Yaz Evi oyuncuları Mina Demirtaş, Derya Pınar Ak ve Onur Seyit Yaran yanıtlıyor

Röportaj: Merdan Çaba Geçer

Geçmişe dönme fikrinin çekiciliği, kaderin akışına müdahale edebilmenin ihtimalinden gelir çoğu zaman. Daha doğru bir kararın izini sürmek, kaçırılmış bir fırsatı geri kazanmak ya da başka türlü sonuçlanabilecek bir hikâyenin peşine düşmek… Prime Video kataloğuna eklenen Yaz Evi ise bu arzuları başka bir tarafa yönelterek, yüzünü “müdahale”den ziyade “tanık olma”ya çeviriyor. Gizemli bir şekilde 1996 yazına, ebeveynlerinin tanıştığı döneme zaman yolculuğu yapan Selin üzerinden “Birini gerçekten anlamak, o henüz olduğu kişiye dönüşmemişken mümkün olabilir mi?” diye soruyor.

Yaz Evi’nin başrolleri Mina Demirtaş, Derya Pınar Ak ve Onur Seyit Yaran ile bir büyüme hikâyesi fonu olarak yaz, “keşke anlayabilseydim” dediklerimiz, nostaljiyi tanımlayabilmek, 90’lar Türkçe pop ve dahası üzerine bir sohbete koyulduk.


Zaman yolculuğu sinemada genellikle kaderi, seçimleri, nedenselliği sorgulayan bir araç olarak karşımıza çıkar. Yaz Evi’nde ise zaman, daha çok kuşaklar arasında bir diyalog alanı, bir empati mekanizması gibi… Senaryoyu ilk okuduğunuzda, zaman yolculuğunun öyküdeki işlevi ve karakterleri götürdüğü duygular size neler düşündürdü?

Mina Demirtaş: Ben filmimizde zaman yolculuğunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Annesi gençlik anılarını, hayallerini Selin’le hiçbir zaman paylaşmamış ve o da doğal olarak annesinin hep böyle mutsuz olduğunu düşünüyor. Bir şekilde öğrenip empati kurmaya çalışsa bile belki hiçbir zaman tam anlamıyla anlamayacak. Bu hepimiz için geçerli. Ama Selin geçmişe gidip bu anlara birebir tanık olduğu için çok daha net görüp anlayabiliyor.

Derya Pınar Ak: Zaman yolculuğundan çok karakterlerin birbirlerini gerçekten içten anlayabilme ihtimali etkileyiciydi benim için. Bazen aynı aile içinde farklı kuşaklar birbirlerinin yaşadıklarını tam olarak göremiyor. Ben bunu kendi ailemin içinde de çok yaşıyorum. Bence film, zamanı bir araç olarak kullanıp o empatiyi kurmaya çalışıyor. Senaryoyu okurken beni en çok etkileyen şeylerden biri de buydu. Hepimizin geçmişe dönüp sormak istediği ya da bugünü daha iyi anlamak istediği insanlar var bence. Benim de bu şekilde anlamak istediğim birçok insan var sanırım.

Onur Seyit Yaran: Senaryoyu ilk okuduğumda beni en çok etkileyen şey, zaman yolculuğunun burada bir gösteri unsuru olarak kullanılmaması oldu. Daha çok insanların birbirini anlayabilmesi için kurulmuş bir köprü gibiydi. Karakterler geçmişe giderek sadece başka bir zamanı görmüyor; aynı zamanda anne – babalarının, büyüklerinin ya da kendi geçmişlerinin duygularına da temas ediyorlar. Bu bana çok kıymetli geldi çünkü hepimizin hayatında “keşke anlayabilseydim” dediğimiz insanlar var. Yaz Evi, bunu fantastik bir hikâye üzerinden ama çok insani bir yerden anlatıyor. Ben senaryoyu okurken kendi aile ilişkilerimi ve kuşaklar arasındaki farkları düşünmeye başladım. Bence seyircinin de en çok bağ kuracağı taraflardan biri bu olacak.

Yaz Evi projesine dâhil olduğunuzda Erdem Tepegöz’ün filme dair nasıl bir vizyonu vardı ve siz bu vizyonla nasıl bir ortak zeminde buluştunuz? Bir yandan da 90’lar Bodrum’unu yeniden kuran bir dünyanın içindeydiniz; o atmosfer set deneyiminizi nasıl etkiledi?

Mina Demirtaş: Filmin 90’larda geçtiğini öğrendiğimde çok sevinmiştim ben zaten, aklımda çok güzel canlanmıştı. Erdem Hoca’yla tanıştıktan ve onu dinledikten sonra hayalimdekinden çok daha güzel olacağını anladım, heyecanım arttı. Sete çıktığımızda ise gerçek hayatta 90’larda yaşamamış biri olarak her yeri, herkesi 90’lar içinde bulmak; kocaman sahilde günümüze dair hiçbir şeyi görmemek beni gerçekte de şaşırttı. Sahiden 90’lara ışınlanmış gibi hissettim, o atmosferin içinde olmak çok farklı bir histi. Ekibimiz her şeyi çok güzel ve özenle hazırlanmıştı.

Derya Pınar Ak: Erdem Hocam sağ olsun; filmin daha prova sürecinden, hatta ilk konuşmaya gittiğim günden beri dünyası inanılmaz net biriydi. Daha en başından filmin duygusunu, rengini ve atmosferini hep birlikte çok iyi hissedebiliyorduk. Bunların üzerine çok fazla konuştuk. 

90’ları birebir yaşamamış biri olarak o dönemin içine girmek benim için çok heyecan vericiydi. Özellikle hocam anlattıkça daha da heyecanlanıyorduk. Kostümlerden mekânlara, kullanılan eşyalardan müziklere kadar her detay o dünyanın bir parçası gibiydi. Sete geldiğimizde gerçekten başka bir zamana ışınlanmış gibi hissediyorduk. Erdem Hoca sahne öncesinde ya da başka bir sahneye geçerken bize hep anlatıyordu: “Bu sahnede böyle olacak, rengini böyle düşünüyorum, atmosferi böyle olacak. Ben bunu buradan keseceğim, buradan bağlayacağım.” Bunlardan çok fazla bahsediyordu, biz de gözümüzün önüne getirip ekstra heyecanlanıyorduk.

Onur Seyit Yaran: Erdem Hoca’nın en başından itibaren çok net bir dünyası vardı. Hikâyenin duygusuna ve karakterlerin gerçekliğine çok önem veriyordu. Zaman yolculuğu gibi fantastik bir unsur olsa da bunun önüne geçmesini istemiyordu. Asıl odak her zaman karakterlerin yaşadığı duygulardı. 

Biz de oyuncular olarak bu yaklaşımda çok kolay buluştuk. Çünkü hepimiz hikâyenin samimiyetine inanıyorduk. Bir de 90’lar Bodrum’unun yeniden kurulmuş hâlinin içinde olmak gerçekten çok etkileyiciydi. Kostümlerden kullanılan eşyalara, müziklerden mekânlara kadar her detay sizi o dönemin içine çekiyordu. Sete geldiğinizde bugünden biraz uzaklaşıyor ve hikâyenin geçtiği dünyanın bir parçası oluyordunuz. Bu da oyunculuk açısından çok besleyici bir deneyimdi.

Sinema tarihindeki “coming of age” örneklerinin önemli bir bölümünün yaz mevsiminde geçtiğini görüyoruz. Bu anlatılarda zaman daha esnek, deneyimler ise daha yoğun sanki. Sence büyüme hikâyeleri bu mevsimle neden bu kadar güçlü bir bağ kuruyor?

Mina Demirtaş: Nedenini bilemiyorum ama bir tahmin yürütmem gerekirse kış mevsiminde hep bir temponun içinde oluyoruz; iş, okul gibi… Yeni şeyleri çok fazla deneyimlememize, sosyalleşmemize, eğlenmemize vakit kalmayabiliyor ama yazın tam tersi, hepsini doya doya yaşama ihtimali oluyor. Belki de bu yüzdendir. 

Film, 90’ları yaşamış izleyicilerde güçlü bir duygusu inşa etmeyi amaçlarken, o dönemi deneyimlememiş genç seyircileri de bu hisse ortak olmaya davet ediyor. Sizce nostalji duygusu neden bu kadar güçlü bir karşılığa sahip ve Yaz Evi bu duyguyu nasıl bir yerden ele alıyor?

Derya Pınar Ak: Bence nostalji sadece geçmişi özlemek değil; bir dönemin duygusunu, insanlarını ve o zamanki halimizi özlemek, o zamana dönmek istemek. O yüzden herkeste farklı bir yere dokunuyor. 

Yaz Evi‘nin güzel tarafı da nostaljiyi romantize etmek yerine insanların hikâyeleri üzerinden anlatması olabilir. 90’ları yaşamış izleyiciler kendi anılarından bir şey buluyor bence. Mesela Onur ya da Çağdaş Abi bu konuda bize çok fazla yorum yaptı. Nehir Abla sette ve provalarda bize çok yardımcı oldu. Genç izleyiciler de o duyguyla bağ kurabiliyor. Biz sadece filmimizde değil, röportajlarda da bildiğimiz ya da öğrendiğimiz birçok şeyi genç izleyicilere aktarmaya çalışıyoruz. Bu yüzden daha hızlı ve kolay bir bağ kurabileceklerini düşünüyorum ben.

Onur Seyit Yaran: Bana göre de nostalji sadece geçmişe özlem duymak değil, o dönemlerdeki hislerimize özlem duymak. İnsan bazen eski bir şarkıyı duyduğunda ya da bir fotoğrafa baktığında aslında zamanı değil, o zamanki kendisini hatırlıyor. Yaz Evi de nostaljiyi tam olarak böyle ele alıyor. Sadece eski eşyaları ya da eski modayı göstermiyor. O dönemin ruhunu, insan ilişkilerini ve sıcaklığını anlatmaya çalışıyor. Bu yüzden 90’ları yaşamamış insanların da filmle bağ kurabileceğini düşünüyorum. Çünkü anlatılan şey bir dönemden çok, duygular.

Çocuklar ebeveynlerini çoğu zaman bir rolün içinden tanır; anne, baba, bir koruyucu veya bir otorite figürü gibi fakat film, ebeveynlerimizi kendi arzuları, hayalleri ve çelişkileri olan bireyler olarak konumluyor. Selin’in anne babasının tanışmasına şahit olmaya, onları kendi hikâyeleri içinde tanımaya neden ihtiyacı vardı sence?

Mina Demirtaş: Anne – babasının arası iyi olmadığı için, anlaşamadıkları için Selin onların belki de hiçbir zaman aşık olmadıklarını ve mutsuz olduklarını düşünüyordu. Ama geçmişe gidip tanıştıkları, aşık oldukları, birbirlerini destekledikleri anlara; geçirdikleri zamana şahit olduktan sonra onları günümüzdeki hâle getiren bir şeylerin olduğunu fark edip bunun üzerine gitmeye karar veriyor ve asıl problemin onların ilişkisi olmadığını anlıyor.

Filmde üç kuşağın da sanata ve yaratıcılığa uzanan bir tarafı var; Sevinç şiirde, Zeynep müzikte, Selin ise resimde kendini ifade ediyor. Ancak hayatın koşulları her birinin tutkularıyla farklı şekillerde çatışmış. Zeynep bu kadar dik bir duruşa sahipken, bir zamanlar eleştirdiği annesine giderek benzemesi sana ne düşündürüyor?

Derya Pınar Ak: Bence bu çok insani bir durum. Büyürken bazı şeylere böyle karşı çıkıyoruz ama hayat bizi farklı deneyimlerden geçirince bazı davranışların neden var olduğunu daha iyi anlıyoruz. Ya da ben öyle anlıyorum. Zeynep de annesine dönüşmüyor belki ama onu anlamaya başlıyor. Bunu ben de çok fazla yaşadım açıkçası, o yüzden bunun olgunlaşmanın bir parçası olduğunu düşünüyorum. Bazen kendi kendime, “Bunu yaşamasaydım şu an böyle düşünmeyecektim” diyorum. İnsan bazen yıllarca uzak durmaya çalıştığı şeyin içinde kendinden parçalar buluyor.

Sinan, bir arkadaşının davetiyle geldiği bir tatilde, uğruna dostluğunu riske attığı büyük bir aşk yaşıyor ancak yıllar sonra, yaz evinin satıldığından bile habersiz olduğu bir ilişkide görüyoruz onu. İlişkinin başındaki yoğun duygularla, sonrasında aradaki mesafeye baktığında; bu durum aşkın doğası ve Sinan hakkında neler söylüyor sence?

Onur Seyit Yaran: Bence Sinan’ın hikâyesi aşk kadar zamanın insanlar üzerindeki etkisini de anlatıyor. Gençken yaşadığımız duygular çok daha keskin oluyor. O an her şey sonsuza kadar sürecekmiş gibi hissediyoruz. Sinan da aşkı böyle yaşayan biri. Duygularının peşinden gitmekten korkmuyor. Ama yıllar geçtikçe hayatın içinde başka öncelikler ortaya çıkıyor. İnsan bazen fark etmeden sevdiği şeylerden uzaklaşabiliyor. Sinan’ın yaşadığı durum da biraz buna benziyor. Bu bana aşkın sadece büyük hislerden ibaret olmadığını düşündürüyor. Emek vermek, iletişim kurmak ve o bağı korumak da çok önemli. Sinan’ın eksik kaldığı yerlerden biri de belki bu.

Filmin mizahı büyük ölçüde Selin’in kendini ait olmadığı bir zamanın ve ilişkiler ağının içinde bulmasından doğuyor. Onun uyum sağlama çabasında, hangi “pot” seni en çok eğlendirdi?

Mina Demirtaş: Hepsi çok eğlenceliydi ama Sinan’a söylediği “Ya baba, bırak yeme beni şimdi.” olabilir sanırım.

Selma Ergeç, Zeynep’in; Çağdaş Onur Öztürk ise Sinan’ın yetişkinliğine hayat veriyor. Onlarla aynı yerden, benzer bir hisle yaklaşabilmek; benzer jest, mimikleri yakalayabilmek adına ortak bir çalışmanız veya diyaloğunuz oldu mu?

Derya Pınar Ak: Oldu. Hatta bunun üzerine çok konuştuk. Karakterlerin yıllar içindeki yolculuğunu daha iyi anlayabilmek için birbirimizin yorumlarını dinledik. Özellikle küçük jestlerimiz ve mimiklerimiz üzerine çalıştık. Ben film içerisinde birçok kez saçıma belirli bir şekilde dokunuyorum. Selma Abla da bana, “Ben de bunu böyle yaptım,” diye kendi yorumlarını anlattı. Bakışlarımız ya da bazı alışkanlıklarımız konusunda ortak bir his yakalamaya çalıştık. Çünkü seyircinin aynı karakterin farklı yaşlarını izlediğine inanması bence çok önemliydi. Set temposundan fırsat buldukça bunları sık sık konuşmaya çalıştık.

Onur Seyit Yaran: Evet, özellikle Çağdaş Abi’yle bu konuda fikir alışverişlerimiz oldu. Aynı karakterin farklı yaşlarını oynadığımız için seyircinin aradaki bağı hissedebilmesi önemliydi. Ama bunu yaparken birebir taklit etmeye çalışmadık. Daha çok Sinan’ın olaylara yaklaşımı, duygularını ifade etme biçimi ve karakterin özü üzerine konuştuk. Çünkü insan yıllar içinde fiziksel olarak değişebilir ama bazı refleksleri ve karakter özellikleri kalır. Biz de o ortak noktaları yakalamaya çalıştık. Bu süreç benim için çok öğreticiydi.

Yaz Evi’nin soundtrack’inde geniş bir 90’lar yelpazesi mevcut. Filmden veya değil, size göre 90’lar Türkçe popunu en iyi tanımlayan şarkı / şarkılar neler?

Mina Demirtaş: Günlük hayatımda bir sürü 90’lar şarkısı dinliyor, çok seviyorum. Filmimizdeki şarkıları da çok seviyorum ama Bodrum’daki sette en çok dinlediğim şarkılardan biri Ajda Pekkan’dan “Ya Sonra”ydı.

Derya Pınar Ak: Bunu cevaplamak çok zor ama aklıma ilk gelenler Sezen Aksu, Tarkan ve Sertab Erener şarkıları. O dönemin şarkılarında çok güçlü bir samimiyet ve duygu hissediliyor. Ben mesela ne zaman enerjik olmak istesem ya da o günümün güzel geçeceğine inansam, makyaj yaparken bile 90’lar Türkçe pop dinliyorum. Dinlediğimde hâlâ beni bir yerlere götürebilmesi, bana güzel hisler verebilmesi çok özel. 

Bir de bende yeri ayrı olan bir şarkı var, prova sürecinde de bunu çok fazla dinlemiştik: “Aşk Perisi” şarkısını çok seviyorum.

Onur Seyit Yaran: 90’lar Türkçe popu gerçekten çok özel bir dönem. O yılların şarkılarında hem büyük bir romantizm hem de çok samimi bir enerji var. Birkaç şarkı seçmem gerekirse Tarkan’ın “Kış Güneşi”, Levent Yüksel’in “Med Cezir”, Sezen Aksu’nun “Gülümse”, Sertab Erener’in “Aşk” ve Kenan Doğulu’nun “Yaparım Bilirsin”i sayabilirim. Bu şarkıları dinlediğimde sadece müzik değil, bir dönemin ruhu da geliyor. Bence Yaz Evi’nin atmosferiyle de çok örtüşen bir his bu.