Çok hayalperest, çok gerçek, çok fazla: Too Much

Yazı: Sezen Sayınalp

Girls’ün yaratıcısı Lena Dunham’ın Netflix etiketi taşıyan yeni dizisi Too Much; hislerini gizlemediği, içinden geldiği gibi yaşadığı için “fazla” bulunan Jessica’nın otuzlu yaşların ortasında hayatını baştan kurmasının öyküsü. Dizinin başrolündeki Megan Stalter’a Will Sharpe eşlik ederken; kadroda ayrıca Michael Zegen, Emily Ratajkowski, Rita Wilson, Lena Dunham, Andrew Rannells, Richard E. Grant, Naomi Watts, Adèle Exarchopoulos gibi oyuncular yer alıyor.

*Bu yazı, henüz Too Much dizisini izlememiş olanlar için bazı sürprizleri bozabilir.


Konu nedir?

Bu, Jessica’nın hikâyesi. Nasıl ki Girls’e Hannah’nın hayata atılma ânıyla başladıysak, Too Much’ta da Jessica’nın hayatının farklı bir dönemine adım atmasıyla diziye giriş yapıyoruz. Ayrıldığı eski erkek arkadaşı Zev’le son bir yüzleşme yaşadıktan sonra, iş yerinin teklifiyle New York’tan Londra’daki ofise gönderiliyor. Şehir değişikliğinden önce, New York Şehri’nin banliyösündeki anne evine dönen Jessica, burada ailesinden üç kuşak kadınla bir arada yaşamaya başlıyor. Ablası, annesi ve anneannesiyle süren bu geçiş dönemi sonrası Londra’ya taşınıyor ve oralı bir müzisyen olan Felix Remen’le tanışan Jessica için aşk hayatında da yeni bir sayfa açılıyor.

Günümüz ilişkilerine günümüz şehir dinamikleriyle yaklaşan Too Much bir taraftan da New York banliyösüyle Londra şehir hayatının arasında Thames gibi bir köprü kuruyor. Dizinin “London Bridge” eşliğinde, Thames görüntüsüyle açılması da pek tesadüfi sayılmaz bu yüzden. Aileyi Amerika, bireyselliği de İngiltere odaklı çizen hikâye; İngiltere’yi romantikleştiren bir Amerikalıdan ziyade aileden, alışılan bağlardan, rutinden ayrılan ve yeni yetişkinlikten yetişkinliğe geçen bir kadının hikâyesi için gereken atmosferi hazırlıyor.

İzlemeden önce bilmemiz gerekenler

Bu, Lena Dunham’ın kaleminden çıkan Jessica’nın hikâyesi. O yüzden de Lena Dunham’ın yıllarca hatırlanacak “yeni yetişkinlik” dizisi Girls’ten bahsetmemek olmaz. Dizinin haberi çıktığından bu yana ilgili haberlerde, incelemelerde, röportajlarda Girls’ün yeniden gündeme gelmesi çok da şaşırtıcı sayılmaz. Ayrıca Girls’e Lena Dunham’ın “magnum opus”u demek de çok abartı olmaz. Ama burada “çok”lara çok fazla takılmasak da olur çünkü ne de olsa Too Much’tan da bahsediyoruz. Girls için Too Much’ın ön bölümü diyemeyiz belki ama Too Much için Girls’ten çıkabilecek bir yan hikâye diyebiliriz. Hannah’nın duygu ekseninden çıkan bir yan hikâye gibi. O yüzden de Girls’ün birkaç karakteri hakkında bir şeyler bilmek, Jessica’nın dünyası için güzel referans olabilir. Ama hiçbir şey bilmemek de Too Much’ın dünyasında hiçbir şeyi eksik bırakmaz.

İlk intiba?

Too Much -adı üstünde- yetişkinliğe ve ilişkilere dair çok fazla olan her şeyi merkezine almayı başarıyor. Çok fazla değişiklik, çok fazla tepki, çok fazla his, çok fazla duygu, çok fazla üzüntü, çok fazla sevinç, çok fazla aşk, çok fazla geçmiş, çok fazla bağlılık, çok fazla düşünce… Her şey çok fazla çünkü zaman zaman hayatın hissettirdikleri çok fazla. İster günümüz dünyasında isterse yetişkinliğin karmaşasında durgun ve dingin ilerlemeye çalışılan dönemlerde bile o sakinliği ve yavaşlığı bulamayabiliyoruz. Bunu aramak bir seçenek, tercih etmemek diğer seçenek. Jessica hem bu dinginliğin zor bulunabileceği bir evrede kendini var etmeye çalışıyor hem de daha sakin / yavaş / durgun bir yönü tercih etmiyor. Bununla birlikte daha “ölçülü”, “sabırlı” ya da kendini olduğundan az ve görünmez hissettirmesi beklenen kadın temsiline karşı olabildiğince sesli ve kendini göstermekten çekinmeyen hâliyle bizlerin karşısına çıkıyor. Evet, yaşadıklarını çok fazla yaşayan biri çünkü birçok şeyi bir arada ve çok fazla hissediyor. Öfkesini, hayal kırıklığını, sevincini, kaygısını, korkusunu… Bunları yaşarken, dile getirirken, gösterirken çekinmiyor. Çünkü böylece Jessica’yı yeniden büyütebiliyor. Sadece hayatındaki kişilerle kurduğu iletişimde de değil; Wendy Jones için çektiği ama kimseyle paylaşmadığı sosyal medya videolarında bile kendi iç sesini yeniden dinleyebilmek için kendine alan oluşturuyor Jessica. Wendy ile (ve kendisiyle) hiç olmadığı kadar dürüst konuştuğu bu videolar onun hislerini onun ağzından filtresiz duyabildiğimiz anları da oluşturuyor. Bu nedenle Too Much’ın Jessica merkezli hikâyesi, “Amerikalı genç kadın Avrupa’da” anlatısından daha fazlasını bizlere gösteriyor. Yeni yetişkinlikten, yetişkinliğe geçiş evresi içimizdeki “ben”in sesini, dilini farklı duyduğumuz bir evre gibi. Aynı Amerikan aksanı ve İngiliz aksanı karşılaştırması gibi. Hem tanıdık hem uzak. Hem anlaşılır hem de nüans farkları her an şaşırtmaya müsait. Artık tanıdık sularda değiliz ama yeni tanıdıklar edinebiliyoruz, New York’tan Londra’ya taşınan Jessica’nın yaptığı gibi. Bu yüzden dizinin şehirle kurduğu iletişim mühim bir noktada. Londra’nın romantik komedi geleneği de bu dizinin arka planını oluşturduğu için Jessica’nın hikâyesinin ilerlemesinde itici bir güç olarak yerini alıyor. 

En çok neyi sevdin?

Dizide en çok Jessica’nın içinde bulunduğu durumların hem hayatın olağan akışında karşılaşabilen eşikler olmasını hem de bunları komedi diliyle birleştirebilmesini sevdim. Bugününü ve geçmişini kucaklayabilen Jessica için yas evresi, geçmişle yüzleşme evresi, yola devam etme kararı sancılı süreçler. Dizi de bu süreçlerin yoğunluğunu ve zorluğunu yabana atmadığını kanıtlayan bir kurguyla karşımızda. Bölüm ortasında yaşanan geriye dönüş sahneleri ve sekanslarıyla, Jessica’nın kendisiyle kaldığı anlarıyla bu sancıya ortak olan ama ajite etmeden yetişkinliğin tüm hâllerini de karşımıza getiren bir hikâye örüyor Too Much. Dizinin Lena Dunham’ın hayatından bazı izler taşıması da bunda etkili. Onun Londra’ya taşınma sürecinin, Luis Felber’le evliliğinin (hatta diziyi Luis Felber’le birlikte tasarlıyorlar) Too Much üzerindeki etkisini çoğu bölümde görebiliyoruz. 

Diziyle ilgili sevdiğim bir diğer nokta ise bölüm isimleri. Klasikleşen romanlara / filmlere atıfta bulunan bölüm isimleri bir taraftan Jessica’nın kendi romantik komedi dünyasını, yabancısı olduğu başka bir şehirde yeniden kurmasına yardım ederken ona referans da oluyorlar. Dramalar, romantik komediler, Jane Austen romanları ve karakterleri, popüler kültürden fırlayıp gelen figürler bu referanslara dâhil. Kendi Bridget Jones hikâyesini kendi bildiği gibi yeniden yazıyor diyebiliriz Jessica için. 

En çok hangi sahneye yükseldin? 

Dizinin “Pink Valentine” adlı beşinci bölümündeki geçmişe dönüş sekans, beni en çok etkileyen sekanslardan biriydi. Jessica’nın Zev’le olan ilişkisini başından sonuna bizlere gösteren bu sekans Jessica’nın hatıralarına yeniden dönmesi ve iç hesaplaşmalarıyla yoluna nasıl devam edeceğini görebilmesi adına da oldukça kritik bir dönüm noktasıydı.

Kimler sever? 

Yetişkinliğe geçiş hikâyelerini, kadın karakterlerin merkezde olduğu büyüme yolculuklarını, romantik komedileri, ilişkilere dair kafa yormayı sevenler Too Much’ı da sevecektir.

Bunu seven şunları da sever

Buna ilk cevabım elbette Girls olacak. Hem Lena Dunham’ın kalemi hem de karakterlerin bazı açılardan kurduğu ortaklık nedeniyle iki yapımın benzer yönleri var. Çok değil ama var. Hannah’nın Jessica’yla çok iyi arkadaş olacağını düşünmem de bununla ilgili. İkisinin de bakış açıları, ilişkileri çözümleme şekilleri, kendilerini ifade ediş biçimleri ve duygularını “çok fazla” yaşamaları / göstermeleri bu ortaklığa zemin hazırlıyor. 

Diğer cevabım ise Everything I Know About Love olabilir. Dolly Alderton’ın anılarından yola çıkarak yazdığı bu kitap ve kitaptan uyarlanan dizi, aynı Girls’teki gibi dört genç kadının hayatlarına ve arkadaşlıklarına odaklanıyor. Too Much’taki gibi Londra’yı merkezine alan hikâye, yetişkinliğe yeni adım atmış bu dört kadının hayatla mücadelelerini ve ilişkilere bakışlarını anlatıyor. Jessica’nın dünyasına çok da uzak olmayan bir hikâye diyebilirim. 

Yazara / yönetmene bir soru soracak olsan ne olurdu?

Karakterlerinin iç seslerini (biz izleyici olarak sahnelerde bu sesleri duysak da duymasak da) nasıl oluşturuyorsun, bunun için bir yazı ve düşünme pratiği yapıyor musun?