Saçmalıklar düzeni: Tayfun Pirselimoğlu ve İdea
Röportaj: Zelal Buldan
Kemal, bindiği otobüste yüzünü bile görmediği birinin bıraktığı İdea kitabını bulur ve bu rastlantı, onu anlam veremediği bir yolculuğa sürükler. Bu varoluşsal sorgulama, Türkiye sinemasında kendine özgü diliyle öne çıkan Tayfun Pirselimoğlu’nun İdea isimli son filminde hayat buluyor.
32. Adana Altın Koza Film Festivali’nde Tayfun Pirselimoğlu ile sinemasal yaklaşımını, anaakım sinemaya yönelik eleştirilerini ve kendi sanat pratiğini günümüz üretim koşulları içinde nasıl konumlandırdığını konuşma fırsatı yakaladık.
“Mekânı ana unsurlardan biri olarak algılıyorum. Oyuncu, ışık, ses neyse mekân da o kadar önemli, hatta belki de daha da önemli.”

Sizin sinemasal ve felsefi açıdan ‘idea’ anlayışınız nedir? Bu kavram sizin için ne ifade ediyor ve bu filmde nasıl bir karşılık buldu?
Filmin ismi İdea olduğu için filmin başladığı yerin de orası olduğu izlenimi bırakıyor tabii. Benim takıntılı olduğum mevzu, işin filozofik tarafıyla da alakalı olarak kimlik problematiği. Yani biriyken bir başkası olmak mevzusu. Daha önce yaptığım Ben O Değilim filminde biriyken kendi iradesiyle bir başkasının yerine geçen birinin hikâyesi vardı. Burada gayri iradi bir şekilde bir adamın hiç alakası olmayan bir adam hâline dönüşmesini izliyoruz. Bu ideanın işaret ettiği şey tabii ki yoruma açık ama en azından şöyle bir ipucu verebilirim: “Ben” ile “gölge” arasındaki, “öteki” arasındaki ilişkiye dair bir soru sormak için İdea’yı tercih ettim. Burada kitabın ismini taşıyor olması ve dokunulduğunda başka birine dönüşme ihtimali barındırmasını biraz izleyicinin tasavvuruna da bırakmak isterim.
İdea zamansız bir hikâye anlatıyor olsa da mekânlar zamanın tüm ağırlığını ve izlerini taşıyor. Sizin sinemanızda mekânların bu kadar güçlü bir yer tutmasının nedeni nedir? Hikâyelerinizi kurarken mekânla nasıl bir ilişki geliştiriyorsunuz?
Mekânı ana unsurlardan biri olarak algılıyorum. Oyuncu, ışık, ses neyse mekân da o kadar önemli, hatta belki de daha da önemli. Çünkü kâğıt üzerinde “bir ev” olarak yazdığın şeyin hangi ev olduğu ve o evin içindeki hikâyenin nasıl bir hikâye olduğu, sizin seçtiğiniz ya da tasarımını yaptığınız mekânla belirginleşiyor. Hikâyeye direkt olarak önemli bir unsur olarak giriyor. Ben de özellikle dolaşırken, bakarken yönetmen deformasyonuyla bana ilginç gelen mekânları kafamın içinde biriktiriyorum ve fotoğraflarını çekiyorum. Sonra yazarken bunlar bana çok yardımcı oluyor. Ek olarak, bazen yazmış olduğum hikâyenin, senaryonun içerisindeki bir mekânı ararken o mekânın benim de daha düşünmediğim şekilde, işime yarayacak başka özellikleri olduğunu keşfediyorum. Böyle olunca, senaryoyu bile değiştirebiliyorum. Bunu anlatmaktan muradım, çok önem verdiğim ve sinema adına önemli olan bir unsur mekân ve mekân tercihlerimiz.
Beğendiğiniz bir mekânın üzerine yeni bir hikâyenin doğduğu oldu mu?
Bu film bağlamında da söyleyebilirim. Filmde geçen köşk daha önce bilmediğim ve Yunanistan’da bir adada bizi gezdirirken gösterdikleri bir evdi. Filmin de aşağı yukarı kafamın içinde dolaşıp durduğu bir zamandı. İkisinin bir araya gelmesi, daha önce “şehrin uzağında izole bir ev” diye yazdığım şeyi, orada somut bir hâle dönüştürdü. O mekânın içerisindeki odalar, sizin ev içerisinde yazdığınız sahneleri de belirliyor. Bekçinin odası nerede, salon nerede, o nerede bu nerede sorularını düşünürken mekân sizi bir yere sürüklüyor ve siz de ona göre şekillendiriyorsunuz senaryoyu.
“Bu kadar saçmalığın olduğu bir dünyada nasıl her şeyi normalleştirip yaşıyoruz?” diye sordunuz film sonrası söyleşide. Siz bu “saçmalıklar düzenini” sinemayla ifşa etmeye mi anlamaya mı çalışıyorsunuz?
O kadar saçma sapan, absürt bir zaman dilimine denk düştük ki bu saçmalığın ve nasıl bu şekilde yaşıyor olduğumuzun şaşkınlığı içerisindeyim. Herkesin bunu anlamaya çalıştığını düşünmüyorum açıkçası. Çünkü bu, akıp giden bir nehrin içerisine atılmış çer çöp gibi bizi bir yere sürüklüyor. Ben, o akıp giden çöplerden birisi olarak bir tarafa tutunup “Ya bir dakika, ne oluyor?” diyerek görmeye çalışıyorum. Var olan bir şeyi aksettirmeye çalışıyorum. “Bunun çaresi budur” sorumluluğu ile yapmıyorum bunu, onu bilmiyorum zaten. Bu kadar aptalca bir hayatı yaşıyor olmamızın karşılığını göstermeye çalışıyorum. Bana en az bunun kadar tuhaf gelen, filmi izleyip de bunu anlamamaları. Burada bir saçmalık devreye giriyor. Belki bu anlamda, bu absürtlüğün ne derecede içselleştirildiği de böyle bir ironi ile ortaya çıkıyor.

Filmin anlaşılmaması demişken, festivalde soru – cevap kısmında birinden “Bu filmin konusu yok.” yorumu geldi…
Evet… Bu çok karşılaştığım bir durum. Beni şaşırtan şey entelektüel birikimleri de az çok var olduğuna vehmettiğimiz insanların da bunu tam olarak algılayamamaları. Öyle bir aptallık deryası içerisinde yüzüyoruz ki herkes bu sudan fazlasıyla içmiş gibi. Boğulurken içiyorlar ve daha çok zehirleniyorlar. Bunu çok tedirgin edici buluyorum. Zihinlerin bu kadar bulanıklaşıp, anlamların bu kadar müphem hâle gelmesi ve insanların “Neler oluyor?” diye sormaması bana çok şaşırtıcı geliyor. Bunu çok tekrarlıyorum ama sanki herkes çeşmeden akan sudan içmiş de ben içmemişim gibi. Biraz Carpenter filmi gibi; ben ölüleri görüyormuşum da kimse görmüyormuş gibi geliyor bana.
İdea’daki karakteriniz neredeyse tamamen edilgen, tepkisiz ama bir yandan da hep içeriden izliyor, tanıklık ediyor. Bu hâl, günümüz toplumunun maruz kaldığı yoğunluk ve anlamsızlık karşısında gelişen bir savunma biçimi mi?
Ben sıradan birini anlatıyorum, yani sıradan biri aslında artık bütün toplumu ifade eden bir kimlik analojisi. Herkes çok sıradan, dolayısıyla ben de sıradan insanların hikâyelerini anlatıyorum. Bu sıradanlığın korkunç bir tarafı var çünkü bu kadar sıradanlık, demin sözünü ettiğimiz bu absürt hayatı normalleştirmeyle ilişkili hâle geliyor. Bunu çok tehlikeli buluyorum ve bu, günlük hayatımızın içerisinde olduğu gibi bu bir dejenerasyon. Sanatın bizatihi kendisinde, sinemasında, resminde, edebiyatında, her yerinde bu acılı sıradanlık beni çok rahatsız ediyor. İyiyle, güzelle olan tanımlamalar bu sıradanlık üzerinden şekilleniyor. Günlük hayat dışında sanat bağlamında konuşacak olursak; iyi film nedir, iyi resim nedir, iyi edebiyat nedir sorularının karşılığı bu kirlenmeden ve zehirlenmeden payını had safhada alıyor. Beni şaşkınlıklara gark ediyor. Neye iyi film diyorsunuz; hangi resme, hangi sanatçıya iyi diyorsunuz? Düşününce “Bu nasıl olabilir?” diyorum. Aynen bu filmde başka şeyler için söylediğimiz gibi. Başyapıt dediğiniz şeyin ne olduğunu biliyor musunuz? Nasıl anlamıyorsunuz bunun ne olduğunu? Böyle bir zamandayız ve dediğim gibi o sudan içmediğim için mi, bilmiyorum, en azından kendimi bu filmleri yaparak koruduğumu düşünüyorum, ya da yazarak ve çizerek.
O zaman kendinizi koruma biçiminiz…
Bir şekilde öyle. Bu absürtlüğün içerisinde, demin söylediğim gibi akıp giden bir nehirde bir taş bulmuş da bir tarafına çıkıp aşağıya bakar gibi hissediyorum kendimi.
“Kurgu, elinizdeki bir puzzle’ın doğru yerlere yerleştirilmesi gibi algınır. Sonunda bir resim çıkar ortaya. Bazen o puzzle’ın parçalarının yerlerini değiştirip yeni bir resim kurmak ve buna cesaret etmek beni çok etkiliyor. Bence sinema adına bunu çok iyi yapanlar var.“

İdea bir tür döngüyle sona eriyor. Erdem Şenocak’ın hikâyeyi devralmasıyla yeni bir başlangıca evriliyor. Sizin sinemanızda kader, tekrar ve kaçınılmazlık nasıl bir yer tutuyor?
Evet bu tekrarı çok seviyorum. Her şeyin dönüp durduğuna ve tekrar başladığına inanıyorum ama bu bir tekamülü de içeriyor. Diyalektik bir şey bu. Bir şeyi bitiriyoruz ve sonra tekrar başlıyoruz ama tekrar başlayan ben ile bitiren ben arasında nitelik farkı var. Bunun bir değişmeye işaret ettiğine inanmak istiyorum. Benim aşağı yukarı bütün filmlerim başladığı gibi biter çünkü yeni bir hikâye başlıyor. Bundan itibaren yeni bir hikâye var ve bu başka hikayenin nasıl olacağını biraz izleyicinin ellerine bırakmak istiyorum. Ben Kerr diye bir film de yaptım, Kerr diye bir roman da yazdım. Kerr yani tekerrürün, tekrarın kökü. Bu yazdığım ve çizdiğim her şeyin bir yerine sinmiş olan, inandığım bir motif.
Eğer bir döngü hakkınız daha olsa İdea kitabını gerçek hayatta kimin bulmasını isterdiniz?
Ona karar vermek güç. Daha doğrusu bu aslında “hiç kimse” veya “herkes” diye ifade edilebilecek bir şey. O koltukta, o tesadüfle oturan kimse onu takdir edememe hâlini önemli buluyorum. Yani bu, bizim takdirimizde değil. Kimin takdirinde onu da bilmiyorum. İlahi bir şeyden bahsetmiyorum ama hayatın bizatihi kendisi tuhaf tesadüflerle, belki de o tesadüfün arkasında bizim bilmediğimiz bir planla oluyor. Tekrar altını çiziyorum, bunu bir ilahi karşılığı olan yerden söylemiyorum ama nüfuz edemediğimiz bir alan var. İyi ki de var çünkü bu irademizle yapacağımız şeylerin yaşadığımız kadarıyla hiç iyi şeyler olmadığını, kendi irademizin insanları çok kötü yerlere götürme ihtimali de barındırdığını görünce artık kim şanslıysa o otursun oraya diyorum.
Oyuncularınızla tekrar tekrar çalışmayı tercih etmeniz, onların sizin sinemasal dünyanızın bir parçası hâline gelmesini sağlıyor. Bu iş birliği nasıl gelişiyor ve birbirinizi nasıl besliyorsunuz?
Benim sinema yapma biçimim biraz sanat eğilimini sevdiğim ve yetenekli olduğuna inandığım insanlarla devam ettirmek üzerine kurulu. Bu karşılıklı bir alışveriş alanı. Sanatın bizatihi üretiminde, üretilen sanatın kendisi ile alakalı olarak inandığım şey o. Yaptığınız işi ya çok zekice ya çok samimi bir şekilde ya da hem çok zekice hem de çok samimi bir şekilde yapmanız lazım. En ideali sonuncu tabi. Ben, birlikte çalıştığım insanların hem zekâlarına hem de samimiyetlerine önem veriyorum. Benim yapmaya çalıştığım sinema; elini en başta açık eden, gösteren bir sinema. Ben sizi vurmak için buraya gelmedim çünkü sinema izleyicisini aslında çok kolay vurup koltukta bıraktırabilir. Anaakım sinemanın büyük bir kesimi bunu böyle yapıyor zaten ama bu gönüllü bir cinayet ve katil ilişkisi. Ben, izleyiciye, “Ben sizi vurmak niyetiyle buraya gelmedim.” demeye çalışıyorum. Ben; gördüğüm, anladığım ve beni şaşırtan bir dünyanın bendeki tezahürünü anlatmaya çalışıyorum. Çok da ilgili değilim neticede izleyicinin bunu sevip sevmemesi, beğenip beğenmemesi beni çok da alakadar etmiyor. İyi bir şey çıkmışsa veya beğenilmişse tabii ki hoşuma gider, o başka. Ama hem izleyiciyle hem oyuncularla hem de teknik ekiple kurduğum ilişki bütün bu söylediğim samimiyet ve zekâ dengesi üzerinden oluyor. Bir de tabii arkadaşlarımla, iyi insanlarla bu işi yapmayı seviyorum. Sanatın bizatihi kendisinde kötülüğü barındırdığını da kabul ediyorum ama bunu iyi bir şekilde yapmaya çalışıyorum.
Filmlerinizde kurgu, zaman ve mekânın doğrusal algısını kırıyor, döngüler ve parçalanmış anlatımlarla izleyiciyi farklı bir deneyime davet ediyor. Sizce kurgu, gerçeklik algımızı nasıl dönüştürür?
Kurgu, elinizdeki bir puzzle’ın doğru yerlere yerleştirilmesi gibi algınır. Sonunda bir resim çıkar ortaya. Bazen o puzzle’ın parçalarının yerlerini değiştirip yeni bir resim kurmak ve buna cesaret etmek beni çok etkiliyor. Bence sinema adına bunu çok iyi yapanlar var. Bu, demin söylediğim işin zeka kısmıyla da çok ilişkili. Siz bir filmi izlerken filmin sizi bir yerden alıp bir yere götürmesi talebiyle izliyorsunuz ve o da bunu yapıyor. O yolculuk sırasında, sizi taşıyan, sürükleyen bir enerji var ve ona tabisiniz. Ben, bir başkasının filmini izlerken beni sürüklediği yolların dışında başka yollar olabileceğini hissediyorum / hissetmeye çalışıyorum. Oradan giderse ne olur, buradan giderse ne oluru düşünüyorum. O yüzden aslında benim film izleme eğilimim biraz rahatsız edici.
Başkalarının filmlerini kafanızın içinde kurguluyorsunuz yani…
Evet, çünkü sinema bir ihtimaller sanatıdır. Tercih sanatıdır. “Onu değil de bunu tercih ederseniz ne olur”un karşılığında bir şeyler çıkıyor. Eskiye göre çok değişti bu kurgu masaları. Eskiden kurgu için oturduğunuz zaman size sonsuz ihtimaller sunardı. Sizin senaryo bağlamında bir yol haritanız vardır ama oraya oturduğunuz zaman çok fazla ihtimal belirir. Eğer iyi bir kurgucu veya yönetmenseniz o puzzle’ı başka türlü kurmanın hesabını yaparsınız. Ben yıllardır çok sevdiğim arkadaşım Ali Aga ile çalışıyorum ve işin en çok keyif aldığım kısmı orası. Orada daha önce tasavvur ettiğiniz dünyayı yeniden, başka türlü kurma ihtimallerini tartışıyorsunuz.
Kaybolma ihtimallerini de göze almak gerek.
Tabii. Bu, sizi tamamen bir karanlığa da gömebilir. Bir ihtimaller silsilesinin karşısındasınız ve oradan bir bilmeceyi çözmek ya da yeni bir bilmece kurmak üzerine çaba gösteriyorsunuz. En haz aldığım kısmı burası.
Kısa filmlerinizin özgün atmosferini ve anlatımını çok seviyorum. Uzun metrajın ardından tekrar kısa filme dönmek sinema dünyasında oldukça nadir bir tercih. Siz böyle bir dönüşü düşünüyor musunuz?
Evet, çok enteresan oldu bunu sormanız. Bir kısa film çekmek istiyorum. Şimdi bunun için bir hatta birden fazla çalışmam var. Kısa filmi çok seviyorum. Şunu da söyleyeyim, bunu her yerde tekrarlıyorum ama şu anda Türkiye’deki kısa filmin geldiği yer uzun metrajın çok daha yukarısında. Çok daha yetenekli ve vaatkâr işler var. Uzun metrajlarını çekenlerin birçoğu, içlerinde parlaklar da var tabii, çok eski bir sinema yapıyorlar. Bunun nedenlerini de çok merak ediyorum. 80’lerin sinemasını yeniden çekiyorlarmış gibi bir hisse kapılıyorum. Kısa film çekerken gösterdikleri cüreti asla orada gösteremiyorlar. Politik anlamda söylemiyorum. Sanatsal anlamda bir cüret yok, bu beni çok şaşırtıyor. Dediğim gibi çok parlak olanlar da var tabii. Şundan söylüyorum bunu; kısa filmi bu cüreti veren bir alanmış, sadece orası varmış gibi algılıyorlar ve öyle de. Kısa film gerçekten başka bir dünya ve onu çok seviyorum. Dolayısıyla, aklımda vardı ama bunu pratiğe geçirmeyi düşünmüyordum, şimdi öyle bir kısa film çekme ihtimali var. Belki yurt dışında çekeceğim ama yazdım yani.

Bu absürt gerçeklikte yeni bir hikâye anlatmak ne anlama geliyor? Bir sonraki projenizle, varoluşun bu karmaşasında izleyiciye ne tür sorular yöneltmeyi planlıyorsunuz? Ve sizce sinema, bu karmaşık dünyada anlam arayışına nasıl bir katkı sunabilir?
Mevzu şu aslında, sinema özellikle bir kitle sanatı olduğu için bir şekilde kapitalizmin bir aşamasını da işaret ediyor. İzleyicisine, istediği cevapları vermek üzerine kurulu bir aşamaya gelmiştir. Anaakım için söylüyorum bunu özellikle. İzleyicisini ve izleyicisinin talebinin ne olacağını tamamıyla kendisinin belirlediği ve izleyicisinin de bunu talep ettiği bir yerde duruyor sinema. Çok fazla film çekiliyor. Gereğinden fazla film çekiliyor. Geçen sene Berlin’e sekiz bin civarı film başvurmuş. Bunun büyük bir çoğunluğu çer çöp tabii. Bu kadar çokluk içerisinde bir niteliğin olması zaten mümkün değil. Bu neden böyle oluyor? Çünkü neredeyse demin söylediğim nedenlerden dolayı, izleyiciyi böyle bir açlığın içine atıp asla doyamayacakları, yedikçe daha çok acıktıran bir sektör hâline geldi sinema. Bu da şımarık bir seyirci oluşturdu. İstediği anda, istediği filme ulaşması için sadece parmağıyla bir düğmeye basması yeterli. Milyonlarca filme ulaşabilir. Daha önce hiç tahayyül edilemeyecek bir şey bu. Sinema bu aç, sabırsız ve şımarık seyirciyi doyurmak için onları fast food lokantalarına itiyor. Onlar da böyle sürekli bir hamburger söyleyip arkasından bir cheeseburger söylüyor. Birinden bir ısırık alıp atıyor çünkü asla doymuyor.
Bağımsız sinema için de aynı şeyi düşünüyor musunuz?
Tabii ki bundan nasibini alan bir bağımsız sinema oluştu. Bağımsız sinema içerisinde de bir anaakım var. Gerçekten bağımsız sinemanın ruhuna uygun filmler yapmaya çalışanları da kenara doğru itip genişleyen, akan bir anaakım var. Bunu festivallerde çok görüyoruz. Gerçekten önemli festivallerde başyapıt diye burnumuza soktukları filmlerin, on yıl önce o festivallerin kapısından geçemeyeceklerini biliyoruz. Şimdi onlar üzerine de tezler yazıyorlar. Bu da bir absürtlük. En vahim olan şey bu. Bağımsız sinemanın da bu kirlenmeden etkilenir olması. Çok önemli yönetmenlerin bazılarının isimlerini kapatsanız o yaptıkları işlerle bu festivallere giremeyecek bir duruma geldi. Sinemanın gidişatını konuştuktan sonra anlamlı bir yere gitmedi ama bazı pırıltılar da var. Biz bugün bilmesek de Fas’ta çok iyi sinema yapan biri var belki. Ben olduğunu biliyorum, var ama o kitlelere ulaşamıyor. Onun önünü kesen binlerce çer çöp var. Atıyorum, Malezya’da çok iyi işler çıkaran birisi var ama çok kısıtlı kalıyor, onu boğuyorlar. O yüzden, belki sorduğun sorunun bağlamından koptum ama ıstırabımı da bu şekilde ifade etmek isterim. Yani sinemanın bir sanat olduğuna inanmak artık neredeyse suçlanacak bir hâle gelmiş gibi. Ben bu sinemayı anlamıyorum demek bu yeni izleyici profilinin karşılığı. Anlamayabilirsiniz ama hissetmekle mükellefsiniz. Orada bir şey var. O bana bir şey anlatıyor, bir şey fısıldıyor. “Anlamadım!” Ya biz anlamakla mükellef değiliz. Geldiğimiz noktada öyle bir yere vardık ki siz o sinemadan çıkarken tamamen tatminle çıkmak zorunda hissediyorsunuz kendinizi. Sizin iyi diye nitelemeniz için sorduğunuz bütün soruların cevabını cebinize koyup çıkmanız gerekiyor, o zaman tatmin oluyorsunuz. Korkmak isterseniz korkutuyor, eğlenmek istiyorsanız eğlendiriyor. O dramanın ıstırabını çektirmek için talep ettiğiniz şeyi yerine getiriyor, tatmin dolu ve bir sonraki filmin yeni iştahıyla çıkıyorsunuz ki o da filmi bitirebildiyseniz.
Dayatılan formüller ile de ilgili biraz sanıyorum.
Evet, bir algoritma var neredeyse ve bunu kirleten şeylerden biri de bence bu platformlar. Bu yeni bir izleyici kitlesi oluşturdu. Demin kurgu dediniz, hızlı kurgu… Mesela bazen “sizin filmlerinizde çok uzun, çok ağır planlar var.” diyorlar da ben inanamıyorum. Bundan on sene önce bu söylenmiyordu, şimdi söylüyorlar. Aynı filmleri çekiyorum ben. İzleyicinin algısı artık bunu kaldırmıyor. Ben değişmedim, siz değiştiniz ve iyi bir değişim de değildir bu. Artık sizin tatmininizin nasıl olacağına karar veren bir sistemin parçası oldunuz. Başkaları da başka bir şey yapmak istiyor ve bunu da anlamazlıktan gelmeyin demek gerekiyor birilerine. Benim umurumda değil. Benim umurumda olan bütün bir toplum olarak, bütün bir dünya olarak böyle bir dejenerasyonun içerisinde demin bahsettiğim sıradan bireylerin sıradanlığının bu şekilde olması. Çok acı verici geliyor. Çok mu ağır oldu?
Umut dolu bir cümleniz varsa isterseniz öyle bitirelim.
Bunu çok umutlu görüyorum aslında. Demin bahsettiğim nedenden dolayı. Bir sonun işareti bu bence. Bir yerde bitecek ve sonra tekrar başlayacağız. O anlamda bildik bir laf ama, ne kadar karanlıksa sabah, aydınlanacak gün o kadar parlak olur.
