Yaşa takılanlar: Kasım 1985 - 1990 - 1995 - 2000
Hazırlayan: Bant Mag.
İşte karşınızda: Kasım 2025 itibarıyla 25, 30, 35 ve 40 yaşını dolduran 10 albüm.
Yaşa takılanlar, tam 40 yıl kadar geriye sararak hazırladı bu seçkiyi. Her bir albümün önemini, hissettirdiklerini anımsadı. İlk dinleyişten bu yana neler değişmiş? Şarkıların arasına neler sızmış? Hepsini açtı ve yeniden dinledi.

Sade
Promise
4 Kasım 1985
Çok mühim albümdür çünkü…
Sanki ilk Sade albümü Diamond Life’ın (1984) büyüsü dinleyeni daha fazlasını isterken bırakmasında saklı. Peşinden gelen Promise’inkiyse, istenenden fazlasını usulca ve karşılık beklemeden masaya bırakmasında. Bu nedenle yakından bakınca Sade’nin ilk albümüyle bu ikinci albümü aslında pek de birbirine benzemiyor. Promise, içe çektikçe nefesi açan bir duman ya da içtikçe ayıltan bir iksir gibi. Ondan beklenenlere değil, kendi melankolisine teslim oluyor. Aşk, kayıp, büyüme temalı hikâyeciklerini kolaya kaçmadan, uzun yoldan anlatmayı seçiyor. Sade melankolisine seviye atlatıyor. Bunun en özel kanıtlarından biri, albümün açılışını yapan altı küsur dakikalık “Is It a Crime” değildir de nedir. Promise ile Sade Adu’nun hayatımıza soundtrack olan sesi grubun alametifarikası bas groovelarla yolunu bulurken, üflemeliler ve yoğun klavyeler de insana güvenli bir alanda kaybolma deneyimi yaşatıyor. Albümü en kıymetli kılan da belki bu çok tanımlı gibi görünen alanda çaktırmadan uçtan uca savrulması ve Sade’nin his spektrumunu genişletmesi.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
Canlı, nefesli, pırıltılı prodüksiyonuyla bir nevi dönem kapsülü hissi taşısa da Promise kadar iyi yaş almış albüm bulmak pek o kadar kolay değil. Benim içinse onu en özel kılan, bağırmadan çağırmadan, talep etmeden, sakinliğini koruyarak, yıllarca yanımda kalabilmesi. Bunun da mümkün olabildiğini göstermesi. Geride kalmayı umursamaması. Geride bırakılsa bile cevherinden bir gıdım kaybetmemesi.
Bunu biliyor muydunuz?
Albümün adı, Sade Adu’nun babasının o dönem ona yazdığı bir mektuptan geliyormuş; kanserle mücadele eden babasının o mektupta yer verdiği “umut vaadi” (promise hope) ifadesinden.
(Ekin Sanaç)

The Jesus and Mary Chain
Psychocandy
18 Kasım 1985
Çok mühim albümdür çünkü…
Eğer bugün shoegaze müzik yapan, severek dinlediğimiz gruplar varsa bunu biraz William ve Jim Reid kardeşlerin radyoda duydukları şarkılara tepki olarak kurduğu The Jesus and Mary Chain’e borçluyuz. Henüz türün adı konulamamışken Einstürzende Neubauten, Suicide ve The Velvet Underground sevgilerini, biraz da Joy Division karanlığıyla birleştirip o güne kadar duyulmamış bir soundla çığır açacaklarını kendileri de tahmin etmemiştir muhtemelen. Grubun 80’lerin temiz prodüksiyonlarına bir isyan niteliğindeki yaklaşımı başta stüdyodaki teknisyenler tarafından iyi karşılanmasa da John Loder’ın onları anlamasıyla işler gelişmişti. Bolca feedback yaratabilen yarı-akustik hollow body gitarlar, yoğun fuzz kullanımı, enstrümanlara uzak yerleştirilen mikrofonlar, yankıya boğulmuş ve geri plana atılmış vokaller, Phil Spector’un 50’lerde çığır açan Wall of Sound tekniğinden alınan tüyolar, ve sadece bir floor ve snare tom’dan oluşan The Velvet Underground-vari davullarla Britanya müziğinin en verimli çağının zirve noktalarından biri.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
Eskimediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Tabii ki o dönem için çığır açıcı sound’u ve biraz harbici post-punk yaklaşımı şu anda genel geçer dinleyici için sindirmesi çok kolay olmayabilir. Ancak soundlarını biraz deştikçe 2000’lerin indie rock furyasına, günümüzde de digicore gibi güncel tarzlara etkilerini yadsıyamayız. Albümü taşıyan net bir hit şarkının olmamasına rağmen bütünüyle sizi içine alan bir ses atmosferiyle hâlâ geçerli, hâlâ güzel.
Bunu biliyor muydunuz?
En sevdiğim Mary Chain şarkısı olan “Some Candy Talking” aslen sonradan albüme dâhil olmuştur. 1986’daki CD versyonuna hem “Some Candy Talking” (yed ile sekizinci şarkıların arasına iliştirilmiş) hem de albümle aynı adı taşıyan “Psychocandy” 1986’da bir EP olarak yayımlandı. Ayrıca grubun 1984’ten ilk teklisi “Upside Down” o zamanlar yeni kurulan Creation Records’tan çıkmıştır. Plak şirketini başı Alan McGee, davulcu Bobby Gillespie’nin -ki kendisi Mary Chain ile bir tek bu albümde çalışmış daha sonra yeteneklerini adını duymuş olabileceğiniz (!) Primal Scream grubuna vokalist olarak taşımıştır– önerisiyle grubu dinlemiş, beğenmiş ve menajerliğini üstlenmiştir. McGee ve Creation daha sonradan shoegaze’in belirleyici gruplarından My Bloody Valentine albümlerini de yayımlayacak ama asıl voliyi 1994’te ilk Oasis albümü Definitely Maybe ile vuracaktır.
(Utkan Çınar)

Robert Wyatt
Old Rottenhat
18 Kasım 1985
Çok mühim albümdür çünkü….
Soft Machine ve Matching Mole gibi grupların kurucu üyesi ve müzik tarihinin en özel hikâyelerinden birinin baş kahramanı olan Wyatt’ın dördüncü solo albümü, 10 yıllık bir aranın ardından tamamı orijinal şarkılardan oluşan ilk yayınıydı. 1980’lerin ortasında, Thatcher dönemi İngiltere’sinin politik atmosferine bireysel bir yanıt niteliğindeki albüm, eşine rastlaması pek mümkün olmayan bir açıklık barındırıyor. Belki de mesajını bulandırmadan iletme arzusuyla yöneldiği minimal prodüksiyon da Robert Wyatt diskografisinin en kendine özgü işlerinden biri kılıyor Old Rottenhat’i.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
Albümün yayımlanmasından birkaç yıl sonra doğdum. Önce The Soft Machine, sonra Robert Wyatt’ın solo işleri ve nihayetinde bu albümle tanışmam üniversite yıllarına denk geliyor. David Sylvian, Scott Walker, Fennesz gibileriyle aynı kanaldan girmişti hayatıma.
Bir blog’da hakkında pek fazla bilgi olmadan önüme düşen Old Rottenhat’te vurulduğum ilk şarkı “Gharbzadegi” olmuştu. Hâlâ da her dinleyişimde tüylerimi diken diken eder; sözleri, icrası ve duygusuyla. Uzun zamanlar albümün geri kalanından çok daha fazla ilgi göstermiştim şarkıya. Gerçek anlamıyla albümün tamamının sihrine kapılmam birkaç yıl sürdü. Politik ağırlığını idrak etmem de tabii. Kimi parçaların neredeyse yok gibi hissettiren yalın düzenlemeler eşliğinde Wyatt’ın keskin bir dürüstlükle fısıldadığı cümlelerin bir nevi “iç ses”e dönüştüğünü hatırlıyorum. Malum, kafamın pek karışık olduğu erken 20’lerimdeydim işte.
Biraz daha yaş alıp albümle uzun vakitler geçirdikten sonra o soyut kıvılcımların yerini derin bir saygı aldı. Hâlâ her dinleyişte, tüm enstrümanları bizzat Wyatt tarafından çalınmış albümün minimalliği ve o minimalliğin içinde taşıdığı dünyanın heybetine hayret ediyorum. Açılış şarkısı “Alliance”ın ilk bas notasını her duyduğumda gözlerim fal taşı gibi açılıyor. Az önce denedim, etkisi aynen devam ediyor.
Bunu biliyor muydunuz?
Albüm başlığı Old Rottenhat (yaşlı, çürük şapka) ironik bir ifade; Wyatt’ın sistem karşıtlığı ve toplumsal eleştirisiyle paralellik taşıyor. Müzisyen, albümü 1984 yılında Sovyetler Birliği adına ajanlık yaptığı gerekçesiyle hüküm giyen İngiltere MI5 istihbarat görevlisi Michael Bettaney’e adamış.
Kapaktaki resim de Wyatt’ın eşi Alfreda Benge imzalı. 1982’den itibaren bir arada üreten ikilinin şiirler, metinler ve resimlerden oluşan ortak üretimleri 2020’de Faber etiketiyle yayımlanan Side by Side kitabında derlenmişti.
(Cem Kayıran)

Ween
GodWeenSatan: The Oneness
16 Kasım 1990
Çok mühim albümdür çünkü…
Her şeyden önce, Ween’in ilerleyen yıllarda daha cilalı prodüksiyonlara geçmesine rağmen grubun sadık hayranları için GodWeenSatan hep “esas ruhun” barındığı yer olarak kalmasıyla mühimdir. Ween’in ilk albümü; lo-fi kayıt estetiği, türler arası çılgın salınımları ve ironiyi bir sanatsal araca dönüştürme becerisiyle 90’lar alternatif sahnesinde hemen kendine has bir yer edinmişti. Kışkırtıcı ve absürt mizahın yaratıcı bir şekilde şarkılaştırılabileceğine dair bir manifesto gibi örneklerinden biri olduğunu da belirtmeli.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
İlk dinleyişte fazlasıyla dağınık ve kontrolsüz tınladığına şüphe yok. İçeride biraz vakit geçirdiğiniz zaman albüm yapısal zekâsıyla şaşırtmaya başlıyor. Parodiyi ciddiyetle sunan, kitsch olmayı bir kimlik olarak benimseyen bir yaklaşım söz konusu. Zamanında “bu ne ya?” dedirten şarkılar, bugün çokça ilgi gören çeşitli janrların aile ağaçlarının köklerinde karşımıza çıkıyor. “You Fucked Up” gibi parçaların filtresiz isyanı, aradan 35 koca yıl geçmesine rağmen hâlâ geçerli ve ilişki kurulabilir kıvamda.
Bunu biliyor muydunuz?
Albüm aslında 1989’da tamamlanmıştı ancak yayıncısı bulunamayınca 1990’da bağımsız olarak çıkabildi. 2001’deki “re-release” versiyonunda da bu nedenle “The Oneness” ibaresi eklendi. Ayrıca, albümdeki bazı parçalar Ween üyelerinin çocukluk yıllarındaki kaset denemelerinden evrilmiş. Yani bu albüm aynı zamanda Ween’in büyüme hikâyesinin de bir dökümü olarak okunabilir.
(Melis Tire)

Alice in Chains
Alice in Chains
7 Kasım 1995
Çok mühim albümdür çünkü…
Alice in Chains’in 2002 yılında hayatını kaybeden Layne Staley ile kaydettiği son albüm, bir devrin kapanışı; bir nevi closure. Grubun Jar of Flies / SAP EP’leriyle açığa çıkan büyülü akustik gerçekliğini de distortion’lı metal dürtülerini de barındıran özel bir miks sunuyor. Yaşam ve ölüm, yalnızlık ve anlaşılma arzusu arasında ıstırap çeken şarkı sözleri yer yer bilinç akışını andırıyor. Layne Staley vokalinin en etkileyici yanı, kendini çok iyi ifade edebilmesi. Her Alice in Chains klasiğinde olduğu gibi. Kapağındaki üç bacaklı köpek imajıyla simgeleşen albüm, böylece a’dan z’ye neredeyse kavramsal bir sökülme ortaya koyuyor. Grubun kendi cehennemini yaratan karanlığı yine ikonik rifflere ve melodilere teslim. “Grind”, “Sludge Factory” ve “Again” gibi serzenişte bulunan sert parçaların etkisi özellikle vurucu. “Heaven Beside You” ve albüme manidar bir kapanış hediye eden “Over Now”da gitarist Jerry Cantrell ve Layne Staley, âdeta gruplarını ve birbirlerini yaşatmak için atışıyor. Nitekim hemen ertesinde Layne Staley’li kadro aralarında yakıcı MTV Unplugged performansının da olduğu birkaç konser veriyor ve bu konserler bu kadronun son konserleri oluyor. Jerry Cantrell o dönem verdiği bir röportajda, Alice in Chains müziğinin güzel olmayan şeyleri alıp güzelleştirmeye benzediğini söylemiş. Bu albüm de ayık, bir arada ve hayatta kalmaya çalışan bir grubun acılı ve sıkışık hikâyesi olabilecek en “güzel” şekilde anlatıyor gibi geliyor. Neticesinde ne bir arada, ne ayık ne de hayatta kalınabilmiş bir hikâye.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
Çocukluk, gençlik yıllarımda az Alice in Chains mesaisi yapmadım. Alice in Chains sevmenin bir bedeli vardı. Türlü damgalamaya maruz kalırdık. Onları dinlediğimiz için “onlar gibi” olmamızdan korkulurdu. Ama zaten onları sevmemiz, hakkımızda verilmiş “kırık” hükmünün bir kanıtıydı. Bir yandan da onları sevdiğimiz fikri değil, onlara “özendiğimiz” fikri kabul görürdü. Üzerimizde mutlak kontrol kurmuş bir güce teslim etmiştik biz kendimizi. Alice in Chains’in oyununa gelmiştik. Bizim dışımızda herkes bunun farkındaydı ve yüce gönülleriyle bizi bu beladan onlar kurtaracaklardı…
Kısacası bu albümün o zaman hissettirdiklerinin, tüm bu damgalamaları çelik bir yelek gibi üzerime giymeye benzediğini çok net hatırlıyorum. Şimdi açıp dinlediğimdeyse rehabilite olmaya, ayık ve bir arada kalmaya çalışan bu grubun mücadelesini daha rahat ayırt edebiliyorum. İnsanın canı acıyor. Sound olaraksa çok daha punk geliyor ve keskin yaratıcılıklarının açıldığı derinlikleri fark ettikçe neden Alice in Chains’i bu kadar sevdiğimi, neden hep dönemdaşlarından ayrı bir yere konumlandırdığımı daha iyi kavrıyorum.
Bunu biliyor muydunuz?
Kapaktaki köpek imajının efekti faks makinesiyle elde edilmiş. Aslında Türkiye’de zamanında yayınlanan baskısında bu imaj siyah-beyazdı ve yalnızca köpeğin gözleri sarıydı. Ama bu siyah-beyaz kapağın görselini online aratınca yüksek çözünürlükte bulunamıyor.
(Ekin Sanaç)

The Brian Jonestown Massacre
Spacegirl and Other Favorites
10 Kasım 1995
Çok mühim albümdür çünkü…
Kendi kendini sabote etmesiyle ünlü Anton Newcombe ve grubu The Brian Jonestown Massacre’ın resmî ilk albümü 1995 tarihli Methodrone olarak gözükse de aslen Spacegirls and Other Favorites 1993 yılında kaydedildikten sonra 500 adet plak olarak basılmış, ancak iki sene sonra doğru düzgün yayımlanma şansı bulabilmiştir. Yani gerçek “debut”. Newcombe’un “stüdyo çöpleri” olarak nitelendirdiği şarkılar; rock müziğin hâlâ “çok satan” olduğu, grunge’ın domine ettiği dönemde yeni bir soundun ipuçlarını vererek, o on yılın ikinci yarısı ve devamında gelecek neo-psychedelia akımının öncüsü gibi. The Velvet Underground çok net bir referans olsa da Britanya çıkışlı shoegaze akımı, post-punk, garage soundları da kendine yer rahatlıkla bulabiliyor albümde. Newcombe çaktırmadan birçok türü kolaylıkla harmanlayabilen bir müzik üretiyordu.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
Bazen şarkıların demo hâlleri orijinallerinden daha güzel gelir kulağa. Daha ham, fikirlerin kaybolmadığı, üzerleri parlatılmamış şekillerini duymak güzeldir. Spacegirls and Other Favorites‘in de bu “kendin-yap” motivasyonlu kayıtları bu zevki hâlâ size tattırıyor. Amatör cesareti, enerjisi ve prodüksiyonun hamlığı asıl gücü. Newcombe yeteneklerini ziyan etme konusunda bu kadar hevesli olmasa onun ve grubunun şu anda olumlu anlamda çok daha farklı şekilde anılacağına eminim.
Bunu biliyor muydunuz?
Newcombe ve grubu üzerine çekilen belgesel Dig! rock müzik üzerine en dürüst yapımlar biri olmalı. Geçtiğimiz aylarda filmin 20. yılı versiyonunu burada yorumlamıştık. Grupla ilgili bilmek istediğiniz her şeyi tüm netliğiyle bu belgeselde ve de naçizane yazıda bulabilirsiniz.
(Utkan Çınar)

The Pharcyde
Labcabincalifornia
14 Kasım 1995
Çok mühim albümdür çünkü…
James Dewitt Yancey yani J Dilla’nın (o dönemki adıyla Jay Dee) ilk büyük prodüksiyon çıkışıdır. Grup ve J Dilla’nın ortak prodüksiyonuyla şekillenen albüm, keskin lirikleriyle caz esintili, yenilikçi beat’leri harmanlayarak modern hip-hop’un sesini belirleyen kayıtların başında geliyor. Bugünden bakınca bu albümün varlığı yarı tesadüf, yarı kader gibi görünüyor: ortam gangsta rap ve g-funk’la yanıp tutuşurken, JD’nin doğu yakasının caz duyarlığını alıp pharcyde’ın batı yakası yaramazlığına takmayı akıl etmesi… bunun sadece “rastlantı” olmasına inanmak insanın içinden gelmiyor.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
O zamanlar bu albüm, caz sample’ları, analog beat’leri ve içe bakan sözleriyle “alternatif west coast” diye adlandırılabilecek yeni bir boşluk açıyordu ama dönemin dinleyicisi bu boşluğu hemen dolduramadı; Labcabincalifornia “durağan” bulunmuştu. Bugün ise o durağanlığın başka türlü bir derinlikte boy verdiğini anlıyoruz. Albüm, gelecekteki neo-soul ve lo-fi hip-hop dalgalarını önceden görmüş ve oraya küçük işaretler bırakmış gibi.
Bunu biliyor muydunuz?
Detroit’in gösterişsiz çocuklarından Jay Dee’nin grupla tanışmaya gelirken elinde getirdiği kasetin içinde halihazırda “Runnin’”, “Drop” ve albümün omurgasını oluşturacak diğer loop ve beatler varmış –yani, “gerisi hikâye” / “rest is history” dedikleri şey tam da böyle başlamış. Ayrıca Beastie Boys’un “the new style”ından aldığı sample’la gücünü pekiştiren “drop” parçasına, spike jonze’un çektiği tersine akışlı video sayesinde hip-hop görselliğinde ve MTV ekranlarında bir kopuş ânı yaşandı diyebiliriz.
(Deniz Bankal)

Songs: Ohia
Ghost Tropic
13 Kasım 2000
Çok mühim albümdür çünkü…
İlginç bir başlangıç olacak çünkü Ghost Tropic, birçoklarına göre Jason Molina’nın 2000 yılında kaydettiği en iyi albüm bile sayılmayabilir. Molina’nın milenyumu selamladığı The Lioness, 1997’deki ilk stüdyo albümüyle sesini Ortabatı sınırlarının dışına ulaştırmış bir müzikal dehanın cebinden çıkmış tanıdık sözlerin ve notaların kutlandığı bir albüm olurken, Ghost Tropic’in o günlerde kimse tarafından pek de mühim bulunduğu söylenemez.
Molina’nın ölümünden sonra Erin Osmon tarafından kaleme alınan incelikli biyografinin (Jason Molina: Riding with the Ghost, 2017) sayfalarını karıştırdıkça, bu albümün Molina’nın hayatında sadece müzikal bir kavşağa değil; daha büyükçe bir yol ayrımına denk geldiğini düşünmeye başladım. 1999’un baharında, sevgilisi Darcie’yle birlikte Indiana’da yaşadıkları bungalovdan ayrılıp Chicago’ya taşınıyorlar. Çocukluğunu Erie Gölü kıyısında geçiren Molina, bu kez Michigan Gölü’ne bir taş atımı uzaklıkta bir dairede buluyor kendini. Hayatlarına Peoria’nın peynir dükkânları ve İtalyan pastaneleri giriyor, rüzgâr burada biraz daha şiddetli esiyor, barınaktan bir smokin kedi (Bhaji) sahipleniyorlar. Molina’yla özdeşleşen plak şirketi Secretly Canadian’ın Bloomington’daki merkezinden uzakta konuşlanmış bu yeni hayatın yeni rutinleri onlara yeni arkadaşlar getiriyor. Bazı eski müzik arkadaşları, geçmişin hayaletlerine ekleniyor.
Alasdair Roberts ve diğerleriyle İskoçya’da kaydettiği The Lioness’ın ardından Ghost Tropic için Mike Mogis’in stüdyosuna girdiklerinde, o gün Molina’yla birlikte çalan hiç kimse 2002 albümü Didn’t It Rain için çoktan çalışmalara başladığından haberdar değil. O kavşağın başında olduğunu, ayaklarını her iki yoldan da çekmeye henüz hazır olmadığını hayal edebiliyorum. 2000’de yayımladığı iki albümün birbirinden bu kadar farklı gözükmesi de bununla ilgili olmalı. Ghost Tropic ile birlikte Molina’nın gitarında daha az aşk acısı hissedeceğimiz bir döneme giriyoruz. Kaybettiklerine ağıt yakmaya devam ediyor ama vokalinde de yeni bir ton keşfettiğini anlayabiliyoruz. Didn’t It Rain ve sonrasında, Molina’nın 90’larda anlattığı masalların da biraz derinleşip karmaşıklaştığını, şarkı yazarlığının zenginleştiğini söyleyebiliriz ama Ghost Tropic’te hâlâ sözlerindeki o tasarruflu sadeliği koruyor.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
Bu albümü ilk olarak ne zaman dinlediğimi hatırlamıyorum ama Jason Molina ismine ilk defa ne zaman rastladığımı hatırlıyorum: 2008 ya da 2009 yılıydı, üniversitedeydim ve Didn’t It Rain’i bir blog sayfasındaki RapidShare linkinden indirmiştim. Basketbola iptilayla geçen bir çocukluğun yan etkisi olarak, Amerikan coğrafyası hakkında Türkiye’deki ortalama bir gençten daha bilgiliydim sanırım. Yine de uzun bir süreyi, Amerika topraklarında New York ve Los Angeles’ı saymazsak ilgi çekici bir yer olmadığına inanarak geçirmiştim. Bana Ortabatı’yı tanıtan, bir deyişle Pastoral Amerika’nın kapılarını açanlar, David Foster Wallace kitapları ve Jason Molina albümleri oldu. Göllerin ve kasırgaların şekillendirdiği bir topoğrafyada, tüm o endüstriyel / evanjelist hiçliğin ortasında, fabrikalar ve kiliselerle kafeslenmekten kaçmış ruhların sorumlu olduğu gizli hazineler bulabiliyordunuz.
Ghost Tropic’i bugün –muhtemelen yıllar sonra– dinlediğimde, önce biraz yabancılıyorum. Albümün 15. dakikası civarında Molina’nın gitarından çıkan sese uyanan kuşların cıvıltısı, bulunduğumuz yerin bir dönence olduğunu hatırlatıyor. Ve onlarla beraber ben de uyanıyorum. Molina’nın “batıl” düşkünlüğünden çok uzak birisi olarak, onun şifacılığına sığınmak beni rahatlatıyor. Molina’nın hayaletleri musallat olan tipler değil; teskin eden birer arkadaş gibi daha çok.
Bunu biliyor muydunuz?
Darcie ve Jason, Chicago’ya taşındıktan kısa bir süre sonra Secretly Canadian’ın posta kutusuna Dublin’den bir mektup geliyor. O günlerde İrlanda’da şöhretli bir rock yıldızı olan ama henüz global tanınırlığa kavuştuğu söylenemeyecek Glen Hansard, Molina’ya yazdığı mektupta Amerika turnesindeyken bir plakçıda görüp aldığı The Black Album’ü dinlemenin kendisi için bir tür ibadete dönüştüğünü ve bir gün İrlanda’ya gelirlerse, grubu The Frames’le birlikte önlerinde çalıp onları ağırlamaktan onur duyacaklarını söylüyor.
O günleri Hansard şöyle hatırlıyor: “Albümdeki tarihsel temalar ve düşük kayıt kalitesi nedeniyle, Molina’nın hayatta olduğundan bile emin değildim. Bu yeni bir kayıt da olabilirdi, 30 yıl önce kaydedilip sahaflara düşmüş bir albüm de… Belki de Nick Drake gibi bir karakterle karşı karşıyayız, demiştim. Tüm bunları düşününce yolladığım o mektuba yanıt almak, Elvis’ten mektup gelmesi gibi bir şeydi.”
Bu mektuplaşmanın hemen ardından Songs: Ohia, Dublin’e gidiyor ve The Frames hayranlarının tıka basa doldurduğu iki konser veriyor. Hansard, Molina’yı ve grup üyelerini sevmiş olacak ki bir sonraki solo turnesinde de yolunu Chicago’ya düşürüp ekiple birlikte stüdyoda epey vakit geçiriyor. Molina, Hansard’la beraber yaptıkları kayıtlarda kullandığı Danelectro bariton gitarı Ghost Tropic’in kayıt sürecinde de elinden düşürmüyor. Albümün Conor Oberst’ün Bright Eyes şürekâsından tanıyabileceğiniz Mike Mogis’in Nebraska’daki stüdyosunda kaydedildiğini tekrar edeyim. Evet, kuş sesleri de Ekvatoral iklimden hayli uzak bir bahçeden…
(Cem Pekdoğru)

Erykah Badu
Mama’s Gun
21 Kasım 2000
Çok mühim albümdür çünkü…
İlk albümden müzik tarihine damga vurmak ve türünün öncülerinden olmak hem bahşedilmiş bir şans hem de zor bir lanet. Badu her ne kadar kendi deyimiyle türlerle veya konumlandırıldığı yerle ilgilenmese de ister istemez ikinci albümü için bir beklenti oluşturmuş durumda. Bu beklentiyi pek de umursamayan ve sadece yaratıcılığına odaklanan Badu, ilk albümü Baduizm’den sonra hem bir ayrılığın yasını yaşadığı hem de anneliği ilk defa deneyimlediği bir döneme giriyor. İçinde bulunduğu bu durumu yaratıcılığını beslemek için kullanıyor ve müzikal kolektif The Soulquarians ile bol bol üretiyor. Albümün prodüksiyonunda bu kolektiften J Dilla, D’Angelo, Questlove, Ali Shaheed Muhammad gibi dehalar yer alıyor. Mama’s Gun, ilk şarkıdan itibaren beklentilerimizi yıkmamız konusunda bizi uyarıyor. Bilindik sound’unun aksine, Electric Lady stüdyolarında yapılan bir jam sırasında doğmuş, klasik rock ve funk elementleri taşıyan doğaçlama bir parçayla kendi evrenini açıyor. Baduizm’deki metaforik ve şiirsel anlatım sürüyor ancak bu kez sözler daha direkt. İlk şarkıdan kafasının içindeki seslerle karşılaşmamız da bu yüzden. Bu direkt anlatıyı aranjede de kesintisiz olarak birbirine bağlanan şarkılarla sürdürdükten sonra albüm, benim de favorim olan “Green Eyes” ile epik bir şekilde tamamlanıyor. “Green Eyes” üç bölümden oluşuyor: Kıskançlık, güvensizlik ve kabulleniş. Şarkının, Erykah’nın evindeki akordu kaçmış bir piyanoda doğmuş olması, ona daha da kırılgan bir güzellik kazandırıyor.
Erykah Badu hem albüm boyunca hem de bu parçada şarkı yazımında kendine tanıdığı özgürlükle müziğe ne kadar önem verdiğini bir kez daha gösteriyor. Mama’s Gun, sadece bir albüm değil; bir kadının, bir sanatçının ruhuyla dünyayı algılama biçimi. Kimi zaman öfkeli, kimi zaman şefkatli ama her daim dürüst ve cesur. Erykah Badu, bu albümle sanatçılığının sınırlarını da yeniden tanımlıyor.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
İlk dinlediğimde albümün teknik kısımlarına odaklandığımı ve ilham dolduğumu hatırlıyorum. Tam olarak böyle üretmek, müziğin sonsuz öğrencisi olmak ve güzelliğini bu şekilde takdir etmek istiyordum.
Bu albümün 25 yıl önce çıktığına inanmak zor. Erykah Badu gerçek anlamıyla öncü bir sanatçı. Bugün dinlediğimde hâlâ bir kadının hayallerini, kafa karışıklıklarını, kıskançlıklarını, arzularını, fiziksel ve zihinsel bütünlüğünü ve zaman zaman ayrımını böyle ince bir şekilde temsil edebilmesine hayran oluyorum. Her anlamda kendiyle kabul hâlinde oluşuna, şifacı tarafına hayran oluyorum. Sanki dünyayı yüksek bir bilinçten izliyor ve müziğiyle bunu aktarmakta doğuştan ustaymış gibi.
Bunu biliyor muydunuz?
Albümde en çok dinlenen ve akılda kalıcı melodisiyle herkesin zihnine kazınan “Didn’t Cha Know”, Tarika Blue’nun “Dream Flower” adlı parçasından alınan sample üzerine kurulmuş. Üstelik bu sample’ı Erykah Badu, Dilla’nın plak koleksiyonunu karıştırırken dinlemeden seçmiş. Bu ruhani tesadüf bana çok ilginç geldi. Badu, Dilla’yı izlerken MPC öğrendiğinden ve prodüksiyona bu şekilde adım attığından da sık sık bahsediyor.
(Seda Erciyes)

The Avalanches
Since I Left You
27 Kasım 2000
Çok mühim albümdür çünkü
Başka türlü bir müzik, başka türlü bir yaklaşım “mümkün”ü geniş kitlelere kabul ettirmiştir. Avustralyalı ikili bu albümde kullandıkları 3500’den fazla sample ile “alıntıyla örgü” müziğinin nelere kadir olabileceğini ispatlamış ve bu yaklaşımı ana akıma taşımıştır. Ayrıca “Since I Left You” şarkısı bir yana, klibi de gelmiş geçmiş en güzel kliplerden biridir.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
2000’lerin başı müziğin ciddi anlamda çeşitlenmeye başladığı ve 90’ları sadece takvimsel olarak da geride bırakmadığınızı iyiden iyiye hissettiğimiz dönemdi. The Avalanches dönemin ruhuna uygun, “bakın böyle de bir müzik var” deyip aradan sıyrılabilen ve milyonlarca insana ulaşmayı başarmış isimlerden biriydi. Yukarıda bahsi geçen klibi MTV’de izleyip o güne kadar dinlediğim ve izlediğim hiçbir şeye benzemediğini ve içimin heyecanla dolduğunu hatırlıyorum. Albümü edindikten sonra da baştan sona bir tür ve fikir sağanağı ile karşılaşmıştım. Binlerce fotoğraftan ufak ufak kesilmiş detaylarla yapılmış ve kocaman, göz alıcı bir kolaja bakıyor gibiydim. Disko, funk, rock, hip hop, swing, psikedeli ve sinema referanslarıyla, incelikle örülmüş bir şaheserdi. İki akorluk punk şarkılarından aldığım zevki şimdi 3500 sample’lık bir müzikten alıyordum. Bugün elbette, “ohooo bu kulaklar neler duydu” noktasına gelmiş olsak da Since I Left You tazeliğinden hiçbir şey yitirmeden parlamaya devam ediyor.
Bunu biliyor muydunuz?
Gelmiş geçmiş en çok sample barındıran albümlerden biri olarak bilinir. Böyle bir albümün telif haklarının temizlenme işini siz düşünün. Mesela albümün bir diğer hit şarkısı “Frontier Psychiatrist”teki “That Boy Needs Therapy” sample’ı 1950’lerdeki bir radyo skecinden alınmış ve tüm şarkı bunun üstüne kurulmuş. Ne diyelim, kulağınızı açık tutun, bazen alelade bir ses ya da sıradan bir konuşma bir hit’in yapı taşı olabilir.
(J. Hakan Dedeoğlu)