Rose of Nevada: Geleceğin hayaletleri

Yazı: utkan çınar

İngiliz yönetmen Mark Jenkin’in yeni filmi Rose of Nevada, Cornwall kıyılarında geçen gizemli bir karşılaşma hikâyesi üzerinden kimlik, hafıza ve gerçeklik algısı hakkında katmanlı bir anlatı kuruyor. Bilimkurgu ile pastoral İngiliz taşrası estetiğini beklenmedik bir yerde buluşturan film, gündelik hayatın ritmini yavaşça bozan bir yabancılık hissiyle ilerliyor. FIPRESCI Ödülü kazandığı 45. İstanbul Film Festivali kapsamında izleme şansı bulduğumuz filmin başrollerinde George MacKay, Callum Turner ve Rosalind Eleazar var; Mary Woodvine ve Edward Rowe gibi Jenkin sinemasının tanıdık yüzleri kadroyu tamamlıyor.

Bu yazı henüz Rose of Nevada filmini izlememiş olanlar için bazı sürprizleri bozabilir.


Zaman dilimi ve mekân

İngiltere’nin en güneybatısındaki Cornwall’da bir balıkçı kasabasındayız. Günümüzde olduğumuzu varsaysak da beklenmedik şekilde 1993’e gözümüzü açıyoruz.

Konu nedir?

30 yıl kadar evvel balığa çıktıktan sonra mürettebatıyla kaybolan tekne Rose Of Nevada gizemli bir şekilde limana geri dönmüştür. Sahibi vakit kaybetmeden tekneyi yeni bir ekiple tekrar işletmeye karar verir. İlk seferlerinden geri döndüklerinde kasabanın bıraktıkları zamanda olmadığını anlarlar. 

İzlemeden önce bilmemiz gerekenler

Marc Jenkin 2019 tarihli, hakkıyla bolca övgüye mazhar olan filmi Bait ile Britanya sinemasının en dikkat çekici isimlerinden biri hâline gelmişti. Aynı Rose of Nevada gibi memleketi Cornwall ve balıkçı kasabaları üzerine odaklanan siyah – beyaz film; oyuncu yönetimi, kurgu ve yarattığı atmosferle gerçekten günümüzde pek benzerini bulamayacağınız orijinallikteydi. 

En çok neyi sevdin?

Jenkin’in kendi yaptığı ambient film müziğini baştan söyleyelim. Yazılar çıktığında sonuna kadar dinleme ihtiyacı hissettim. Filminin müziğini de kendi yapan yönetmenlere çok denk gelmeyiz, bu kafa uyumu hemen hissediliyor. 16 mm çekilen filmin görselliği de âdeta sinema tarihini dolaşıyor. Elde banyo edilen filmin çatlakları, zengin renk ve kontrast yoğunluğu, Jenkin’in konularına yakın çekimleri, dar kadrajları size sanki bir Carl Theodor Dreyer veya Béla Tarr filmi keyfi verirken; düşük tonlu “yeni gerçekçi” akıma yakın oyunculuk da 70’lerin film noirlarını akla getiriyor. Ama bunu da göze sokarak yapmıyor Jenkin. Sahip olduğu bilimkurgu / gerilim etiketini sırtında bir yük olarak taşımıyor; varoluşçu yaklaşımına, alt metindeki kimlik bunalımına bir sos olarak ustaca kullanıyor. Ayrıca böyle bir amacın olmadığını bilsem de kişisel olarak hafif bir 80’ler Britanya punk ruhunu da keyifle sezdim.

Başroldeki George MacKay’e de bir parantez açmalı. Bundan on sene evvel pek keyifli Stephen King uyarlaması 11.22.63 ile tanıştığım 34 yaşındaki oyuncu, Sam Mendes’in etkileyici 1. Dünya Savaşı filmi 1917 ile adını geniş kitlelere duyurmuştu. Sonrasında daha düşük profil ama içi dolu seçimler yapmaya devam etti. Kendine saygın bir külliyat yaratmakta. Burada da oyunculukların izleyici alabildiğine uzakta durduğu bir filmde, az da olsa iletişim kurabildiğiniz bir karakter olarak işini tartarak ve kıvamında yapıyor.  

En az neyi sevdin?

Burayı boş bırakmalı. Yönetmen tercihleri hakkında o kadar kendin emin ki bu size de geçiyor ve sevmeme gibi bir mantıkla bakmak aklınıza gelmiyor. Her şey çok tadında.  

En çok hangi sahneye yükseldin?

Tek bir sahne seçmek zor. Balık tutma, ağ salma işlerinin sabırla betimlenmesi, o sessiz gerilim gerçekten büyüleyiciydi. Baş karakterlerimizi de bir anlık güvenlik kamerasından görmemiz de çok vurucu bir seçimdi.

Modunu nasıl etkiledi?

Filmdeki üstü kapalı da olsa “eskinin güzel günlerine dönme” nostaljisi normalde sevdiğim bir şey değildir. Nedense geçmişe sürekli pembe gözlüklerle bakma refleksimiz var. Belki de dönebilsen, “bildiğin” bir geleceği tekrar yaşamanın vereceği kontrol sahibi olma hissidir bunu yaratan. Film, günümüzün karanlığına rağmen geçmişe dönerken yaşayacağınız kimlik kaybını başrolünün depresyonu üzerinde oldukça basitçe anlatabiliyor. Gelgelelim ben de izlerken “1993’e dönebilsem” diye hayaller kurmadım değil!

Karakterlere dair neler söyleyebilirsin

Filmin baş karakteri ve izleyiciye eşlik eden ismi McKay’in Nick’i olsa da Callum Turner’ın hayat verdiği Liam’ın davası daha ilginçti. Günümüzde tutunamamış karakterin yerini aldığı hayaletin eşi ve çocuğuna sahip olunca yaşadığı güven hissi ve günümüze göre çok canlı ve pozitif bir atmosfere sahip kasabalarına Nick’e göre çok daha hızlı adaptasyonu, filmin en vurucu yanıydı kanımca.

Bunu seven şunları da sever 

Robert Eggers’in 2019 yapımı The Lighthouse’u hemen akla geliyor. Bu ara kulaklarını çok çınlattığım Shane Carruth’un zaman yolculuğu başyapıtı Primer’ı da sessiz gerilimiyle tekrar analım. 

Yazara / yönetmene bir soru soracak olsan ne olurdu?

Özellikle başrollerin dışındaki kadronun “oynamadan oynama” konusundaki başarısı dikkat çekici. Bir soru olmasa da çekimler sırasında oyuncularıyla olan diyaloglarına tanık olmak isterdim. Onlardan nasıl taleplerde bulunduğunu görmek oldukça doyurucu olurdu diye tahmin ediyorum.