The Lowdown: Merkeziyetten uzak bir neo-noir

Yazı: Meltem Demiraran

Reservation Dogs‘un yaratıcılarından Sterlin Harjo’nun yeni dizisi The Lowdown; eğlenceli bir suç komedisi. Tulsa’daki yolsuzluk ve nüfuzlu kesiminin gizli kapılar ardındaki çürük hayatlarını açığa çıkarmaya kararlı, bir miktar perişan hâldeki araştırmacı gazeteci Lee Raybon’ın serüvenleri ekseninde şekilleniyor

Kadrosunda Ethan Hawke, Keith David, Jeanne Tripplehorn, Peter Dinklage ve Kyle MacLachlan’ın yer aldığı dizi, ikinci sezon siparişini de kaptı.

*Bu yazı henüz The Lowdown dizisini izlememiş olanlar için bazı sürprizleri bozabilir.


Zaman dilimi ve mekân 

Oklahoma’dayız. Burası Tulsa. Arabalar düzgün, kahveler sert, kitaplar ilk baskı. Evler ferah ama huzursuz. Tarihin, sınıfın, suçun ve “iyi niyetin” birbirine karıştığı, halının altına süpürülmüş her şeyin ara sıra ayağa dolandığı bir şehir.

Konu nedir?

Bir adamın bir dosyayı kurcalamasıyla başlayan ama kısa sürede dosyanın adamı kurcaladığı bir hikâye bu. Baş karakterimizin peşinde olduğu şey “katil kim?” sorusu değil; “bu şehir kime ait?” sorusu. 

İzlemeden önce bilmemiz gerekenler

Alışıldık bir neo-noir değil The Lowdown. Türün cilasını seviyor ama parlatmıyor. Karşımızdaki dedektif karizmatik değil, yalnız değil, güçlü hiç değil. Şiddeti ani ama gösterişsiz. Mizah da türü rahatlatmaktan ziyade onu sabote etmek için var.

Noir’ın temel refleksi olan “hakikat bir yerlerde saklıdır” fikri burada ters yüz ediliyor. Hakikat ortada. O kadar ortada ki kimse ciddiye almıyor. Belgeler, kupürler, kitaplar, dedikodular… Her şey dolaşımda. Ancak sabitlenen bir anlam yok.

İlk intiba?

Lee Raybon (Ethan Hawke) kendine “truthstorian” diyor. Gazeteci demek yetmiyor; tarihçi demek fazla iddialı. Gerçeğin çevresinde dolanan biri Lee. Kitapçısında yaşıyor, kupürleri duvara asıyor, kırmızı iplerle bağlantılar kuruyor. Güçlü bir ailenin intihar diye kapatılan dosyasını kurcalamaya başladığında işler hızla kontrolden çıkıyor.

Kendi kitapçısında ağzı burnu dağıtılıyor, tehdit alıyor, yanlış adamlara çarpıyor. Bir noktada kendini bir arabanın bagajında, ölüme doğru giderken buluyor. Hayatta kalması neredeyse bir yanlışlık. Üstelik, yok edilmesi için o arabayı kendisini koruması için tuttuğu adama teslim ediyor. Evet, gerçekten.

Bu arada Lee’nin bir kızı var, Francis (Ryan Kiera Armstrong). Baba-kız ilişkileri genelde ya “çok sıcak” ya “çok sorunlu” anlatılır. Burada ikisi birden. Beraber delil topluyorlar, yolda durup kahvaltı ediyorlar; Lee, Francis’i korumaya çalışırken sürekli tehlikenin içine çekiyor. Sevgi var ama güvenlik yok. Harjo bu çelişkiyi yumuşatmıyor; tam tersine, gerçekliği buradan kuruyor.

Karakterlere dair neler söyleyebilirsin?

The Lowdown’da kimse kahraman değil. Özellikle de Lee.

Çoğu zaman gülünç hatta. İronik bir Konfederasyon dövmesiyle etrafta dolaşıp “doğru tarafta olma” konusunda ısrar ediyor. Dizi bu çelişkiyi de özellikle kaşıyor bana kalırsa; Lee’yi aklamaya çalışmıyor ama onu rahat da bırakmıyor.

Son bölümde, bir billboard’da gördüğü bir lafı Betty Jo’ya neredeyse kişisel bir ahlaki keşif gibi satmaya kalkıyor: “A poor man is better than a liar.” Aslında İncil’in Özdeyişler bölümünden (19:22) bir alıntı bu. Dizideki One Well Kilisesi’nin beyaz üstünlükçü ideolojinin merkez üssü olduğunu düşününce, cümlenin bağlamı daha da zehirli bir hâl alıyor şüphesiz. Betty Jo’nun cevabı ise kısa ve keskin: “Bunu bir billboard’da mı okudun?”

The Lowdown’un bütün ahlak zemini tam da burada kuruluyor. Sözler kolay. Doğrular dolaşımda. Ama kime ait oldukları, nereden alındıkları ve kim tarafından söylendikleri her şeyi değiştiriyor.

Karakterlerin hiçbiri tek boyutlu değil. Motivasyonlar temiz değil aslında ama kesinlikle anlaşılır. Örneğin; Lee iyi biri olmaya çalışmıyor, yanlış tarafta durmamakta ısrar ediyor. Betty Jo hayatta kalmaya çalışıyor. Marty sistemin içinde kalmış ama artık uykusu kaçan biri. 

Blackie ve yerli çetesi ise romantize edilmiyor kesinlikle. Dizinin “arka planda kalan ama her şeyi belirleyen” yüzlerinden biri Blackie. Sessiz, doğrudan. 

Belli ki herkesin bir bedeli var ve kimse bedelsiz konuşmuyor. 

En çok neyi sevdin?

Dizinin büyük mesaj afişleri asmamasını, hatta bununla alay etmesini. Ahlakı paketleyip seyirciye teslim etmek gibi bir niyeti yok Harjo’nun. Hakikati merkeze koymak yerine, onun nasıl dolaşıma girdiği ile uğraşıyor. Kim söylüyor? Nerede söylüyor? Hangi bağlamdan koparıp söylüyor? 

Bazı bağlantılar yarım kalıyor, bazı karakterler sisin içinde duruyor, bazı sorular hiç cevaplanmıyor. İşin politikliği de burada yatıyor zaten. Sabitlikten öte, hakikat kutsal bir şey değil; yanlış ağızlarda hızla çürüyen bir malzeme. Hiçbir şeyin tam olarak açıklanmaması da bu yüzden.

En az neyi sevdin?

Dürüst olayım: Her bölümden sonra refleks olarak “Bu iş nereye varacak?” diye sormayı. Harjo, her şeyin yerine oturduğu bir “aha!” ânına götürmek istemiyor izleyiciyi. Bu sabırsızlığı tetikleyip sonra yüzümüze bakarak hiçbir şey yapmaması sinir bozucu. Bilerek yapıyor. Ve evet, işe de yarıyor.

Bir de Lee’nin hayatta kalma oranı. Her şeye rağmen ayakta. Gerçekçi mi? Eh, pek değil. Ama gerçekçi olmak zorunda da değil. “Hak edenler hayatta kalır” masalının peşinden gitmiyoruz, bazen saçma bir şekilde hayatta kalındığını kabullenmemizi istiyor. 

Kısacası en az sevdiğim şey, dizinin beni tatmin etmeyi reddetmesi. Üstelik de bu reddedişin, dizinin en güçlü hamlelerinden biri olması.

En çok hangi sahneye yükseldin?

Yanan araba önünde çekilen dandik rap klibine sırıtarak güldüm. 

Ve elbette, son bölümde Osage topraklarının iadesinin sessizce gerçekleştiği ve Lee’nin bunu gözleri dolu dolu izlediği o sahneye. 

Kimler sever? 

Türün kurallarına hâkim olan ama kuralların bozulmasından hoşlananlar kaçırmasın derim.

Bunu seven şunları da sever 

Noir estetiği neredeyse deneysel bir boşluğa çeken Too Old to Die Young, The Lowdown‘daki ahlaki belirsizliğin duygusal kuzeni Rectify ve hakikatin sis içinde kaybolduğu, dedektifliğin bile bir tür halüsinasyona dönüştüğü bir Thomas Pynchon uyarlaması Inherent Vice önerilebilir.