Yaşa takılanlar: Ekim 1985 - 1990 - 1995 - 2000
Yazı: Cem Kayıran, Deniz Bankal, Ekin Sanaç, İnan Özdemir, J. Hakan Dedeoğlu, Sadi Güran, Utkan Çınar
İşte karşınızda: Ekim 2025 itibarıyla 25, 30, 35 ve 40 yaşını dolduran on albüm.
Yaşa takılanlar, tam 40 yıl kadar geriye sararak hazırladı bu seçkiyi. Her bir albümün önemini, hissettirdiklerini anımsadı. İlk dinleyişten bu yana neler değişmiş? Şarkıların arasına neler sızmış? Hepsini açtı ve yeniden dinledi.

Grace Jones
Slave To The Rhythm
28 Ekim 1985
Çok mühim albümdür çünkü…
Grace Jones’un disco sonrası gelen, performans sanatı ağırlıklı avangart döneminin son ve zirve noktası olarak görülen albümü. Aslında tek bir parça etrafında dolanan ve aynı şarkının farklı versiyonlarını rüya gibi bir incelikle bir araya getiren albüm, Grace Jones’un müzik, sanat, moda alanlarındaki ikonluğunu dile getiren, aralara gerçek röportajların kayıtlarının yerleştirildiği tam da kendisine yakışan farklılıkta, teatral bir albüm.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
Androjenliğin ve nevi şahsına münhasırlığın en nadide temsilcilerinden olan Grace Jones lise yıllarımdan beri eksilmeden ilhamım olmaya devam ediyor. Ne şanslıyım ki kendisini Harbiye’de izleme şansına da eriştim. Performans nedir, bir insan nasıl hem konser verir hem bütün sahneyi nasıl yönetir ve aynı zamanda on dakika hulahop çevirirken şarkı söyler’i bu gözler gördü, bu kulaklar duydu, bu eller ağzı kapattı. Bu albümü ilk dinlediğimde ise bir şarkının koca bir albüme nasıl dağıtıldığını duyunca büyülenmiştim ve hâlâ da ilk günkü gibi büyülenmeye devam ediyorum. Bir şarkı için albümü takmışsın ama bir bakmışsın bütün albümü dinlemişsin.
Bunu biliyor muydunuz?
Şarkı aslında ilk Frankie Goes To Hollywood’a gitmiş ve onlar istemeyince Grace Jones kapmış. Çok da iyi olmuş. Sonradan onlar da yorumladı, elbette aynı tadı vermedi. Geç kaldınız canım.
Albüm kapağı elbette Jean-Paul Goude’un tasarımı.
(Sadi Güran)

Slayer
Seasons in the Abyss
9 Ekim 1990
Çok mühim albümdür çünkü…
Slayer’ın geçmişteki iki uç eğilimin buluşma noktasıdır. Reign in Blood’ın dizginsiz hız ve şiddetiyle South of Heaven’ın ağır, tehditkâr atmosferi aynı gövdeye sığar. Hem de cuk oturur! Ortaya çıkan bu harman, Rick Rubin’le yaptıkları en olgun iş birliği olarak hafızalarda kalır.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
Dave Lombardo’nun mekanik bir öfkeyle işlediği davulları ve Tom Araya’nın bedeninden kopup üzerime buzul gibi çöken vokaliyle, bu albüm ilk temasta insanlığıma yöneltilmiş bir saldırı gibiydi. Bugün ise demlenmiş kulaklarımın yalnızca hız ihtiyacını gidermeye yarayan bir araçtan öte bazı değişmeyen dertlerime ve ruhumun karanlık köşelerine sert bir bağ doku masajı yapıyor.
Bunu biliyor muydunuz?
Slayer, Def Jam’in ilk ve tek metal grubu oldu. Rick Rubin’in onları hip hop’un kalbine yerleştirme hamlesi, bugün hâlâ düşünmesi zevkli bir sapma ve türünün en açık fikirli hamlelerinden biri.
(Deniz Bankal)

Pet Shop Boys
Behaviour
22 Ekim 1990
Çok mühim albümdür çünkü…
Behaviour yayımlanmadan önceki süreçte Pet Shop Boys, dans kulüplerinde ün salmış, Dusty Springfield efsanesiyle düet yapma hayalini gerçekleştirmiş, 1980’ler AIDS krizi kayıpları için bir ağıt misali yaktığı “It’s a Sin” ile aile boyu herkesin kalbini çalmıştı. Bekleneni vermek yerine yeni söz söyleme motivasyonu tamdı. Dönemin belirleyici toplumsal dinamiklerini ve politik eşiklerini fona koyarak çok daha sakin, dingin, bir hayli melankolik ve elbette ironik bir ruh içinde geldi Behaviour. Grubun taşıdığı farklı ses ve referansları açığa çıkaran dokusu ve analog sıcaklığıyla Pet Shop Boys’un tavizsiz duruşunu tarif edebilmek için bugün bile gereken birçok değerin temelinin atıldığı albüm olduğu rahatlıkla söylenebilir. Fotoğraf sanatçısı Bruce Weber’in (albüm kapağı ve “Being Boring” klibi) siyah-beyaz nostaljisinin katmanları arasında büyüme, kayıp, kırılganlık, kaçma, kıskançlık gibi birçok duyguyu incelikleriyle barındıran; Berlin duvarının yıkılışı gibi olayların kaydını tutan benzersiz bir dönem albümü.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
Bol referanslı ve eşsiz bir dönem estetiği kuran “Being Boring”le açılan albüm, bugünden bakıldığında Pet Shop Boys’un en dolgun imzalarından birini taşıyor. Zamanla klasikleşen bu başyapıt grubun pek çok hayranının favorisi olmayı da sürdürüyor. Çünkü muhtemelen ilk dinleyişte yaşattığı o kalp sızısı etkisini hiç kaybetmeden yaşamayı sürdürebiliyor.
Bunu biliyor muydunuz?
Behaviour, Pet Shop Boys’un eski The Smiths gitaristi Johnny Marr’la kurduğu ilk müzikal ortaklık. Albümdeki 3-4 parçaya gitarıyla eşlik ediyor Marr, ki tohumları Behaviour ile atılan bu ortaklık hemen ertesinde New Order, The Smiths, Kraftwerk ve Pet Shop Boys üyelerini bir araya getiren tarihî proje Electronic’e de dönüşecek. Henüz Electronic keşfetmemiş olanlar varsa hemen şimdi kronolojik bir tura başlamaları önerilir.
(Ekin Sanaç)

Oasis
(What’s the Story) Morning Glory?
2 Ekim 1995
Çok mühim albümdür çünkü…
Hepimizin albümüdür. Dünya çapında satış rekorları kıran müzisyenler olmalarına rağmen Noel ile Liam Gallagher’ı takip edenlerin yakından bildiği bir his var. Onların hayalleri, sizin hayallerinizdir. Definitely Maybe, iki kardeşin rock yıldızı olma hayallerine dairdir. İkinci albümleri (What’s the Story) Morning Glory? ise gerçekten o hayale ulaşmalarının hikâyesidir. Zengin olurlar, magazin basınından siyaset koridorlarına her yere çıkarlar, sürekli saçmalarlar, her zaman güldürürler ve siz bunların ortasında milyonlarca insanla aynı duyguyu hissedersiniz: Bu şarkı benim şarkım…
Sadece Londra değil; Manchester, Wigan gibi kentlerden de gelen çocukların öncülük ettiği Britpop akımı, Birleşik Krallık’ın ABD’ye bir cevabıydı. 1990’ların başında Seattle menşeli grunge müziği dünyaya yayılırken gitar müziği de yeni fenomenler bulmuştu. Grunge gibi Britpop da bir yaşam tarzıydı. Britpop’un temsilcileri ilişkilendirildikleri milliyetçilikten biraz rahatsız olmuşlardı belki ama gurur duydukları bir şey vardı. Gündelik hayatlarını müziklerine yansıtabiliyorlardı.
Oasis de öyle yaptı. Futbol ve müzikle büyüyen grup, Definitely Maybe‘de toplumun çeperlerinden haykırıyordu. “Bring It On Down” ve “Cigarettes & Alcohol” gibi şarkılarla Gallagher Kardeşler yoksulluktan, yağmurlardan kaçmak ve güneşi görmek isteyen işçi sınıfını anlatıyordu.(What’s the Story) Morning Glory? albümü ise o kaçıştan sonrasının öyküsüydü. Büyük bütçelerle ikinci albümünü kaydeden Oasis; “Wonderwall”, “Don’t Look Back in Anger”, “Champagne Supernova” gibi klasiklerle evrene açık bir çek sunuyordu. Bunlar aşk şarkıları mıydı, aileye ve arkadaşlığa övgüler miydi, ellerinden kayıp giden dünyaya yardım çığlıkları mıydı, yoksa uyuşturucu etkisiyle yazılmış saçmalıklar mıydı?
“Some Might Say”’de tek başına üç çocuk büyüten annesinin boğuşmak zorunda olduğu kirli bulaşıkları anlatan Noel ne diyordu? “Some might say we will find a brighter day.” (Bazıları, daha aydınlık bir gün bulacağımızı söyleyebilir.) Peki şöhret o parlak günleri getirmiş miydi? Tartışılır. Ama yine de şikâyet etmeye gerek yoktu. Noel ile Liam, “Wonderwall”daki gibi düşünürler. “Because maybe / You’re gonna be the one that saves me / And after all / You’re my wonderwall.” (Çünkü belki / Beni kurtaracak olan sen olacaksın / Ve her şeyin sonunda / Sen benim mucize duvarımsın.) Kurtuluş kaçışta değildir. Kurtuluş belki de yanı başınızdadır. Ailenizde, sevgilinizde, beraber maç izlediğiniz, kavga ettiğiniz ve müzik dinlediğiniz insanda…
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
“Hayatımızın en güzel günlerini yaşamış olabilir miyiz?” 2009’da dağılan Oasis’i 2025 yazındaki dönüş turnesinde Manchester ve Londra’da izledikten sonra eşimle bu soruyu birbirimize defalarca sorduk. Oasis’in dönüşünün gürültülü, duygusal ve ne yazık ki pahalı (Kahrolsun Ticketmaster) olacağını biliyorduk fakat yine de yaşayacağımız duygu sağanağına hazırlıklı değildik. “Hello” ile başlayan, “Morning Glory” ile vites yükselten; gözyaşları içindeki yaşlı adamlarla, 2020’lerde onları dinlemeye başlayan gençlerle, Japonya’dan Şili’ye insanlarla yan yana bağırdığımız bu konserlerin ortak bir yanı vardı: Oasis, hep aynı 23 şarkıyı çaldı. Ve şarkı listesinin merkezinde (What’s the Story) Morning Glory? albümü vardı.
İtiraf edeyim, her Oasis hayranı gibi ben de benzer evrelerden geçtim. 15 yaşında onları keşfettiğimde ilk dinleyişte âşık oldum. Yürüyüşümden kıyafetlerime her şeyi etkilediler. Fakat “Wonderwall” gibi popüler şarkılarından uzaklaştığım, favori parçası “Don’t Look Back in Anger” olanlarla arama mesafe koyduğum zamanlar vardı. “Acquiesce” konuşmak, The Masterplan derlemesini sevenlerle takılmak, “Esas şarkıları B-Side’ları” diyenlerle saatlerce “Fade Away”in nakaratını söylemek istiyordum. Fakat 2025 yazında bana hiç benzemeyen on binlerce insanla yan yana geldiğimde şunu fark ettim. Düşündüğümüz kadar farklı değiliz. Şimdi buradayız, hiçbirimizin dünyanın nasıl işlediğine dair pek fikri yok, yarın başımıza ne geleceğini de bilmiyoruz ama en azından bugün sevdiğimiz şarkıları birlikte söyleyebileceğimiz insanlarla buluştuk. Birazdan her şey bitecek ama bu his asla kaybolmayacak. Ve evet, “Wonderwall” Oasis’in en iyi şarkısı olmayabilir ama dünyanın en güzel şarkısı.
Bunu biliyor muydunuz?
(What’s the Story) Morning Glory?‘nin Birleşik Krallık müzik tarihinin en çok satan üçüncü albümü olduğunu ve o payeyi The Beatles’ın Sgt. Pepper’s Lonely Hearts Club Band‘i ile paylaştığını zaten biliyorsunuzdur. Peki (What’s the Story) Morning Glory? albümünde Richard Ashcroft’a adanmış bir parça olduğunu biliyor musunuz? “Cast No Shadow”, Noel Gallagher’ın Richard Ashcroft’u anlama çabasının ürünü. Hem ona saygı duyuyor hem de onun neden bir türlü huzur bulamadığını çözmeye çalışıyor. Ne mutlu ki bu dostluk hâlâ devam ediyor. Richard Ashcroft, Oasis’in dönüş turnesinin ön grubu olarak sahne alan müzisyenlerden biriydi. Her konserde “Cast No Shadow”dan yarım saat önce Britanya’nın milli marşını, yani “Bitter Sweet Symphony”yi söyledi. Pardon, söyledik.
(İnan Özdemir)

Deftones
Adrenaline
3 Ekim 1995
Çok mühim albümdür çünkü…
Evet, “en iyi” Deftones albümü değildir. Ama Deftones serüveninin başlangıç noktası olması itibarıyla tabii ki çok mühimdir. Nu-metal denen türün karikatürleşmeden önceki aşamalarını takip etmek açısından da çok mühim olduğuna şüphe yok. Cilalı prodüksiyonlara girmeden, büyük kısmı aynı stüdyoda bir ara çalınarak kaydedilmiş bir albüm. Bazı anlarında Chino Moreno’nun mikrofonuna sekip savrulan tükürüklerin size çarpmaması için istemsizce hareket ettirebilir.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
Deftones üyelerinin bugün çok iyi hisler beslemediği, tabiri caizse “amatör işi” gördükleri albüm çıkışından yıllar sonra; neye neden kızgın olduğumun farkına varamadığım tam gaz ergenlik tufanının ortasında hayatıma girmişti. Lise servisini paylaştığım (ve genellikle discman’imin sesini kısmamı rica eden) arkadaşlar muhtemelen “Lifter” ya da “Birthmark”ın rifflerini duysalar bir “hey gidi be” derler diye düşünüyorum. Adrenaline, filtresizliğiyle çekiyordu beni. Bas çalmaya başladığımda öğrendiğim ilk şarkılardan biri “7 Words”tü ve okul orkestrasına bu şarkıyı çalmayı önerdiğimde Cüneyt Hoca’nın “eyvah” etkili sırıtışı geldi yine gözümün önüne.
Bugün bu albümü konuşmak ya da düşünmek, benim için biraz manidar. 2012’de çıkan Koi No Yokan sonrası, yeni çıkan Deftones müziklerine ilgi ve heyecanım biraz körelmişti doğrusu. Fakat 22 Ağustos 2025 gününden bu yana arsızca döndürdüğüm yeni albüm Private Music ile kendimi yine 14-15 yaşlarında bulduğumu bilmenizi isterim. 10. albümün üstüne kaseti en başa, “Bored”a kadar sarınca Deftones’un “amatör işi”yle ne demeye çalıştığı epey net anlaşılıyor tabii. Yine de Adrenaline parçalarını; bu geniiiş külliyattaki farklı yeşillenmelerin tohumları gibi dinlemek, bir aile ağacı hayal etmek de bir derinlik, cazibe katıyor kesinlikle.
Bunu biliyor muydunuz?
Bu albüm, Deftones’un ismine mâl olabilirdi. Enteresan bir hikâye.
90’ların başlarında bir plak şirketiyle el sıkışma hayalleri kuran Deftones’un kapısını ilk çalan Roadrunner Records olmuş. Etiketin yetenek avcısı Monte Conner, Adrenaline albümünü yayımlamak üzere yaptıkları teklifte grubun isminin değiştirilmesini şart koştuklarını anlatıyor 2024’teki bir sosyal medya paylaşımında. Gerekçelere bakın: Hip hop jargonundaki “Def” kelimesinin resmî İngilizce sözlüğe girmesinden sonra fiyakasını kaybettiğini, hatta Rick Rubin’in 1993’te plak şirketi Def American’ın başından o kelimeyi atarken sembolik bir cenaze töreni düzenlediğini hatırlatıyor Conner. “Tones” kısmının da o dönemin popüler ska gruplarını çağrıştırdığını düşünerek bu “öfkeli” müzikle uyumlu olmadığını düşünmüş ve ekibe isimlerinin mutlaka değişmesi gerektiğini söylemiş. Grup üyeleri, kendileriyle ilgilenen tek A&R yetkilisinden gelen bu talebi hemen geçiştirmemiş; hatta albümdeki parçalardan “Engine No. 9”ı grup ismi olarak değerlendirmeyi de önermiş.
Nihayetinde albüm Maverick etiketiyle yayımlanıyor ve neyse ki Deftones da Deftones olmaya 30 yıldır devam ediyor.
(Cem Kayıran)

The Smashing Pumpkins
Mellon Collie and the Infinite Sadness
(23 Ekim 1995)
Çok mühim albümdür çünkü
90’ların hem satış hem bilinirlik anlamında en büyük albümlerinden biri. Büyük derken, albüm fiziki olarak da büyük, zira çift CD ya da çift kaset olarak yayınlanmıştı. 28 şarkıdan oluşuyor ve neredeyse iki saate yakın müzikal bir yolculuk sunuyor.
Ekim 1995’te yayımlanan Mellon Collie and the Infinite Sadness, aynı zamanda Nirvana sonrası dönemin belirleyici albümlerinden de biri. 90’ların ilk yarısında anaakıma taşan grunge rüzgârının bitip alternatif rock’a evrilmesinin de sembolüdür aynı zamanda.
Dünya çapında 10 milyondan fazla satan albüm The Smashing Pumpkins’i liste başı gruplardan biri yaparken dinleyicilere “1979”, “Tonight” ve “Bullet With Butterfly Wings” gibi şarkıları hediye etti. Senfonik rock’tan progresif rock’a, psikedelik yaklaşımlardan synth pop hitlerine dağılmadan uzanabilen, Billy Corgan’ın yaratıcılık anlamında kendine “yürü ya kulum” dediği bu albüm, bir masterpiece olarak tarihteki yerini aldı.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
Albümün ilk single’ı “Bullet With Butterfly Wings”ın klibini ilk izlediğimde tüylerimin diken diken olduğunu hatırlıyorum. Şarkının “The world is a vampire” (Dünya bir vampirdir) ile açılan ve “Despite all my rage, I’m still just a rat in cage” (Tüm öfkeme rağmen hâlâ kafese tıkılmış bir sıçanım) ile tavan yapan sözleri ergenliğime fevkalade ama (çok şükür) geçici bir anlam katmıştı.
28 şarkılık albümün her köşesinde farklı ruh hâllerime ve beğenilerime uygun bir yer bulmuştum. “X.Y.U.” ve “Bodies”in zihin açan gitar tonları, “Thirty-Three” ve “Lily” gibi şarkıların kırılgan güzelliği, “In The Arms of Sleep” ve “Cupid de Locke”nin hayal aleminden uzanan sıcaklığı… Liste uzayıp gider.
Ancak albümü şimdi baştan sona dinleyince her şeyden önce yorucu geldiğini söyleyebilirim. Malum, ADHD çağında yaşıyoruz. Dile kolay 28 şarkı aynı gruptan üst üste dinlemek zor. Öte yandan üzerinden 30 yıl geçmiş olmasına rağmen bence albüm hâlâ bir prodüksiyon harikası ve rock müziğin en heyecan verici, büyüleyici veee maalesef en itici anlarından biri. Neden mi itici? Çünkü Billy Corgan.
Bunu biliyor muydunuz?
Mellon Collie and the Infinite Sadness aslında tematik bir albüm. Corgan’ın deyişiyle de “çocukluktan yetişkinliğe geçiş”, “gençliğin ve masumiyetin ölüşü”ne dair bir albüm. İki bölümden oluşuyor; ilk bölümü “Dawn to Dusk” (gündüz), ikinci bölümü ise “Twilight to Starlight” (gece) adını taşıyor.
Bir diğer konu ise Corgan’ın transfobik sayılabilecek kimi demeçleri ve sosyal adalet aktivistlerine karşı eleştirel yorumları… Corgan kariyeri boyunca LGBTİ+ müzisyenlerle çalışmış ve ifade özgürlüğü savunucusu olmuş olsa da kimi çıkışları maalesef soru işaretleriyle dolu. Albümün müzik tarihindeki ve bendeki yerinin hatırına bu yazıyı yazdığımı not düşmek isterim.
Alakasız bir konu ile bitireyim. Elbette herkesin koleksiyon zevki ve saplantısı kendine, ancak Mellon Collie and the Infinite Sadness CD formatının altın çağında, o formatın sağladığı olanaklar gözetilerek kaydedildi. Yani “bilmem kaçıncı yılı şerefine” yayımlanan LP formatında edindiğiniz bu albümden ses anlamında verim alamazsınız. Telefon, stream vs onlara girmiyorum bile… Bu albümü hakkıyla dinlemek istiyorsanız gidip CD’sini takıp öyle dinlemelisiniz.
(J. Hakan Dedeoğlu)

Pulp
Different Class
30 Ekim 1995
Çok mühim albümdür çünkü…
Albümün kendisi ve hit şarkısı “Common People”; Britpop tarzının ve kültürünün zirve döneminde yayımlanmış ve bu tarzın da zirvesi dersek yanlış olmaz herhalde. Çoğunluk Oasis ve Blur’ün liste savaşlarına yoğunlaşmışken Cocker ve ekibinin kendilerine geniş bir kulvar açtığını ve zeitgeist’a damga vurduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. 1994’te majör plak şirketinden yayımladıkları, hiç de fena olmayan, His’n’Hers ile isimlerini duyuran ve listelere giren grup; Different Class ile önceki tüm işlerini unutturdu. Şarkı yazarı ve solist Jarvis Cocker’ın o dönemki Britpopçu akranlarından dört – beş yaş büyük oluşu ve sözlerinin daha ergin, daha sofistike oluşu da bunun sebeplerinden biri diye düşünürüm. Pulp, sonrasında This Is Hardcore ve We Love Life gibi gayet iyi iki albüm yayımlasa da Different Class hep farklı bir klasmanda kaldı.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
Albümün ilk çıktığı yıllarda pop hassasiyetleri tam gelişmemiş bir ergen olarak hakkıyla sindirebildiğimi düşünmüyorum. Hatta ilk dikkatimi çeken şarkıları hitleri değil; “F.E.E.L.I.N.G.C.A.L.L.E.D.L.O.V.E” olmuştu. Albümün genelinden ayrılan, karanlıkça bir şarkı.
Şimdi bu yazı için albümü tekrar dinlediğimde “Common People”ı bütün hafta ıslıkla mırıldandım. İyi bir hit şarkı zamandan mekândan bağımsız hayatta kalmayı başarır her zaman; müziğin en güzel fenomenlerinden biri. Bir yandan bu şarkının konusu da sıradan, alt-orta sınıftan insanlarla vakit geçirmeyi, yatmayı isteyen bir kız ve kızdan hoşlansa da bu duruma uyuz olan bir oğlanın muhabbeti; insan daha ne ister. Evet Britpop’un diğer önemli isimlerine, özellikle Blur’e hâlâ dönüp bakıyorum, keyif alıyorum. Ama eğer bir zirveyse adını koyacağımız, bu Pulp ve “Common People” olmalı.
Bunu biliyor muydunuz?
Michael Jackson’ın repütasyonu özellikle vefatından sonra baya bir yara aldı hâliyle. Ama bundan 30 yıl önce, hakkında hepimizin bildiği “söylentiler” çıkmış olsa da hâlâ “Pop’un Kralı”olarak arz-ı endam etmekteydi. 1996 Brit Awards’ta Michael Jackson “Earth Song”u söylerken Cocker sahneye çıkmış ve seyirciye arka tarafını göstermişti. Cocker; MJ’in kendini “İsa” gibi betimlediği, son derece “nahoş” bulduğu sahne performansını izlerken de bu konuda bir şey yapması gerektiğini düşünmüş ve olaylar gelişmişti. Michael Jackson ise olay sonrası “midesinin bulandığını, üzüldüğünü, şok olduğunu, sinirli olduğunu, aldatılmış hissettiğini ve öfkeli olduğunu” belirtmiş; Cocker da karakola çağrılmıştı. Olay fazla uzamadan kapanmıştı. Hatırladıkça kıs kıs gülerim.
(Utkan Çınar)

Godspeed You! Black Emperor
Lift Your Skinny Fists like Antennas to Heaven
9 Ekim 2000
Çok mühim albümdür çünkü…
GY!BE, bu dört parçayı “şarkı” yerine “hareket” diye adlandırarak yalnızca estetik bir tercih yapmıyordu; milenyumun eşiğinde her şeyin slogana indirgendiği ve hızla tüketildiği 90’ların ruhsal çöküşünü izledikten sonra uzattıkları keyif sigarasının, elden ele dolaşırken havada bıraktığı dumanı işaret ediyordu. Öfkeye yaslanmadan, sabırlı ve kararlı bir tutumla. Lift Your Skinny Fists like Antennas to Heaven bugün hâlâ, yalnızca post-rock’ın zirve ânı değil; 21. yüzyılın eşiğinde müziğin ne olabileceğine dair açık bir sorudur.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
İlk temasla birlikte, kraut ve ambient köklerinden beslenen bu “post-rock” damarı, müziği epik, senfonik, sinematik ve kaçınılmaz biçimde politik bir boyuta taşıyor. Albüm, popüler kültürün en çok satılan birimi olan şarkı formuna, büyük plak şirketlerinin tekrarlarla işleyip kolay tüketim için paketlediği yapıya “buraya kadar” diyor; yerine ağır ağır açılan, düşüncelere ve hislere eşlik eden “hareketler”in zamanını fısıldıyor. Ve şimdi, 25 yıl sonra, bu sefer platform algoritmalarının hükmü altında bağımsızların da çöküşünü izlerken hâlâ soundtrack olabilecek gideri var.
Bunu biliyor muydunuz?
Albümün ara geçişlerinde duyulan radyo parazitleri, sokak kayıtları ve televizyon sesleri stüdyoda üretilmiş efektler değil; Montreal’in gündelik uğultusundan çekilmiş kesitler. Godspeed, bunları müziğin arasına yerleştirerek şarkıları birer besteden çok bir “açık alan kaydı”na yaklaştırdı. Böylece Lift Your Skinny Fists like Antennas to Heaven, enstrümanların yanı sıra bir şehrin kendi nefesiyle de konuşur oldu.
(Deniz Bankal)

PJ Harvey
Stories From The City, Stories From The Sea
23 Ekim 2000
Çok mühim albümdür çünkü…
Q dergisinin Mayıs 1994 sayısının kapağı önemlidir. PJ Harvey, Tori Amos ve Björk’ün bir araya getirildiği kapak 90’ların alternatif müzik dünyasındaki bu üç güçlü kadın figürün dominasyonun adını koyuyordu bir yerde. Devamında Harvey bunun hakkını vererek önce To Bring You My Love ile kitlesini genişletti ve Is This Desire ile de cephanesinin bol olduğunu kanıtladı. Hal Hartley filmi The Book of Life’ın çekimleri için gittiği New York’ta bir süre yaşamaya da karar veren Harvey, ilhamını –özellikle şehri anlatan sözleriyle- ağırlıkla buradan alsa da kendisi bunu “New York” albümü olarak kabul etmiyor. Hatta ilk 45’lik ”Good Fortune”un klibi de Londra’da çekilmişti ki bu, Harvey’nin “Down by the Water” ile beraber en bilinen görsel iş olmalı.
PJ Harvey külliyatının en kolay dinlenilir çalışması ve ticari olarak en başarılısı olan albüm, onun için de bir dönüm noktası oldu. Kaşesi yükseldi ve istediği müziği yapmakta serbest oldu. Devamındaki işleri de tavizsiz ve sağlam kalabildi böylece.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
Albümü yayımladığı zamanlar sıklıkla dinlediğimi hatırlıyorum. “You Said Something”, “Beautiful Feeling” ve hâlâ favorim olan “Kamikaze” gibi şarkılar discman’den eksik olmazdı. Şimdiden bakınca biraz fazla Patti Smith ve ham geliyor kulağıma. Hatta belki fazla anaakım. PJ Harvey’i tanımlayan albüm olmadığını, bir deneyim olarak kaldığını düşünüyorum. To Bring You My Love veya Let England Shake, onu çok daha iyi yansıtan işleri bana kalırsa. Bir yandan da dediğim gibi onun kariyeri için önemli bir dönem noktası.
Bunu biliyor muydunuz?
PJ Harvey bu albümle Mercury ödülünü kazanan ilk kadın müzisyen olmuştu. Ödül töreni ise 11 Eylül 2001’deydi. Müzisyen, törene telefonla bağlanıp teşekkür ederken Washington DC’de, dumanların yükseldiği Pentagon’u gören bir penceresi olan bir oteldeydi. Ayrıca bu aralar kendisiyle sıkıntılı bir ilişkimizin olduğu Thom Yorke’un albümde “This Mess We’re In” başta olmak üzere üç şarkıda vokal yaptığını da hatırlatalım.
(Utkan Çınar)

Karate
Unsolved
24 Ekim 2000
Çok mühim albümdür çünkü…
Mühim albümden ziyade güzel albümdür diyerek sözlerime başlayayım. Bu seride bahsi geçen birçok albümün aksine “mühimlik mertebesi” liste başarıları, basın ilgisi ya da başka grupların referans salvolarıyla kanıtlanmış bir albüm olmadığı için öyle diyorum, yoksa elbette benim için mühim bir albüm.
Türkiye’de olduğu gibi dünya genelinde de ufak bir çevrede sevilen, saygı duyulan, yaptığı müziğe dair en ufak bir ipucu dahi vermeyen tuhaf isimli bu grubumuz 2000 yılında gönüllerde taht kuran; gitarlı müzik tarihine geniş kitlelerce fark edilmeyen, fark edilse de çok umursanmayacak bir takla attırdı. O yıla gelene kadar dört albüm yayımlayan Karate daha çok slow-core, post-rock diyebileceğimiz türlerde kendine has bir müzik icra ederken Unsolved ile işin içine caz giriyor. Grubun beyni Geoff Farina’nın belirgin caz gitar referansları dur-kalk estetikli post-rock yaklaşımıyla birleşince emsalsiz, benzerine az rastlanır bir albüm çıkıyor ortaya.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
Grubun önceki albümlerinden “New Martini” ve “There Are Ghosts” gibi şarkıları çok seven biri olarak (bu iki şarkıyı da ayrıca aratıp dinlemenizi şiddetle tavsiye ederim) Unsolved’un ani caz dönüşümü beni şaşırtmış, “Böyle bir şey mümkün mü ya!” dedirtmişti. Ama “Severe” şarkısına ânında sarılmış, “The Roots and the Ruins” şarkısını ise o dönem arkaoda gündüz DJ setlerimde sık sık çalmış, epey bir kişiye de şarkıyı sevdirmiştim.
Bu yazıyı yazarken albüm ikinci turunda, arkada dönüyor. Karate’yi de hayatımda ilk kez, üç yıl önceki Primavera’da canlı izledim. Yıllar sonra bir araya gelen grup üyeleri bir dizi konser vermeye karar vermişlerdi. Zımba gibi çalmak tanımı Karate’ye çok yakışıyor, öyle diyebilirim. Canlı performansları albümlerden çok daha güncel tınlıyor.
Bunu biliyor muydunuz?
Unsolved yayınlandıktan beş sene sonra vokalist Geoff Farina işitme sorunları yaşamaya başladı ve grup dağılmak zorunda kaldı.
Bir de grubun ismini bağlam dışı konuşalım: Karate aslında Japonya’nın güney adası Okinawa’da ada halkının zamanında işgalci Çinlilerden öğrenip hayatlarına uyarladıkları bir teknikti. Karate tekniği 20. yüzyılların başında Japonlar tarafından keşfedilip ana karaya taşındı. Karate’yi o kadar sevdiler ki öğretim sistemine entegre ettiler ve okullarda öğretilmeye başladı. Ama aslında o dönem Karate yerine “Çin Elleri” anlamına gelen 唐手 / Tōde adıyla anılan bu spor Japon milliyetçiliğinin etkisiyle “Boş Eller” anlamına gelen 空手 / Karate olarak değiştirildi. Sonrası İkinci Dünya Savaşı, Japon yenilgisi, Bruce Lee ve Karate Kid’ler… Zaten biliyorsunuz.
(J. Hakan Dedeoğlu)