Yine, yeni, yeniden ve son kez: The Comeback

Yazı: Zeynep Naz Günsal

Hello, hello, hello!

Friends’in Phoebe’si (ve neslinin en iyi komedi oyuncularından) Lisa Kudrow ile TV tarihinin mihenk taşlarından Sex and The City’nin yapımcısı Michael Patrick King’in ortak yaratısı The Comeback; ikinci sezonundan 12, ilkinden ise tam 21 yıl sonra tekrar hayata geri dönerek HBO Max kataloğundaki yerini almış durumda. 

Kariyerini yeniden canlandırmaktan başka bir şey istemeyen eski sitcom oyuncusu ve yeni, hem hevesli hem aşırı gergin reality yıldızı Valerie Cherish’i, hayatını ve sektörde saygı görmek, belki de sadece sevilmek uğruna girdiği kılıkları, içine düştüğü durumları betimliyordu dizi; bu kez ise televizyon yıldızını yapay zekâ denen eli kulağında felaketle karşı karşıya getiriyor. Rollerine az çok kaldıkları yerden devam eden oyuncular arasında Damian Young, Laura Silverman, Dan Bucatinsky, Lance Barber, Tim Bagley, Matt Cook ve duayen sitcom yönetmeni James Burrows var. Yapıma yeni dâhil olanlar arasında ise Andrew Scott, Abbi Jacobson, John Early, Jack O’Brien, Barry Shabaka Henley ve Ella Stiller mevcut. Malin Akerman da dünyalar tatlısı Juna rolüyle ufak da olsa ekranda beliriyor. Jane Fonda, Fran Drescher, Clea Duvall, Trixie Mattel, Bradley Whitford, Justin Theroux ve Adam Scott’ı da konuk rollerde yakalamak mümkün.

Dizinin 3. sezonunun tanıtım çalışmaları kapsamında düzenlenen çevrimiçi basın toplantısında, Lisa Kudrow ve Michael Patrick King’in; Valerie ve onu çevreleyen belgesel / reality şovunun evrimi, bu geri dönüşlerini neyin tetiklediği ve dizinin televizyonun geleceğiyle ilgili bu kez neler irdelediğine dair söylediklerini dinledik. 


The Comeback, Lisa Kudrow’un “hayatında yaptığı en iyi şey” olarak betimlediği bir proje. ​​21 yıla yayılan varlığı boyunca eğlence sektöründe, televizyon dünyasında ve izleyicilerin bu içerikleri tüketme biçiminde nelerin değiştiğine hem öykü içinden hem de anlatının dışına taşan bir bakış sunan çok önemli bir belge niteliği taşıyor. Her sezonu arasında en az 10 yıl süre olması bakımındansa çok sıra dışı bir dizi. Zamanında anlaşılmayıp, reytingleri düşük kalıyor; ama üç Emmy adaylığı kapıveriyor ve stüdyo standartlarına göre “tutmayıp” yenilenmeyen ama zamanla kazanılan bir zevk olduğunu kanıtlıyor.

İlk 2004’te, o dönemde hem Friends hem de Sex and The City’nin son sezonları biterken hayal edilmeye başlanıp, sadece bir yıl sonra ilk sezonuyla seyirci karşısında çıkmış. Projenin bu kadar hızlı gelişmesinin nedeni, o sıralarda henüz yeni yeni yükselmekte olan “reality” formatını imal etmenin senaryolu yapımlardan çok daha kolay ve ucuz olmasından ötürü stüdyoların bu türü yeğlemeye başlamış olması. HBO’nun o dönemki başkanı Casey Bloys da muhtemelen bu furyayla acilen dalga geçilmesi gerektiğine inanmış olacak ki ikilinin sunumunu duyar duymaz projeye yeşil ışık yakmış. Üçüncü sezona da film ve televizyon yapımında yapay zekâdan gittikçe daha da fazla faydalanılacağı haberleri akabinde başlayan SAG-AFTRA grevlerinin fitili ateşlemesiyle start verilmiş zaten. Sözü King ve Kudrow’a bırakayım:

Michael Patrick King: Casey’e “İşte fikir bu” dediğimizde, “Evet. Hemen.” demişti. Yani gerçekten “Ne kadar hızlı yapabilirsiniz?” gibi bir durum vardı. Yazım süreci boyunca da ne zaman başka bir şey hakkında başını kaldırtsak “Yetişebilecek miyiz?” diye panikliyorduk.

Lisa Kudrow: Yani bu iş eskiyecek diye düşündük ama hiç de öyle olmadı.

Michael Patrick King: Amacımız, herhangi bir stüdyo yapay zekâ kullandığını kabul etmeden önce yayına girmekti. Şu an için bunu başardık gibi görünüyor, tabii beş gün sonra biri çıkıp bir diziyi gizlice böyle yazdığını itiraf etmezse.

Lisa Kudrow: Hayır, bence ona daha çok var. Bence bu en güvenli yoldu.

Michael Patrick King: Yani, hedefimiz buydu. İşin “Nasıl?” ve “Ne?” diye sorulan aşamada olmasını istedik, “Ha biz de tam öyle bir şey yapıyorduk…” noktasında değil.

Lisa Kudrow: Evet. “Farzedelim ki…” aşamasında.

Robert Michael Morris

Dizinin ilk iki sezon boyunca türeyen en zor anlarını ve “ikinci el utancı” enerjisiyle dağıtıp, o sırada hangi sağlık sorunuyla ile cebelleşiyor olursa olsun desteğini Valerie’nin üstünden çekmeyen kişisel kuaförü ve en yakın dostu Mickey’e hayat veren Robert Michael Morris, 2017’deki vefatından dolayı ne yazık ki bu kez kadroda yer almıyor. The Comeback hayranlarının hâlen favorisi olduğu rahatlıkla söylenebilecek Mickey’nin dizideki yokluğu kısa bir açıklamayla geçiştirilir diye bekliyorsanız, dizinin bu sezonu ve aslında Valerie ve olduğu kişiyi en tanımlayıcı kısımlarından biri, dizinin üçüncü bölümü. Yani Mickey’ye ne olduğuna dair hikâyedeki boşluğun doldurulması bir yana, onun hem öyküdeki hem de Valerie’nin hayatındaki yer fazlasıyla onurlandırılıyor.

Basın toplantısında, Mickey’nin vefatının duygusal sonuçlarına böylesine katmanlı şekilde eğilmek üzere kasıtlı bir çaba gösterip göstermedikleri sorulmuştu. Lisa Kudrow tüm ciddiyetiyle lafı kısa tutarak sadece “Evet” derken King, Morris’in ölümü sonrası projeye geri dönme fikri ilk gündeme geldiğinde Lisa’nın buna tamamen kapalı olduğunu; konunun onun yokluğunda artık kapandığında ısrar ettiğini söyledi. Sonrasında ekip, bu kaybın ekranda hiç gösterilmemiş olmasından hareketle Valerie’nin bununla yüzleşmemiş olabileceğini düşünmüş ve Valerie’nin kaçınma hâli Lisa Kudrow’un karaktere dair sezgisiyle gelişip hikâyeye yerleştirilmiş.  

Valerie’nin spot ışıkları altındaki yerini envai çeşit rezillik pahasına geri almak uğruna, stüdyonun da empoze etmesiyle kabul ettiği The Comeback gig’i; Valerie’nin sektöre geri dönme çabalarından istifade etmenin yanı sıra, stüdyonun geliştirmekte olduğu bir diğer yapım olan Room and Bored sitcom’unun ve buna stüdyonun ittirmesiyle girdiği için daha ilk set gününden itibaren hayatı ona zindan etmeye ant içmiş showrunner Paulie G’yle cebelleşmelerinin bir nevi kamera arkası olma işlevindeydi. Sezon finalinde Valerie, The Comeback’in son kurgusunu izleyip ne kadar küçük düşürüldüğünü fark ederken, programın buna rağmen yayınlanmasına izin verip hem kendi gerçeğini öyle ya da böyle sahiplenmiş, hem de kendini bu rezil sistemin insafına bırakmıştı.

İkinci sezon ise yazar Paulie G’nin kendisinden ilhamla yarattığı Mallory Church karakterini üstlenen Cherish’in; Room and Bored’un yapımı sırasında kendisini dolaylı dolaysız her yoldan küçük düşürmüş bu yazarın, meğerse o dönem içinden geçtiği bağımlılık sürecini deştiği yarı otobiyografik trajikomedi Seeing Red ile geçmişti. Prestijli rolüyle Emmy ödülüne layık görülerek yeniden ciddiye alınan bir oyuncuya dönüşmüş, ancak bu başarı dizide Paulie G ile çalıştığı sürede yaşadığı aşağılanma ve sistematik küçümsenmenin ifşasıyla birlikte gelmişti. Sektördeki güç ilişkileriyle ve “iyi görünmek” uğruna her şey sütlimanmış gibi davrandığı tüm anlarda, bu dinamiği nasıl beslediğiyle hesaplaşmıştı. 

Bir fırsat daha yakalamış olmanın etkisiyle Valerie, “The Comeback” uğruna can dostu Mickey ve ayrıca kocası Mark’la olan ilişkisini zedelemişti. Ancak sonunda, hayatına gerçekten değer katanlarla onu başkalarının gözünde değerli kılanlar arasında bir seçim yapmak zorunda kaldı: Aday olduğu, büyük ihtimalle kazanacağı Emmy’e sırtını dönüp, tam tören başlarken evinde fenalaşıp hastaneye kaldırılan kanser hastası Mickey ve ona refakat eden Mark’ın yanında olmayı seçerek hem bize hem de sevdiklerine kendini, ve aslında kim olduğunu nihayet kanıtlamıştı. Bununla gelen format kırılması reality estetiğinin yerini sabit ve sinematik dile bırakmasıyla Valerie artık salt izlenen değil; kendini çerçeveleyen birine dönüşmüştü. Yıllardır peşinde olduğu “ciddiye alınma”ya nihayet ulaşmış, kamera karşısındaki kontrolü artmıştı ama hayatının geri kalanında neyin değişeceği net değildi: Son sezonun başladığı 2023 yılına dek Valerie nasıl bir değişiklik yaşadı? 

Lisa Kudrow: 10 yıl yaşlandı. Ama bana göre bu sadece “Nasıl yaşlandı?” meselesi değil; daha çok doğal bir yaşlanma süreci. Bir Emmy kazanmıştı. Arada onun için bazı fırsatlar vardı; pek sonuç vermemiş şeyler de oldu. Bu sefer biraz daha özgüveni var. Fakat o çaresizlik hissi de hâlâ sürüyor, çünkü çalışamamış. Grevin olduğu, kimsenin çalışamadığı zamanı hatırlarsınız. Grevden sonraysa durum bir ara “Harika, herkes geri dönüyor!”, “Ne oluyor? Nerede bu işler?” gibiydi ama ortada hiçbir şey yoktu. Yapılası hiçbir şey ortaya çıkmadı. Dolayısıyla onu yeniden gördüğümüzde birkaç yıldır savrulmuş bir hâlde. Ve açıkçası, biz de onu tam olarak orada görmek istiyoruz.

İlk sezon sahte bir reality şov mu, yoksa bunun ham görüntülerinden çıkan diyejetik bir belgesel üzerinden eğlence sektörünün acımasızlık ve cinsiyetçiliğini topa tutan hicivli bir mokümanter mi, karar vermesi zor bir şeydi. Bu üç sezon içinden en acımasız, en kıvrandırıcı olanıdır. Bundan dokuz yıl sonra gelen ikinci sezon ise zaten fazlasıyla türler üstü mertebede yer alan kült statüdeki bu yapımın aktardığı tüm formatlara ait sınırları hepten bulanıklaştırdığı bir öyküye dönüşerek sonlanmıştı. Şimdilerde rebootlar ve spin-offlar nezdinde çok alışık ve biraz (!) bıkkın olduğumuz bir durum olsa da herhangi bir dizinin ilk sezonundan seneler sonra geri dönmesi, The Comeback’in ikinci sezonu duyurulduğu sıralarda görülmemiş şeydi. Dizinin yaptığı ikinci sezon üstünden bir düzine yıl geçtikten sonra geri dönmek de öyle. Aslında 20’yi aşkın yıl boyunca öyle ya da böyle cebinde taşıdığı, tümüyle kendine ait bir karakteri üstüne geri giymekle ilgili Kudrow’un dediklerinden biri şu oldu:

Lisa Kudrow: Yazım sürecinde onun içine bir ölçüde girebildim ama bu yine de tam anlamıyla onun yerine geçmek gibi değildi. Hatta açıkçası bana biraz dar geldiğini hissettim. Role girerken onu biraz esnetmem gerekti. Sanırım yaptığım şeye pek güvenemedim; başıma bu gelebiliyor ve gerçekten çok saçma. Ama bir iki hafta sonra her şey yerine oturdu.

Lisa Kudrow aslında belki de neslinin en kendinden emin, kendine ve yetilerine duyduğu güveni haykırma ihtiyacı hissetmeyen, sivri zekâlı olduğu kadar mülayim, alçak gönüllü bir oyuncu. Ona bir “yıldız” demek istemiyorum çünkü onu üstünde taşımayı seçen biri değil hiç. Ve bu çok güzel. Kendinden, yeteneği ve duruşundan son derece emin ama sakin, topraklı bir yerden öyle. Son 21 yıldır tekrar tekrar hayat verdiği Valerie Cherish de aslında Phoebe Buffay’den daha uzun süre oynadığı bir rol. Kudrow’un kendisinden daha zıt bir tip olamaz; belki de bu yüzden ancak böyle birinin aklından çıkabilirdi zaten. Valerie’nin aksine Kudrow sektörde hiçbir zaman yalvarıp yakarmadı; karşısına çıkan projeleri kendi standartlarına göre seçti. Hoş, bu aslında hiç Val’inki gibi bir durumda kalmadığı için olabilir: Val’in oyunculuk hayatı ve bunun gidişatındaki durgun dönemler, gelgitler ve ani gelişmelerin yarattıkları, neredeyse fazla sert bir çizgiye varan anlar ve her seferinde bir şekilde yine komik kalanlar olmak arasında gidip geliyor. 

İkilinin ise neyin ne zaman sınırda dolaştığında nasıl karar verdiklerine dair bir kriteri yok: 

Lisa Kudrow: Sanırım bunu yaparken hissediyoruz.

Michael Patrick King: İlginç olan şu ki ilk sezonda Valerie’ye nasıl bir tepki geleceğine dair hiçbir fikrimiz yoktu. İnsanlar “Ah… ah…” diye tepki veriyordu. İkinci sezonda ise “Tamam, onu anlıyoruz” demeye başladılar. Bu sezonda da “Arada bir yine nasıl o ‘ah’ hissini verebiliriz?” diye düşündük. Çünkü seyirci “Aman Tanrım, bu nereye gidiyor?” hissini seviyor. O yüzden bazı anlar tam sınırda duruyor ama Valerie her seferinde oradan sıyrılıp çıkıyor.

Lisa Kudrow: Bence zaman geçtikçe de değişti. İlk sezon, 2004’te olduğundan daha az “cringe” geliyor artık. Şu her yerdeki Housewives programlarında insanlar kendilerini öylesine ortaya koyarak sanki benim dizim için bir zemin hazırladılar. Ama yine de bana göre bu dizi kendi içinde bir Rorschach testi gibi. Yani, dünyayı nasıl algıladığınıza bağlı olarak, ya dayanılmaz bir his uyandırıyor ya da kahkahalara boğulmanıza neden oluyor. Anlatabiliyor muyum?

Valerie Cherish ise olduğuna kendini ikna ettiği şeyin ölçüsünde hareket edip, gerginliğinden ve yapmacıklığından dolayı yarattığı izlenimin derdini çeken biri. Halbuki biraz salsa, kendini bir kabul etse aslında nasıl kabiliyetleri olduğunu, bunların kime ne ifade ettiğini görebilecek. Onu izlerken bunu en yoğun hissettiren vakitler, aslında “kısmi” tanıdığımız bu kadının sevdikleriyle ya da en azından yanında rahat olabildikleriyle birlikteyken veya son damlanın bardağa düştüğü; daha fazlası için merak uyandıran ve çok tatmin eden anlar oluyor. Onun için bir utanıyor, bir üzülüyor, bir yandan da “Helal olsun be!” diyorsun; kendini sürekli zorlu ve küçük düşürücü durumlara sokması hem öfke hem hayranlık uyandırıyor. Çünkü en vasat ve utanç verici durumlarda bile yoluna devam edebiliyor.

Lisa Kudrow: İnsanlar bana “Onu nasıl oynadın? Özellikle ilk sezon çok zor olmuştur” diyor ama hiç de öyle değildi. Kendimi hiç kötü hissetmedim. Ve ben onun içindeydim. O zaman bu ne demek? Kendi yarattığı gerçekliğe inanacak kadar yanılgı içinde mi? “Neden bu beni incitmiyor da herkesi bu kadar incitiyor?” Bunu kendime hep sordum. O ise iyi durumda. Bu biraz kafamı karıştırdı ama açıkçası dünyayı kendi gördüğü gibi kabul eden ve başkalarının buna katılmasına ihtiyaç duymayan insanlara hayranlık duyuyorum. Valerie de biraz Phoebe gibi aslında; “Ben dünyayı böyle görüyorum ve buna katılmak zorunda değilsin.”

Michael Patrick King: Bu aslında ilginç bir nokta, üçüncü sezonda da karşımıza çıkıyor. Bir şeyin sana nasıl hissettireceğini onun belirlemesine izin vermek yerine, nasıl hissedeceğini senin seçebilmen meselesi… Ki bu komik çünkü Valerie’nin yolculuğu başından beri buydu zaten. İnsanların onun hakkında ne söylediğinden çok, işlerin nasıl gittiğini onlara söyleyen hep o oldu.

Lisa Kudrow: Evet, ben de gerçekten şuna inanıyorum: Her şeyi nasıl algıladığına bağlı olarak kendi gerçekliğini kendin yaratıyorsun.

Üçüncü sezon; internet, sosyal medya, viral olmak gibi bağlamlarla içeriği değişmiş “görünürlük” denen kavramı, bu eksende Val ve onu bunca zamandır çevreleyen şovun girdiği şekilleri de betimliyor. Bununla birlikte hayatını yaratıcılıkla kazanan hemen hemen herkesin kâbuslarına çökmüş yapay zekâ ve bunun eğlence sektörüne gittikçe artan etkisine eğiliyor tabii ki. İlk sezonun konu ettiği “Reality TV televizyonu ele mi geçiriyor?” tartışmaları, 20 yıl sonrasında yerini “Yapay zekâ, televizyonu ve bununla birlikte her bir şeyi ele mi geçirecek?” ciddiyetinde bir soruya bırakmış durumda. Dizinin sektöre dair keşfettiği “what if”ler nezdinde gözlemlenebilecek en absürt, fakat mümkünatından dolayı en tekinsiz hissettiren durum belki de bu.

Yapay zekâ ve bunun dizideki bir nevi temsilcisi olan ComSpot Communications şirketinin yürüttüğü NuNet platformuna ve tamamen yapay zekâ ile yazılmış ilk dizi olacak How’s That? için Val’i “bizzat” seçen yapay zekâ sürümü “AI Assist”e dair ilk fikirleri sunan Michael Patrick King olmuş. Yapay zekâ üzerine komedi yaparken yazarların kişisel deneyimlerinden değil; çağımızın distopikliğini tek elden ilan etmiş bu olgunun etrafında şekillenen gündelik tartışmaları dikkate almışlar daha çok. 

Michael Patrick King: İçinde yaşadığımız şey, yapay zekânın ne olduğu ve ne kadar güce sahip olduğu meselesi. Hepimizin başına gelebilecek şeylerin bir kâbusunu yaşıyoruz. Henüz, bildiğimiz kadarıyla, bizim yaptığımız işi yapmak için yapay zekâyla gerçekten birebir çalışan insanların somut bir deneyimi yok, en azından biz bilmiyorduk. O yüzden her şey bu cehennem hissinden besleniyor.

Lisa Kudrow: Bu dünya için geçerli, değil mi? Ama sektörün içinde durum nasıl, emin değilim. Ben seyircinin her zaman neyi sevip neyi sevmediğini belli ettiğine inanıyorum. Evet, belki seyircinin hoşuna giden bazı yapay zekâ içerikleri olur ama bu her şeyin yerini alacak demek değil.

Valerie bu kez Billy ile birlikte yürütücü yapımcı; bu sayede geçmişteki itirazları haklı ve işlevli hâle geliyor. Deneyiminin etrafındakilerce kabul edildiği, tanındığı bir sezon; sette herkesi gazlayan, sakinleştiren veya teselli eden kişi. Bunu çaktırmadan hayıflanarak da olsa yapıyor. Ama bunu becerebilmesi, mevcut şartlarda hiçbir anlam ifade etmiyor çünkü dizinin başında bu sefer resmen sesini duyacak “bir insan” yok. Çabalarının işin büyük resminde bu kez de pek gerçek bir karşılığı yok: Tarih bir nevi tekerrür ediyor. İlk sezonda gözlemlediğimiz kol kanat geren hâli, hevesli anaçlığı, cıvıldak olumluluğu yine var ama Val bu sefer bunu çok daha içten bir hâlde yayıyor etrafına. Valerie’yi Valerie yapan şeylerin bize şimdiye dek en net tanımını final sezonunda görüyoruz ki bu meğer onun bu mizacı o kadar da pozdan ibaret değilmiş:

Michael Patrick King: Valerie’ye eklenen yeni şeyler içinde en sevdiğim, eşi Mark’la olan anlar. Özellikle de çamaşır odası sahnesi. Orada kötü bir şey olduğunda kendi bakış açısını ortaya koyuyor: “Pozitif ol.” Bunu destekleyen tek şeyi de şu: “Neden pozitif olmayalım ki?” Valerie’nin seçerek benimsediği bu yaşam felsefesini gösterebilmek hoşuma gitti. Benim için yeni olan buydu.

Lisa Kudrow: Bence bu kez biraz daha kendine iyi bakma hâli vardı, her zamanki gibi kendini zor durumlara soksa da. 

Michael Patrick King: Bu sezonun eğlenceli taraflarından biri de şu: İlk iki sezonda Valerie hep ilgi odağı olmaya çalışıyordu, sürekli buna itiliyordu ve biz onu o spot ışığının altına koyduk. Fakat sonra şunu gördük: Kadın aslında işini biliyor. Televizyonu biliyor. Zanaatını biliyor. Call sheet’te bir numara oluyor ama aynı zamanda diğer oyuncular için de bir tür destek figürüne dönüşüyor. “Executive Producer” ünvanını itelemeye çalışsa da işleri yürütmeye çabalıyor. Yani iş ciddiye bindiğinde gerçekten bildiğini göstermek eğlenceliydi.

Lisa Kudrow: Evet, bir de gerçekten bir şeyleri bildiğinde ve biri onunla tartışmaya çalıştığında bile hâlâ oldukça nazik kalmasını sevdim.

İşinde yetkin olanlar ya yapay zekâ varken iş bulamıyor ya da zaten böyle bir dizide olmak istemiyor; yetkin olmayanlar ise hak etmedikleri pozisyonlara getiriliyor. Herkes iş tanımı ve kabiliyeti dışında bir şeylere yükselip duruyor. Örneğin yönetmen bunu yapmaktansa dizide rol almak istiyor, Billy işini bir türlü yapmayarak yalnızca yürütücü yapımcı ünvanının prestijini umursuyor; oyuncular ve Val dışında kimse projeyi tınlamıyor. Bu yüzden yük Valerie’nin üzerinde; oysa o sadece yıldız olmak istiyor! Herkes fazla rahat, Valerie ise hiç değil. İçine düştüğü kaotik durumlar, istemeden kovdurduğu insanlar, başka kimse umursamadığı için yapmak zorunda kaldığı konuşmalar, hele ağzından kaçırdıkları… Şartlar, sorumluluklar bambaşka; Valerie de daha farklı bir insan ama dürtüleri, belli zamanlarda yapmaya itildikleri aynı. O yüzden karaktere bu kadar uçuk koşullarda bile olsa geri dönmek kasıtlı bir bilinç gerektirmiyor. Çünkü…

Lisa Kudrow: İyi ya da kötü, o zaten burada. O yüzden evet, bunu yapmak pek de zor olmuyor, değil mi?

Michael Patrick King: Olmuyor.

Lisa Kudrow: Ama çalışırken bazen şunu fark ettim: Bazı sahnelerde Valerie biraz fazla öfkeli oluyordu. O da aslında benim bir argüman yürütmemden kaynaklanıyordu; karakterden değil. Sonra geri dönüp düzeltiyorduk.

Michael Patrick King: Ben hiç öfke görmedim, her şey bir parti gibiydi. Ama Valerie öfkeli olsa bile harika, o da güzel bir renk olurdu. Genel olarak çok içgüdüsel bir süreç. Asıl şaşırtıcı olan şu: Senaryo odasında Lisa’yla Valerie hakkında konuşuyorsun, karakterleri tartışıyorsun. Sonra Lisa sete Valerie olarak geliyor. Saçı, tavırları, o küçük sesleri, o gülümsemesiyle. Bir anda nefesin kesiliyor, sanki bambaşka bir varlık içeri girmiş gibi oluyor. Yani evet, çok içgüdüsel.

Sezonun çekimlerinin yapıldığı Warner Bros Stüdyoları’ndan biri, aynı zamanda Friends’in de çekildiği Stage 24… Kudrow’un Friends’i de bir diğer dizisi The Comeback’i de aynı stüdyoda tamamlıyor oluşu bu içerikte çok anlamlı. Friends’in dördüncü sezon çekimleri sırasında hamile olduğu oğluyla beraber bu stüdyoya bir kez daha veda etmiş oldu yani. Oğlu Julian Stern, -annesinin ona pek benzeterek teklif ettiği- Evan karakterini canlandırıyor. Başta NuNet’in yapay zekâ modelini prodüksiyon süresince denetlemek ve gerektiğinde onarmak için işe alınmış bir teknik asistan ve hikâyedeki belki de en normal tip olan Evan, dizinin finaline yaklaşıldıkça hem How’s That hem The Comeback hem de televizyonun geleceğine büyük önem teşkil eden bir figüre dönüşüyor. 

Lisa Kudrow: Julian daha önce küçük, kısa filmlerde oynamıştı ama böyle bir şeyde değil. Gerçekten harikaydı. Biraz da suçluluk hissettim çünkü onun benim oğlum olduğunu unuttum; orada sadece var olan ve iyi olan biriydi, ben de öyleydim! O da “Sadece Evan olarak Valerie’yle konuşuyordum” dediğinde aslında o da unutmuştu. Bu harika bir şey. Ben de aynı durumdaydım ama “Ben de seni umursamadım” diyecek kalbim yoktu! Bir de Stage 24’daydık, onun iki yaşındayken craft servis mutfağında ellerini yıkadığı bir fotoğraf var. Sonra orada yeniden, bu kez oyuncu olarak karşımda duruyor. Aman Tanrım… Hem de finalin bir parçası olarak!

Final demişken, bunu söylemek ne ölçüde bir sürprizbozan, bilmiyorum ama bir sektörde, hele ki eğlence ve televizyon gibi ayrımcılıklar, sistematik zorbalıklar, kalıplaştırmalar ve aşağılamaların oyun alanı olan bir sektörde bir kadın olarak var olmaya, Valerie Cherish’in örnek olduğu gibi inadına devam etmenin, buna razı olmanın cesaretiyle tanımlanmış bir kariyere -kurgusal olsa da- daha iyi selam çakılamazdı gibi geliyor. Önceki sezonu çağıran biçimde yine formatla oynandığı, bu 21 yılda onu belgelemiş en kafa insanı Jane’in eski kamerasıyla 4:3 oran kadrajla siyah – beyaz kayda aldığı sahnede diziyi ne kadar süredir takip ediyor olursanız olun hem buruk hem mutlu gözyaşları dökeceksiniz bence – ki toplantıya katılan birçok yazara da aynısı olmuş.

Lisa Kudrow: Bu fikir en başından itibaren Michael’ındı.

Michael Patrick King: Evet, her şey Warner Bros.’ta çekiliyor; burası zaten Hollywood tarihinin kendisi gibi. Valerie de Now, Voyager’a referans vermeye başlıyor; Mickey’nin çok sevdiği, güzel bir siyah – beyaz film. Yazım süreci genelde şöyle ilerler: “Başka ne yapabiliriz?” diye düşünürsün. Sonra Jane’in geri gelip Valerie’yi kendi tarzında, video kamera ile çekmesi fikri geldi ve bu da bizi filme yöneltti. Gerçek bir siyah – beyaz film göstermek, tuhaf bir şekilde Valerie’yi Eski Hollywood’a aitmiş gibi hissettirdi. Sanki gerçekten Now, Voyager’a gönderme yapıyorduk.

Bu da bir riskti. İkinci sezon sonunda reality kameralarını bırakması gibi burada da bir risk aldık. Sonra rengin geri gelişi var; tam da Valerie’nin insanlığının kendini göstermeye başladığı esnada. Aslında “Bir insan böyle yapmaz mı zaten?” diyor. Yani soluk bir görüntüden, renge geçiyor. Çünkü insanlar Valerie’yi hep siyah – beyaz gördü: Ya kurban ya deli, ya kaybeden ya kazanan; arada gri yok. Biz de gri bir filmle başlayıp onu renge taşıdık.

Ve umarım finalde, Lisa’nın da özellikle vurguladığı gibi seyircinin Valerie’yi farklı bir şekilde görmesini sağlamışızdır. Biraz da Valerie’nin kendini gördüğü gibi. Son bölümün adı da zaten “Valerie Cherish”. Diğer bölümlerde hep “Valerie şöyle”, “Valerie böyle”, “Valerie kazanır”, “Valerie kaybeder” gibi başlıklar vardı. Bu ise sadece “Valerie Cherish.” Bu büyük bir andı.

Son sahnede Jane’in de hayret içinde belirttiği gibi, bu sezon aslında Valerie’yi “ilk kez görüyormuşuz gibi”… Çünkü Val’i şimdiye dek izlemenin en dayanılmaz zevklerinden biri de onu bir kompleksler kraliçesi ve alabildiğine samimiyetsiz, narsistik bir egomanyak gibi yaftalamanın ne kadar basit bir şey olduğu ve bunu yapmanın ne kadar üstün hissettirdiğiydi. Asıl narsistik olan bu tuzağa böylesine kolay düşmek olmalı, değil mi? Evet, sahte ve bu sahteliği bir kalkan olarak, hem uyumlanmak hem de kendini korumak için kullanan biri. Bu yüzden gıcık ve cringe olabilir ama bir o kadar da sevilesi. Çünkü o öyle ya da böyle hep şeffaf. Duyguları onları ne kadar dizginlemeye çalışırsa çalışsın hep açık, doğru ve “geçerli”. 

“Komik değil mi, ben bunu hiç öyle hissetmedim. Aşağılanma mı? Hayır. Hayır. İnsanlar bana kaba davrandığında ya da hakaret ettiğinde evet, bunu hissettim tabii ama bu bana bir fayda sağlamıyordu çünkü gitmek istediğim yere ulaşmam gerekiyordu. Bence aşağılanmak için bunu kabul etmen gerekir ve ben buna hiç razı olmadım. Bilmiyorum, sadece bana verilmiş olanla elimden gelenin en iyisini yaptım, değil mi? Zaten insan olmak bu değil mi, elindekinin en iyisini yapmak? Yoksa geride kalır ve sürekli mutsuz olursun. Her şey her zaman istediğin gibi olmayacak, değil mi? Her zaman mükemmel işi ya da her neyse onu elde edemeyeceksin. Ama yine de elindekini en iyi şekilde değerlendirmek zorundasın, değil mi? Uyum sağlamak, devam etmek zorundasın. Neyse, ben de bunu yapmaya çalışıyorum.” -Valerie Cherish