Kırık parçalarından yeniden birleşen bir ailenin hikâyesi: The Love That Remains

Yazı: Melikşah Altuntaş

Son dönem Kuzey Avrupa sinemasının kuşkusuz en iyi ve en yaratıcı birkaç yönetmeninden biri Hlynur Pálmason’un Godland’den üç yıl sonra Cannes Resmi Seçkisi’ne dönüş yaptığı filmi The Love That Remains; komik, buruk, nüktedan bir aile filmi. Aile filmi dediysek de gözünüzde iç ısıtan bir pazar öğleden sonra filmi canlanmasın. Pálmason’un aile üyeleri ve hatta aile köpeklerine bile önemli rolleri ayırdığı bu bir hayli kişisel filmi, parçalanmakta olan bir ailenin bu vedayı bir yas süreci gibi çeşitli süreçler üzerinden tanımasının hikayesini konu ediyor.

İlk uzun metrajlı filmi Winter Brothers’tan bu yana bir hayli incelikli filmlerle karşımıza çıkan Pálmason, sinemaseverleri yalnızca pelikül sevdasından vazgeçmeyerek değil kendine özgü öykü anlatıcılığıyla da tavlamaya devam ediyor. Katıksız bir başyapıt olan A White White Day’de üzerinden yıllar geçse de hala tarifi zor bir yas duygusunu jenerasyonlar arası bir kurtuluş hissi üzerinden tanımlamaya çalışan yazar ve yönetmen, son olarak 2022 Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış bölümünde prömiyerini yapan Godland ile karşımıza çıkmıştı. Arada tıpkı bu son uzun metrajlı filminde olduğu gibi aile üyelerini oynattığı Nest ve geçen yıl Venedik’te yarışan O gibi çeşitli kısa filmlerini de izlediğimiz Pálmason, bu yıl Cannes’da Özel Gösterimler bölümünde yer alan The Love That Remains ile ağzımıza bir parmak bal çalmayı ihmal etmiyor.

Boşanma sürecindeki bir anne babanın evleri ayırma işini fantastik bir masala dönüştüren, bu sırada kadının toparlanma, erkeğin ise battıkça batma halini mizahi bir üslupla karşımıza getiren Pálmason, dağılan yuvanın çocuklarına ise koruyucu, kollayıcı ve savunucu sıfatlarıyla kutsanmış bir şövalye prototipi oklatıp duruyor. Şövalyeye atfedilen Joan of Arc imge-karakterle birlikte çocuklar hem anne ile hem baba ile hesaplaşmanın bir yolunu bulmuş oluyor. Bu sırada Pálmason’un kadrajına muazzam bir doğanın kalbine yerleşmiş, “bir gün şöyle bir evde yaşayacağım” iletileriyle birbirimize atıp durduğumuz reels videolarındaki hayalleri süsleyen İskandinav evinden gündelik manzaralar dahil oluyor. 

Neredeyse skeci andıran birbirinden komik sahneler ve yer yer Östlund filmlerini akıllara getiren abartılı duygu izdüşümleriyle dolu bu hüzünlü ve mağrur veda filmi, büyürken yitirdiklerimizi, yaşarken ayırdına varmayıp sonlanırken hasretini çekmeye başladığımız anıları, bir arada durabilme arzusunu bir aradalığın baskısı altında ezen mefhumları didikleyerek burnumuzun direğini sızlatıyor. Fakat iyi ki de böyle yapıyor. Böyle içten, böyle hayatla bağları sağlam ve böylesine kendini ciddiye almadan. 

Kesinlikle yılın en iyi filmlerinden biri.