Rock’n’roll’da dikbaşlılık ve geçimlilik: DIG! XX
Yazı: Utkan Çınar
Arada Google’da “en iyi müzik belgeselleri” diye arattıysanız, genelde ilk 20’lerde çıkan bir yapım vardır: Dig! Gelmiş geçmiş en iyi belgesellerin konularını düşündüğümüzde çok daha düşük profil olan iki grubu anlatan bir yapımın bu kadar yükseklerde olmasını beklemezsiniz. 2004’te yayımlandığı sene Sundance’te belgesel alanında da Büyük Jüri Ödülü’nü kazanan, MoMA’ya da giren yapım; 20. yılında 35 dakikalık bir ek ve biraz da revizyonla tekrar karşımızda. İzlediyseniz ve üzerinden de zaman geçtiyse tekrar bakmakta sakınca yok. Hiç denk gelmemişler içinse konuyu açalım.
1996 yılındayız. Grunge’ın küllerini savuralı çok olmuş, dominant tür İngiltere’de, parkalılar revaçta.* Bu atmosferde, Portland’da iki grup The Brian Jonestown Massacre ve The Dandy Warhols kariyerlerinin başında. Warhols oyunu kuralına göre oynamayı iyi becererek 2000’lerin başında çok satan bir ekip hâline gelip, günümüze kadar da aynı kadroyla aktif kalmayı başarırken The Brian Jonestown Massacre’ın, özellikle grubun lideri Anton Newcombe’un dikbaşlılığıyla diğerinin gölgesinde kalarak istediği yüksekliklere çıkamamasının hikâyesi basitçe.

İş; yönetmen Ondi Timoner’in plak şirketleriyle imzalamanın eşiğinde 10 grupla ilgili bir belgesel yapma fikriyle başlıyor. Viper Room’da oldukça “tatsız” bir konser sonrası filmin odak noktası diyebileceğimiz Anton Newcombe ona bu 10 grubu unutmasını ve gidip The Dandy Warhols’u izlemesini söylüyor. Timoner’in, Warhols’un vokalisti Taylor’la tanıştıktan sonra duyduğu ikinci cümlenin “Hapşırıyorum ve ortaya hit şarkılar çıkıyor!” olmasıyla olaylar gelişiyor.
Genel çerçeve Warhols’un ne yaptığını bilir tarzına karşılık Massacre’ın “taviz vermeme” kisvesi altında kendilerini sabote eden tavırlarındaki zıtlıktan oluşuyor. Newcombe’un ruh durumu, ne kadar sivri olursa olsun grupla müzik yapma işlerine girmiş herkesin, özellikle ilk başlarda idlerinde hissettikleri duyguların dışa vurulmuş hâli gibi. Belgeseli benzerlerinden ayıran şey de bu çiğlik olmalı. Newcombe zayıflıklarımızı; Warhols da diğer ucunu, olması gerekeni temsil ediyor. Hep bir Warhols dinleyicisi oldum. Özellikle ilk üç albümlerinin yeri ayrıdır. Massacre ile ise hiç ilgilenip dinlemedim. Bu da zaten Newcombe’un müziğini geniş kitlelere ulaştırmadaki yetersizliğini kanıtlıyor gibi. Ama belgeselde duyduğum Massacre şarkılarını da oldukça beğendiğimi söylemeliyim. Sevenleri bana “nihayet!” diyebilir. Newcombe biraz geç doğup daha sakin olsa bir Kevin Parker (Tame Impala) olabilirmiş sanki.
The Dandy Warhols’un şarkı yazarı da olan Taylor’ın; grubun tüm üyelerinin ailelerin hâlâ evli olduğunu vurgularken dediği “Biz ABD’deki en well-adjusted** grubuz.” sözü önemli. Bu aslında iki grubun arasındaki farklı kariyer çizgisini nedenini en iyi anlatan cümle. Newcombe’un evden ayrılmış, alkolik babayla geçmişi de anlam kazanıyor bu tezatla. Kötü fikirler, yanlış kararlar dahilik maskesi altında bile sevimli gözükmüyor. Anlatıcılık görevini üstlenen, oldukça sevimli ve sabırlı (!) bir karakter olan Joel Gion’un Newcombe’la ilişkisi de grup dinamikleri açısından farklı bir perspektif. Ben açıkçası bir The Dandy Warhols hayranı olarak kameranın onların hikâyesine döndüğü anları daha çok merak ettim. Arabada ilk defa, Warhols’un listelere girecek ilk şarkısı “Not If You Were the Last Junkie on Earth”ü dinledikleri an harika belge. Bu bir “devrim” değil dedikleri gibi tabii ama birebir örnek aldıkları The Velvet Underground ile benzer vakitte keşfetmişken daha farklı bir bakış açısıyla yerlerinin yüksekte olduğunu düşünüyorum. Özellikle distorte ritim gitar konusunda! Dig!’den sonra da sadece onlara odaklanacak bir belgeselleri olacağını düşünmüyorum. Gerek de yok sanki. The Velvet Underground’u bir daha vurgulamak isterim. Her iki grubun da en çok etkilendiği grup onlar. Bu da gayet güzel. Bildiğimiz hâliyle rock’n’roll’un big bang’inin onlar olduğunu düşünürüm. Müzikleri, kültürleriyle, tavırlarıyla…

Sonuçta belgeseli taşıyanlar konuları. Estetik açıdan, el kamerasından başka, belirli bir çerçeve yok. Montaj yer yer acemice bile denebilir. Gerilla veya gonzo yaklaşımı diyebiliriz. Timoner’in 23 yaşında böyle bir işe girişmesi hakikaten çok büyük cesaret. Yedi yıllık bir süreyi kapsaması da inanılmaz. Penelope Spheeris’in stilini biraz hatırlatıyor. Eklenen 35 dakikayla süresinin iki buçuk saate ulaşması hareketli kamerayla beraber biraz yorucu oluyor itiraf etmeli. Dave Grohl’lu introsunun da biraz geyik olduğunu söyleyebilirim. Eskiden bu işleri Henry Rollins yapardı, daha iyiydi!
Bu belgesel grupların müziklerini sevip sevmemizle pek ilgilenmiyor. Farklı ailevi dinamiklerden gelen; müziklerine, prensiplerine, pozculuklarına (herkes gerçekten çok pozcu ama bu da işin eğlencesi zaten) kontrol edilemeyen egolarına bağlı bu kanımca müziğe olumlu şeyler de katmış iki grubun hikâyesine böyle yakın tanık olmak kesinlikle güzel bir tecrübe. Anton Newcombe’un kendi kendini sabote eden tavırları günümüzden komik veya aptalca gelebilir. Ama dediğim gibi bir grupta çalanlar ya da müzikleri ile prensipli hayalleri olanların anlayabileceği noktalar olduğunu düşünüyorum. Bu 20. yıl sürümünün en güzel yanı ise 60’larına merdiven dayanan isimlerinin hepsinin de öyle veya böyle hâlâ müzik yapıyor olması. Herkes bu kadar şanslı olmuyor. Son olarak da ergenlik zamanlarında biraz hoşlandığım (!) Warhols klavyecisi Zia McCabe hanımefendinin de 21-22 yaşlarına tanık olmak da keyifli bir nostalji. Emlakçılık yaptığını öğrenmek de şok!

Yazar notu: İsmi artık tartışmalı olmanın bile fersah ötesine geçtiyse bile Kanye West üzerine 2022’de çıkan Jeen-Yuhs: A Kanye Trilogy’yi de anmak isterim. Birbirine yakın dönemlerde geçiyor her ikisi de ve benzer bir görsel kaliteye sahipler. West’in kariyeri çok daha eğlenceli tabii!
*Damon Albarn savaşı onlar kazandı demiş. Şu son konserlerden sonra haklı sanki. Ne kadar Blur’cü olsak da.
**Well-adjusted çevirisi sıkıntılı bir kelime. “ABD’de boşanma oranının, tarihin en yüksek seviyesinde olduğu yıllarda büyümüş üyelerinin hepsinin ailesinin hâlen evli olduğu bir grup” deyince aklınıza ne geliyorsa o diyelim!