Hollywood’dan bir Peter Bogdanovich (1939-2022) geçti

“Doğdum ve sinemayı sevdim” sözlerinin sahibi büyük sinefil, oyuncu, yönetmen, film eleştirmeni ve tarihçisi Peter Bogdanovich geçtiğimiz hafta 82 yaşında hayatını kaybetti. Los Angeles’daki evinde yaşamını yitiren yönetmenin ailesinden gelen açıklamaya göre ölüm nedeni Parkinson hastalığına bağlı komplikasyonlarmış. 



Targets (1968), The Last Picture Show (1971), ve What’s Up, Dock? (1972) gibi filmleriyle Yeni Hollywood yönetmenlerinin arasına adını hızlıca yazdırmıştı Bogdanovich. Filmlere olan tutkusu çok küçük yaşında başladığından, kamera arkasına geçer geçmez kendini bir yönetmen olarak ciddiye aldıracak işler çıkarmaya başlamış. İmza gözlükleri ve fularıyla zaten sinemacı olmaya hazır doğmuş gibi. 10’lu yaşlarından 30’una kadar izlediği her filmi değerlendirdiği küçük kartlar hazırlamış ve en sonunda koleksiyonunda 5 binden fazla kart birikmiş. Sinema hayranlığı ve bilgisi kendi işlerindeki nüanslardan, seçtiği kurgu tekniklerinden, kamera açılarından ve oyuncularından çıkarabildiği performanslardan da aşikâr. 

Sinema sektörünün önemli isimlerinden Bogdanovich’in yeteneğini ve hayatını kutlayan buruk mesajlar da geldi tabii. What’s Up, Doc?’un başrolü Barbra Streisand, Twitter’da  eski bir fotoğraflarını paylaşıp, “Peter beni hep güldürdü. Yukarıdakileri de güldürmeye devam edecektir. Huzur içinde yatsın” yazdı. Francis Ford Coppola ise meslektaşıyla ilgili “sonsuza kadar saadet içinde uyusun ve alkışlarımızın heyecanını hissetmeye devam etsin” dedi. 

Peter Bogdanovich’le ilgili bilmeniz gerekenler

Sırp ressam bir baba ve Avusturyalı varlıklı bir ailenin kızı olan annenin çocuğu Peter Bogdanovich doğduğunda, ailesi ABD’ye göç edeli çok olmamış. Sessiz bir evde büyümüş Bogdanovich ve ailesiyle bir bağ hissedebilmesi ancak babası onu MoMA’daki sessiz sinema gösterimlerine götürdüğünde mümkün oluyormuş. Bundan senelere sonra, yine aynı müzede film küratörü olarak çalışacağını önceden ima ediyormuş âdeta. 8 yaşına gelince öğrenmiş ki evlerine hâkim bu kasvetli hâlin sebebi, kendisinin bihaber olduğu, bebekken üstüne kaynar çorba sıçrayınca kaybettikleri büyük abisiymiş.

Bogdanovich üzerindeki sis bulutu hiç kalkmayan bu evde çocukluğunu geçirirken, bütün vaktini filmlere adamış. Küçük yaşında sinema konusunda bilirkişi hâline gelmiş ve 20’lerinin başında prestijli oyunculuk okulu Stella Adler Conservatory’e kabul edilmiş. Kendisinin bu sıralar yılda aşağı yukarı 400 film izlemiş olduğunu da not edelim. 

60’ların başında eğitimiyle eş zamanlı çalıştığı Esquire, The Saturday Evening Post ve Cahiers du Cinéma dergilerindeki yazıları sayesinde film kritiği olarak ün salmış. Bir tiyatro oyuncusu olarak eğitilen Bogdanovich’in Esquire’daki bir makalesi yönetmen Roger Corman’ın ilgisini çekince onu The Wild Angels’ın (1966) yapımında asistanlık yapması için sete çağırmış. Film beklenmeyen bir başarıya ulaşınca Peter Bogdanovich’in kendine ait ilk yönetmenlik projesi de gecikmemiş.

Çektiği ilk birkaç filmle 70’lerin başında herkesin büyük beğenisini toplasa da Bogdanovich’in kariyerinde her zaman her şey günlük güneşlik değildi. Ödüllü klasiği Paper Moon’dan (1973) hemen sonraki üç işi, Daisy Miller (1974), At Long Last Love (1975) ve Nickelodeon (1976) hem eleştirmenlerin gözünde hem de gişede büyük hayal kırıklığı oldu. Peş peşe gelen başarısızlıklar, sektördeki yerini de sallamış. Yönetmenlikte şansının yaver gitmediği yılları takiben, 1984’te eski eşi tarafından öldürülen sevgilisi Dorothy Stratten’ın hayatını konu alan bir kitap yazdı. 

2000’lerde de televizyona ve sinemaya işler yapmaya devam etti. Peter Bogdanovich’i daha yakın tarihten The Sopranos’daki Dr. Melfi’nin psikoterapisti rolündeki konuk oyunculuğuyla da hatırlayabilirsiniz. Uluslararası Basın Akademisi tarafından auteur unvanına layık görülen yönetmenin son sinema filmi ise Owen Wilson, Jennifer Aniston ve Kathryn Hahn gibi 2000’ler anaakım sinemasının sevilen yüzleriyle dolu She’s Funny That Way’di. 

70’lerden üç Bogdanovich başyapıtı
The Last Picture Show (1971) 

Bogdanovich’in Targets’tan sonra ikinci uzun metrajı The Last Picture Show, yönetmenin başyapıtı ve bir Amerikan klasiği olarak anılıyor. Bir Teksas kasabasında yaşayan, lise çağındaki Sonny ve Duane’in büyüme hikâyesini anlatan filmde, o zamanlara çok da tipik olmayan bir şekilde iki genç protagonistin cinsel hayatına detaylıca yer veriliyor. Kız arkadaşlar, Noel dansları, ev partileri, ilk deneyimler ve kalp kırıklıkları derken Amerikan kırsalında bir lise öğrencisiyken cinsel varoluşunu gerçekleştirmeye çalışmanın çetrefilli yollarından geçiriyor izleyiciyi film. Arka planında ise Kore Savaşı ve tek kurtuluşun oradan kaçış olduğu belli olan Anarene Kasabası’nın boğucu havası var. Bogdanovich’in büyük hayranı olduğu Orson Welles, senaryo okuduğunda etkilenmese de filmi izledikten sonra çok beğenip tam bir “oyuncu filmi” olduğunu söylemiş. Oyunculukların ve dolayısıyla Bogdanovich’in oyuncu rejisindeki yeteneğinin ön planda olduğu filmin başrollerinde Timothy Bottoms, Jeff Bridges ve Ben Johnson’ı görmek mümkün. Filmin Bogdanovich’e En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo kategorilerinde iki Oscar adaylığı getirdiğini ekleyelim.

What’s Up, Doc? (1972) 

Warner Bros., Peter Bogdanovich’e bir senaryo ve “Barbra Streisand’le bu filmi yapar mısın?” teklifiyle geldiğinde, yönetmen onlardan gelen senaryoyu beğenmeyip, “Barbra’yla Bringing Up Baby gibi bir screwball komedisi yapmak istiyorum” demiş ve sonuç çıktığı senenin en büyük ikinci işine dönüşen What’s Up, Doc? olmuş. Filmde, türün özellikleri arasında olan birbiri üstüne binen diyaloglar, kendini ciddiye almayan şakalar, enerjik, kendinden emin ve inatçı bir kadın protagonist bulunuyor. Bir tarafta Howard’ın (Ryan O’Neal) nişanlısı Eunice (Madeline Kahn), diğer tarafta küstahlığıyla kişilik olarak onun tam tersi ama güzelliğine karşı koymanın imkânsız olduğu Judy (Barbra Streisand) var. Bir bavul karışıklığıyla başlayan ve Howard ile Judy’nin yarattığı hadiselerle devam eden What’s Up, Doc ?, Amerikan Film Enstitüsü’nün “100 Yılın 100 Kahkahası” listesinde. 

Paper Moon (1973)

Gerçek hayatta baba kız olan Ryan ve Tatum O’Neal’in yol arkadaşlığını izliyoruz Paper Moon’da. Açılış sahnesinde Addie’nin annesinin cenazesini izlediğimiz film, Moses’ın dokuz yaşındaki bu kızı Missouri’deki teyzesine götürmeyi kabul etmesiyle başlıyor. Hayatını sahte İncil satarak geçiren dolandırıcı Moses’ın oyunlarına kısa zamanda Addie de ortak oluyor ve ikili yol boyunca birbirlerinden kopamaz hâle geliyor. 1936’da, Büyük Buhran sırasında geçen film, krizi merkezine koymak ve görmezden gelmek arasında iyi bir denge buluyor. Kansas ve Missouri’de uğradıkları her durak bu eyaletlerde yaşanan yoksulluğun ve umutsuzluğun boyutlarını anlatıyor. Bu karanlık atmosferde hiç gülmeyen yüzü, sigarası ve erkek kıyafetleriyle 10 yaşındaki Tatum O’Neal, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü kapıp tarihteki en genç Akademi Ödülü kazananı olmuştu. Bogdanovich’in çektiği ve teknik anlamda en sevdiği sahnelerden biri, bu filmde Moses’ın kafede yan masaya uzanırken kameranın yer değiştirdiği anmış. Yönetmenin, Howard Hawks’un “Her zaman hareket hâlindeyken kes, böylece seyirci kestiğini anlamaz” tavsiyesi sonucu verdiği karar sayesinde, seyirci O’Neal’in hareketine odaklanırken ikilinin oturdukları tarafların değiştiğini anlamıyor.

Yazı: Elif Öz