biri oynuyor ve ben izliyorum. İzleyebildiğim an, karakterin dışına düştüğümü fark edip demoralize olabiliyorum ama izleyici için bu sınırlar çoğu zaman görünmez. Her şey inandırıcı gözükebiliyor, özellikle çok ekstrem bir durum yoksa. Bu söylediklerimi sadece oynayanlar anlayabilecek gibi hissediyorum şu an. 🙂 

Az önce aradılar, biyografin çekiliyormuş. Seni kim oynasın?

Beni kim oynasın konusunda kafamda net bir fikir var. Ama elbette buna gerçekçi bir cevap vermem gerekse Türkiye’den bir oyuncu seçerdim:) Ama ben uçayım…. 

Frances McDormand gibi sade, doğrudan ve filtresiz biri olabilir ya da Charlotte Gainsbourg gibi cesur ve kuralları yırtabilen bir oyuncu. Önemli olan, karakterin tüm kırılganlıklarını, direncini ve öngörülemez yanlarını sahnede korkusuzca, dayatılmış estetik anlayışlara yaslanmadan ve “çirkinliği” (yani tüm insan hâllerini) göze alarak ortaya koyabilmesi. Son dönemlerde bani sıkça Mikey Madison’a benzetiyorlar (cast olarak uygun diyelim!). Onu da bahsettiğim oyunculuk özelliklerine sahip, genç ve cesur bir oyuncu olarak söyleyebilirim. 

Oyuncu olmasan mesleğin ne olurdu?

İnsan zamanla kendini keşfediyor. Ne yazık ki çok isteyip arzuladığımız doğrultuda yaşayabileceğimiz bir sistem ve coğrafyada değiliz. Ama belli bir yaştan sonra, hayatta gerçekten tutkuyla bağlı olduğum şeyler ne diye düşündüğümde, iki tutkum olduğunu fark ettim: Oyunculuk ve gezmek. Sanırım oyuncu olmasam, aylak bir gezgin olurdum; ya da gezmeyi mesleğe dönüştürmem gerekseydi -ki düzen buna zorlardı- belgeselci olabilirdim.

Gezdiğim yerleri hem turistik ama daha çok arka sokaklarını, kültürünü, orada yaşayanların günlük yaşam biçimlerini merak ederek geziyorum. Merakım insanlara, kültürlere ve küçük yaşam detaylarına yöneliyor; sosyolojinin de konusu belki ama akademik bir sosyolog olmak istemezdim. Bendeki daha sahada gözlemleme ve deneyimleme isteği. Tüm bunlar sanırım yine insanlara gösterme isteği ile birleşince de belgeselci olurdum. 

“Keşke bende de olsaydı” dediğin (ama olmayan) yetenek?

Ben artık bu keşkelerden vazgeçtim; keşkelerim olabildiğinceye evrildi. Yine de küçük yaşta müzikle tanışmak ve müzik yönümü keşfetmek, geliştirmek isterdim

Yakın gelecekteki projelerine dair verebileceğin ipuçları var mı?

Bir diziye başladım: Sakıncalı. Kadın hikâyesi üzerine kurulu çok güzel bir senaryo, bu beni çok sevindiriyor ve yeni bir heyecan kaynağı. Beklediğim seyirciyle buluşacak bir tiyatro projemiz de var ama şimdilik bir deneme, bildiğimiz anlamda klasik bir tiyatro diyemeyiz. Seyirciyle buluşacak bir filmimiz de var: Al Beni Baba. Kendi üzerinde çalıştığım birçok proje var elbette ama ne kadarı hayata geçer, bilemem. Sinemada yüksek lisans öğrencisiyim hâlâ; hazırlamam gereken bir tezim var. O yüzden öğrenmeye ve üretmeye devam gibi…

Metot oyunculuğu hakkında düşüncelerin neler?

Yöntem bir araç ve her rol farklı bir anahtar isteyebiliyor; kimi zaman metot, kimi zaman sezgi, hayal gücü. Ama hiçbiri birbirinden de bağımsız değil. Bazen, metodun bir teknik olarak var olduğunu ama ben onu zaten doğal bir süreç içinde kullandığımı, teorik kitaplardan sonra fark ettim. Daha önce de dediğim gibi metotlar pratikten doğmuş ve zaten doğal bir oyuncu olarak insan birçok şeyi deneyimliyor.

Ben çok yoğun şekilde “Method Acting” ile çalışıyorum diyemem. Hatta bazen ben şu yöntemle çalışıyorum bile diyemiyorum ama gerektiğinde onu da kullanıyorum. Yine de hayal gücüne ve karakterin dünyasını yaratmaya dayalı yöntemleri tercih ediyorum. Dediğim gibi,  hiçbir yaklaşım birbirinden bağımsız değil; hayal gücüne ulaşmak için zaten metodun temellerini de kullanıyoruz. Stanislavski sisteminin kökenlerinden beslenmiş olsalar da, hayal gücüne ve deneyime önem veren Uta Hagen ve Stella Adler’in yöntemleri bana çok daha yakın geliyor.

Oyunculuğuyla sana ilham veren üç isim?

Frances Mcdormand
Sally Hawkins
Barry Keoghan

“Neyi oynasa iyi oynar.” diyebileceğin üç oyuncu?

Sally Hawkins
Barry Keoghan
Emma Stone

“Ne zaman izlesem beni şaşırtır.” diyebileceğin üç oyuncu?

Ethan Hawke
Barry Keoghan
Emma Stone

Sinema, televizyon veya tiyatro fark etmez; aklından çıkmayan üç oyunculuk performansı?

Marlon Brando (On the Waterfront)
Shelley Duvall & Jack Nicholson (The Shining)
Joaquin Phoenix (Joker)