İtaat, arzu ve gücün dinamiği: Pillion
Yazar: Harun Kubat
Alexander Skarsgård ve Harry Melling’in başrollerini paylaştığı, yönetmen Harry Lighton’ın ilk uzun metrajlı çalışması Pillion; dominant motosikletçi Ray’in, monoton bir yaşam süren Colin’in sessiz ve sakin dünyasına girmesiyle şekillenen alışılmadık ve karmaşık bir BDSM ilişkiyi merkeze alıyor.
*Bu yazı, Pillion filmini izlememiş okurlar için bazı sürprizleri bozabilir.

Konu nedir?
Gerek trafik görevlisi olarak ceza yazdığı arabaların arasında, gerek hayatında artık birisinin olmasını isteyen ailesinin yanında monoton bir şekilde yaşayan içine kapanık Colin, sessiz ama dominant motosikletçi Ray ile bir pub’da tanışır. Aralarında, Colin’in daha önce deneyimlemediği, duygusallıktan uzak bir sadomazoşist ilişki başlar. Gerçek olamayacak kadar karizmatik olan Ray, BDSM ilişki yaşayan eşcinsel bir motosiklet kulübünün üyesidir ve Colin bu yeni çevreye uyum sağlamaya, Ray’in ilişki kurallarına boyun eğmeye karar verir. Ev işleri, halının üzerinde uyumak, ansızın gerçekleşen sert cinsel birliktelikler, alışveriş listeleri, saçını kestirmek, boyuna takılan kilit… Bu küçük ritüellerin heyecanı ve itaat ettiği arzuların çekimi içinde, Colin gün geçtikçe kendini tuhaf bir sorgulamanın ortasında bulur: Bu ilişki gerçekten kendi seçtiği bir özgürlük müdür, yoksa Ray’in kurduğu yapının içinde şekillenen yeni bir çıkmaz mıdır?
İzlemeden önce bilmemiz gerekenler
78. Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış (Un Certain Regard) bölümünden En İyi Senaryo ödülüyle dönen, Adam Mars-Jones’un 1970’ler İngiltere’sinde geçen Box Hill adlı romanından uyarlanan bir film var karşımızda. Yönetmen Harry Lighton, pandemi döneminde romanı okurken iki karakterle de yakınlık hissetmiş ve hikâyeyi bir filme dönüştürmek istemiş; böylece ortaya bu ilk uzun metrajlı filmi çıkmış. Pillion, her izleyiciye hitap etmeyecek yoğun cinsel ve psikolojik sahneler içermesine rağmen, odağını -romantik bir komedi üslubuyla işlediği- güç, rıza, arzu ve teslimiyet temaları etrafında kuran, cesur bir film.

İlk intiba?
Aslında filme dair ilk düşüncelerim izlemeden önce şekillenmişti: True Blood, Murderbot, Infinity Pool, The Northman gibi yapımlarda hayran kaldığımız Alexander Skarsgård ve Harry Potter dünyasından aşina olduğumuz Harry Melling ikilisini, bir BDSM ilişkisi içinde göreceğimizi bilmek bile heyecan vericiydi. Açılış sahnesinde Ray’in motosikletiyle pub’a doğru ilerleyişi ve Colin’in arabadan onu gördüğü an, beklentimin ne kadar yerinde olduğunu hemen hissettirdi. Colin’in yalnızlığı ile Ray’in kontrol ihtiyacı ilk tanışma anında çarpışıyor ve bu kıvılcımın nereye evrileceğini izlerken kestirmek mümkün olmuyor.
Bir romantik komedi izleyeceğimizi bilsek de Colin’in duygularını bastırması gereken bu alışılmamış ilişkide başarısız olacağı hemen hissediliyor; romantizmin vazgeçilmez taşları olan ilgi ve sevgi, adeta askıya alınmış gibi duruyor. Film, bu noktada beklentiyi kırıyor ve klasik bir aşk hikâyesi sunmak yerine BDSM kültürünü yavaş yavaş açıyor; hem de bunu, şiddet örüntülerinden uzak durarak yapıyor. Bu yaklaşım, filmi samimi ve rahatlatıcı kılıyor. Colin’in deneyimsizliği ve utangaçlığı ise içinde hafif bir mizah barındıran dürüst bir tavır sunuyor.
İzledikçe, her şeyin planlandığı gibi gitmeyeceği de açıkça hissediliyor. Özellikle Ray’in, istemese de Colin’in ailesinin yemeğine katıldığı sahne, ilişkinin sosyal çevrelerle olan gerilimini başarılı biçimde gösteriyor. Pillion, bu nedenle beni tamamen yakaladı; hem karakterlerin kırılganlıklarına hem de güç dinamiklerine dikkatle bakmamı sağladı. İlk dakikalardan itibaren filmin tonu, karakter uyumu ve estetik tercihleri -motorsiklet ekibi, kostümler, küçük mizahi dokunuşlar- merakımı artırdı, heyecanlandırdı.
En çok neyi sevdin?
Alexander Skarsgård’ın kadrajda olduğu her anı sevmemek mümkün müydü? Sanmıyorum. Onun varlığı, sadece karakterin gücünü değil, filmin genelinde dolaşan cinsel arzuyu da çarpıcı bir şekilde yansıtıyor. BDSM kültürüne ait unsurlar içinde, Harry Melling ile kurduğu uyum ise filmin en keyifli sürprizlerinden biri. Melling’in kırılganlığı ile Skarsgård’ın fiziksel ve sessiz otoritesi, hiç zorlanmadan birbirini tamamlıyor.
En az neyi sevdin?
Ray’in varlığı tek başına merak uyandırıcı olsa da karakter çoğu zaman tek boyutlu kalıyor ve bu da anlatının mesafesini artırıyor. Ray’in iç dünyasının veya Colin ile yaşadığı çatışmaların daha fazla derinleştirildiği sahneler, ilişkinin dinamiklerini çok daha katmanlı bir hâle getirebilirdi.
En çok hangi sahneye yükseldin?
Colin’in yaşadıklarını anlamlandırmakta zorlandığı ve her gün itaat etmenin ağırlığını hissettiği bir anda, bir günlük “off-day” talebinin Ray tarafından reddedilmesi üzerine başkaldırdığı sahne benim için çok değerliydi. Bu an, filmdeki BDSM dinamiği içinde rızanın, sınırların ve karşılıklı iletişimin ne kadar hayati olduğunu görünür kılıyor. Sahne, herkese, en azından zaman zaman, “bugün o gün değil” diyebilme hakkı olduğunu güçlü bir şekilde hatırlatıyor.

Kimler sever?
Konfor alanından çıkmaya açık olanlar, hikâyeyi hemen kendi değer yargılarıyla etiketlemeyenler, karakterlerin -kendisine göre hatalı bile olsa- aldıkları kararlarını anlamaya çalışanlar… Arzunun beden ve güçle kurduğu -rıza dâhilindeki- ilişkiye “sağlıklı / sağlıksız” ikiliğine sıkıştırmadan yaklaşan izleyiciler için Pillion kolaylıkla bir favori hâline gelebilir.
Bunu seven şunları da sever
Eşcinsel erkeklerin gündelik cinselliğini ve ilişkilerini ne idealize eden ne de dramatize eden, benim de kişisel favorilerimden Taxi zum Klo aklıma gelen ilk film oldu. Frank Ripploh’un hem yönetmenliğini hem de başrolünü üstlendiği film, Berlin’de çok eşli ve BDSM ilişkilerini tercih eden bir öğretmeni merkezine alıyor. Tıpkı Pillion gibi, izleyiciyi ikna etmek yerine karakterlerin peşinden gidiyor ve tüm yargıyı seyirciye bırakıyor. Maggie Gyllenhaal’un unutulmaz performansıyla akıllara kazınan Secretary filmi de itaat – kontrol temelli, karmaşık ama karşılıklı rızaya dayanan ilişki dinamiklerini konu aldığı için Pillion severlerin ilgisini çekecektir.
Soru işaretleri / varsa açtığı tartışmalar…
Ray ve Colin arasındaki ilişkinin sınırlarını açıkça tarif etmekten özellikle kaçınılmış. Bu bilinçli belirsizlik, izleyicinin okumasında boşluklar yaratıyor. Colin’in yaşadığı dönüşümün gerçekten kendi arzuları ve özgürlüğüyle mi şekillendiği, yoksa Ray’in kurduğu baskın yapının sürekliliği içinde mi gerçekleştiği sorusu ise film bittikten sonra bile aklınızın bir köşesinde dönüp duruyor.
Yazara / yönetmene bir soru soracak olsan ne olurdu?
Filmi izleyen birinin, karakterlerin aldığı seçimler üzerine en çok hangi düşünceyle baş başa kalmasını isterdiniz?