Yiğit Karaahmet’ten yaşlanmaya yürüyen bir ilk roman: “Deniz Ne Kadar Güzel”

Kendine has muzip dilini; Büyükada semalarında süzülen kuir karakterleri ve polisiye tınıları ile birleştiren Deniz Ne Kadar Güzel, 6.45 Yayınları’ndan tazecik çıktı. Üstüne deniz tuzları bulaşmış sayfaları Okan Urun’a fısıldayan Yiğit Karaahmet; enerjisini zoomdan buralara taşıdı. Sallansın titrek zeminler!



Şöyleşinin tamamı aşağıda, içten bir sohbet tadında. Sayfanın sonuna eklediğimiz, Yiğit Karaahmet’in bizler için hazırladığı ilk romanının içinden geçen şarkılar listesi de eşlikçiniz olsun. Şimdiden ikinci baskıya giden bu lubunya polisiyeyi edinmek içinse hemen şuraya.

Merhaba Yiğit! Biz seni yıllardır gazete yazılarından tanıyoruz. Farklı dergiler için yaptığın söyleşilerden tanıyoruz. Yazılarının derlendiği basılmış kitapların var,  farklı yayınlar için yazdığın deneme tadında çok özel yazılar var. Belki çoğu insan okuyamadı onları. Onlardan da bahsedeceğiz. Ancak bir romanla ilk kez karşımıza çıkıyorsun. Bu roman fikri ne zaman doğdu, nasıl doğdu, nasıl gelişti?

Dediğin gibi ben yaklaşık 20 yıldır yazı yazarak geçiniyorum. Sadece yazı yazıyorum ve bunun yan dalı olabilecek şeyler yapıyorum. Kariyerimin bir noktasında kurgu bir şey yazmam gerektiğini biliyordum. Bu aynı zamanda hem işimin gelişmesi ve ilerlemesi gereken yerdi, hem de okumak benim için çok önemli bir şeydi, hayatımı kurtaran şeydi edebiyat. Yalnız bir çocuktum. Ergenlik yıllarımla beraber hayata dair birtakım sorunlarımı çözmeye çalışırken kitaplar en klişe tabiriyle her zaman en yakın arkadaşımdı. Benim için özel bir anlamı vardı okumanın ve edebiyatın. Hem çok sevdiğim, benim için özel bir dalda üretmek istiyordum hem de mesleki olarak kurgu yazmam gerektiğini düşünüyordum. Başladığım, hoşlanmayarak yarım bıraktığım, devam etmediğim pek çok şey vardı. Sonra artık vaktin geldiğini hissettiğim bir zaman yavaş yavaş başlayayım dediğimde  bu kitabı bir proje olarak tasarladım. Yani her anlamıyla. Hem yazmam gereken zaman, hem hitap etmesini istediğim yer, okumasını istediğim insanlar, benim anlatmak istediğim mesele, nasıl bir dil kullanacağım… Her şey aslında düşünerek oluşturuldu. İthaf yazısından, kitabın kurgu ritmine kadar. Hiçbir şey şansa olmadı, zoraki de olmadı. Düşünerek ve tasarlayarak oldu.

“Trajik bir şey istemedim, bir eşcinsel varoluş hezeyanı ve bunalımı da yazmak istemedim. Ben bir hikâye anlatmak istedim. Aksiyonu olan, merak ettiren, başlayıp sonuna kadar okuru saracak bir şey.

Peki neydi düşündüklerin? Nasıl bir roman tasarlıyordun?

Söyle şeyler düşündüm: Ben ne yazmak istiyorum hayatta? Kimlere yazmak istiyorum? Ve onu nasıl yazmak istiyorum? Bu soruları kendime sorduğumda verdiğim cevaplar da şunlar oldu: Ben gay bir şey yazmak istiyorum. Bütün zorluğuna rağmen, piyasadaki alıcısını hiç düşünmeden, yazmak istediğim şey eşcinsel bir romandı. Ve mutlu bir son istiyordum. Ana karakterleri gay olacak ve sonu mutlu olacak. Bu bir yandan da spoiler da olmasın, mutlu son dediğim şey kâğıt üstünde bir mutlu son aslında. Ne kadar mutlu bittiği tartışılır. Bu zamana kadar okuduğumuz bütün eşcinsel edebiyat örneklerinde Isherwood’dan Gore Vidal’a hatta filmlerde bile eşcinsel hikâyelerin sonunda bir ayrılık, bir ölüm, bir intihar, bir hastalık, bir ceza vardır. Bütün külliyata baktığın zaman çok azı mutlu biter. Ben trajik bir şey istemedim, bir eşcinsel varoluş hezeyanı ve bunalımı da yazmak istemedim. Ben bir hikâye anlatmak istedim. Aksiyonu olan, merak ettiren, başlayıp sonuna kadar okuru saracak bir şey. Alanlar afakanlar geçirerek bir tarafa bıraksın da istemedim. Hızlı okunabilir olması da tasarladığım ve üstüne düşündüğüm bir şeydi. Bu kitabı bir haftada, 10 günde okuduysan eğer bir sorun vardır benim için. Gerçekten başlasın ve bitsin istedim tak tak tak. O yüzden mesela bir polisiyesi de olsun istedim, çünkü herkes polisiye sever ve okumak ister. Bunları düşünerek  yavaş yavaş kurmaya başladım ve karakterlerdi, hikâyeydi, mekândı derken bu noktaya geldi.

Yazmaya ilk başladığın zaman ile 6.45 tarafından basılması arasında geçen süre ne kadar?

Çok uzun bir süre. Kitabın ilk halini yazmam iki yıl sürdü, diyebilirim. Aralara blok zamanlar alarak. Full konsantre başladım ve bitirdim diyebileceğim bir yazma dönemim olmadı. Çünkü çalışmak zorundayım, geçinmek için başka işler de yapmam gerekiyor. Başka yazılar yazmam, başka dosyalar hazırlamam… Kapanarak Orhan Pamuk gibi bir roman yazamıyorum. Bu yazma sürecini de bir şekilde de finanse etmem gerekiyor. Bunun için aşağı yukarı iki sene diyebilirim. Fakat bundan çok daha uzun süren bir yayınevi arama süreci başladı. Bir ajansım vardı, beraber çalışıyorduk bu anlamda. Her şey kitabına uygun olsun, ben telif gibi konulara pek girmeyeyim, menajerim ilgilensin bunlarla diye düşündüm. Ama günün sonunda bu iş benim hayal ettiğim gibi olmadı. Birtakım problemler çıkmaya başladı. Çok kötü anlaşmalar önerdiler, onları ben istemedim. Daha sonra yayınevi isimleri azalmaya başladıkça bu sefer tuhaf, gerekçesiz veya absürd gerekçelerle retler geldi. Bu yayınevi macerası içinde en kötü olan şey, Can Yayınları’nda imzadan dönmesi oldu. Anlaştık, bütün hesap bilgileri alındı, banka numaraları, adresler… Tele dolandırıcı gibi bütün bunlar alındıktan sonra….

Sözleşmeyi imzalamak üzeresin…

Evet evet. Kitabı okudular, çıkarmak istediklerini söylediler. Onlar yeni alt bir yayın kurmuştu Mundi Kitap diye. O çıkış serisi içinde Mundi’den yayınlanacaktı. Çok iyi bir telif, çok iyi bir anlaşma önerdiler. Her şey çok harika gidiyordu. Ben de bir seyahatteyim, dönüp sözleşmeyi imzalayacağım. Küçük bir edisyon yapmak istediklerini söylediler, ona da tamam dedim. Sonra benim sözleşmeyi imzalamama iki gün kala arayıp biz bunu basmayacağız dediler. Neden? Elimizde buna benzer başka bir polisiye var. Tamamen yalan olduğuna eminim. Ellerinde buna benzer bir polisiye olamaz. Ayrıca bu aşamaya gelene kadar okumadınız mı, elinizde buna benzer bir şey olduğunu görmediniz mi? Bu benim biraz moralimi bozdu. Bu süreçte Türk edebiyatındaki maçoluğu da bol bol görme fırsatım oldu. Ben edebiyat için zaten çok az insanın ilgilendiği, biraz da boomer bir şey olduğunu düşünüyordum. Hani belki orada bir şeyler düzgün yürüyordur. Baktığımız zaman da ben de birisiyim. Evet Türkiye’nin en ünlü insanı değilim ama biriyim. Ben bir şey yazdığımda okumak isteyen insanlar çıkabilir. Bir okur kitlem vardır, her zaman da onları çalıştığım gazetelere, kurumlara yanımda götürmüşümdür. Edebiyat da takip ediyorum, korkunç şeyler basıyorlar. Alakasız kitaplar. Ama konu ben olduğumda, ben bir şey götürdüğüm zaman o böyle olmuyor, reddediliyor yani. Böyle talihsiz şeyler oldu.

Peki gelelim 6.45’e. Biz 6.45’i gençliğimizden biliyoruz. Aa bunu basmış, şunu basmış, dediğimiz bir yayınevi. Ama uzun zamandır ben 6.45’i kaybetmiştim yörüngeden. Belki de onlar çıkmıştı diyelim. Sonra senin romanının çıkışıyla bir anda gençliğimizin 6.45’ini buluverdim. Nasıl oldu buluşmanız?

Bütün bu süreçte artık Türkiye’de bu konunun konuşulmadığı, gönderebileceğimiz yayınevi pek kalmadı. En iyisinden en kötüsüne kadar pek çok yere gitti. Sonuç olarak yazmamın dört katı süren bir bekleme süresi oldu. Umudu kesmiştim. Yine de hikâye hâlâ çok inandırıyordu, bunu okurla buluşturmam gerektiğini düşünüyordum. O yüzden tam da vazgeçemiyodum. Acaba benim anlamadığım, insanlara kötü gelen bir şey mi var diye düşünüyordum. Hayır, ben hâlâ hikâyeyi çok beğeniyorum. Ama basılmadığı için o macerası da tamamlanamıyor. Diğer şeyler gibi çekmeceye kilitlemeye de bir türlü gönlüm el vermiyor. Çok garip ve çok depresif bir süreç başladı. Ben artık umudu kesmiştim. Ya e-kitap olarak internetten salacağım, 10 lira vererek okusunlar. Ya da böyle artık çok kötü bir yayınevinden çıksın para falan hiç düşünmeyeyim. Çıksın, en azından bana bir 50 kitap verirler, ben de eşime dostuma veririm derken pandemi falan da başladı üstüne. Sonra bir arkadaşım Arda Yaman, 6.45’te yeni bir iş birliğine başlamıştı. Onun da eski bir kitabı vardı, bir tane hiç hatırlamadığım bir yayınevinden çıkmış ama kapağı çok güzeldi. Ben de ona söyledim, benim bir romanım var bunu ne yapsak diye ama ben eski yayınevini kast ediyordum 6:45 aklıma bile gelmemişti.. Arda, 6.45’e de verebiliriz onlar  yaparlar dedi. Ben de aa 6.45 olur ya, hem de çok iyi olur diye düşündüm. Çünkü mesela e-kitap olarak çıkarsam da yine eksik bir şeyler kalacaktı. Bir edit, bir markanın adı, bir yayınevi ve editör bakışı eksik kalacaktı. Ama 6.45 o algıyı çok iyi tamamladı. Yiğit Karaahmet’in gay novel’ının 6.45 gibi kült bir yayıneviyle birleşmesi algısı çok hoşuma gitti. Derken okudular ve beğendiler. Çok samimi söylüyorum bütün bu süreç içinde karşılaştığım en iyi sözleşmelerden bir tanesini gönderdiler. Sonra başından beri hep istediğim şekilde yaz kitabı oldu. Bir plaj kitabı olmasını istiyodum, Pride’a denk gelmesini istiyordum. Haziran ayında çıktı ve belli bir noktadan sonra çok verimli bir çalışma yaptığımızı düşünüyorum.  Benim her zaman bir söz hakkım vardı kitapta en son noktaya kadar. Aynı zamanda onlar için, onlar adına konuşmak istemesem de kafalardaki 6.45 algısını değiştirdiler gibi de geliyor biraz. Böyle buram buram eşcinsel bir romanı hiç itirazsız neredeyse çok az düzeltmeyle çıkarmak… Çünkü klasik bir yayıncılık anlayışları var, hikâye güzelse ve satabilir diye düşünüyorlarsa bu yeterli onlar için anladığım kadarıyla. Tüm bu detaylarda çok iyi bir uyum yakaladık bence.

Şimdi romanla ilgili birtakım sorulara geçeceğim. Spoiler vermeden nasıl soracağımı bilemiyorum açıkçası. Bugün hep bunu düşündüm. Neyse bir şekilde spoilersız yapmaya çalışacağız bu kısmı… Arka kapakta da yazdığı gibi, romanda iki karakterimiz var. 40 senedir beraber oldukları söyleniyor. Fehmi ile Şener. Büyükada’da yaşıyorlar ve Büyükada’da yıllardır yaşadıkları büyük evin bahçesi de genişliyor roman boyunca. Kitabı okuyanlar için önemli bir bilgi, önemli bir genişleme bu. Onların yan köşküne komşular geliyor. Orta yaşlı evli bir çift. Onların çok genç, lise çağındaki oğulları da geliyor ve de tabii birtakım gelişmeler oluyor. Roman, iki bölümden oluşuyor ve her iki bölümü de sıkı iki şair açıyor. Birincisi Shakespeare’in 2. Sone’si ile açılıyor. Yaşlanmak üzerine meşhur sonesi bu. Talat Sait Halman çevirisi ile burada.

İkinci kısım da Baudelaire’nin Aşıkların Ölümü ile açılıyor. Romanda eşcinsel ilişkiyi merkeze alan bir hikâye var ama bence bu iki alıntıdan yayılan müthiş bir yaşlanmak, ölmek korkusu ve ölüm gerçeği söz konusu. Ölümün kolaylığı da var. Bunlar romanı okuduğumda ilk gözüme çarpan şeyler. Şu soruyla başlayalım: Niye iki ana karakterimiz 60’larının sonları 70’lerinde? Neden onları merkeze koymak istedin?

Öncelikle böyle iki tane karakter yoktu. Benim bildiğim, özellikle çift olan… Türk edebiyatında zaten yok. Karakter alternatifleri düşünürken iki yaşlı erkeği ele almanın bana biraz catchy, herkesi ele alacak bir tarafı var gibi geldi. Çünkü herkes yaşlanacak ve özellikle de romanın ana okuru olarak hedefe koyduğum eşcinsel okur da dahil buna. Ve ben kendimden yola çıkarak konuşmam gerekirse hayatımızın belli bir dönemini hiç yaşlanmayacak hatta yaşlılık ihtimali aklımıza gelmeden geçiriyoruz. Ben de öyle geçirdim. Deliler gibi partileyerek geçirilen bir gençliğin ardından yaşlanmaya başlamanın fark edildiği tuhaf bir dönem var. Yaşlanmak, gençliğini kaybetmek, güzelliğini kaybetmek ve yalnız kalmak…. Bir noktadan itibaren yalnız ölmek. Ben alttan alta bu yaşlanma korkusunu vurgulamak istedim. Kendi yaşlılığımdan ve yalnızlığımdan korkum da var tabii burada. Ve ben çok dipte bir yerde hayalimdeki yaşlılıkla yüzleşme çabamı, isteklerimi, hayallerimi iki yaşlı eşcinsel çift üzerinden gerçekleştirmek istedim. Romandaki Şener’in söylediği gibi, hep bir hayali var; kaliteli yaşlanmak.

“Kendi gay romanımda eşcinsel yaşlılığı ve ilişkisiyle ilgilenmek istedim özellikle. Heterolar için bunu yapan pek çok yazar var, ben buradan ilerlemeyi sıkıcı buldum.

Bunun eşcinsellere özgü bir korku olduğunun da altını çiziyorsun.

Evet çünkü ben kendi gay romanımda eşcinsel yaşlılığı ve ilişkisiyle ilgilenmek istedim özellikle. Heterolar için bunu yapan pek çok yazar var, ben buradan ilerlemeyi sıkıcı buldum. Bakarsan eğer heteroseksüel çiftler hayatlarının bir döneminde evleniyorlar, çocuk yapıyorlar. Hepsi demeyeyim ama, evlilik; yaşlılığı garanti altına almak için beraber olmak, aile ve çocuklarla ilerlemek… Ama eşcinsellerde bir bu kadar uzun süreli bir ilişki yok. Hani hele romandaki gibi 40 yıl ve monogam bir ilişki çok uzun bir süre. O yüzden ana karakterlerimin dramasını ve geldikleri yeri bu kadar sarsıcı kılan şey de bu biraz bence. Bunun inandırıcılığını bende de yitirdiği anlar olmadı değil yazarken. 40 yıl! Kendimi biriyle beraber düşünemiyorum ben. 40 yıldır aynı insanla beraber olmak, aynı şeyi yapmak. Bunu başarmış bir insanın da, 40 yıldır birisiyle beraber olmuş birinin de bunun hayatında ne kadar önemli olabileceğinin farkındayım. Bunu, ve yaşadığı bu özel şeyi kaybetmek bence diğer ailelerden, başka tür ailelerden biraz daha önem kazanan bir şey hâline geliyor.

Buradaki karakterler sosyoekonomik olarak da gayet iyi durumdalar. Buna rağmen 40 yıl boyunca bu birlikteliklerini açık bir şekilde etrafa göstererek yaşamamışlar. Ördükleri bir koza var. Büyükada’daki köşk ve birkaç arkadaşın içine girebildiği bir koza. O kozayı korumak adına her şeyi göze alabilecek bir durum var.

Bu karakterleri değiştirip birini hetero yapsak, bir kadın veya bir erkek yapsak  aynı etkiyi asla vermez. Ama iki queer oldukları zaman, yüzleştikleri şey, kaybedecekleri şey bambaşka. O zamana kadar kurdukları, yaptıkları, hayal ettikleri her şeyin 70 yaşında bir eşcinsel olarak yıkılması… Bence orada daha güçlü bir duygu var. Özellikle eşcinsellerin daha iyi anlayabileceğini düşünüyorum bunu. Bizler için gerçekten, en azından benim kendi adıma, yok böyle bir şey. O yüzden 40 yılın ardından kaybetme ihtimalleri olan şey biraz daha sarsıcı oluyor. O yüzden bu ilişkiyi kurmuş ve 40 yıldır buna sahip çıkan iki yaşlı erkeğin bu durumla, gençliğin ve güzelliğin hayatlarına girmesiyle bununla tekrar yüzleşmeye başlamaları benim için çok güçlü bir çıkış noktası oldu. Bu insanlar 30’larında olsaydı yine aynı duyguyu vermezdi.

O yaşlarda tekrar başlayabilirsin her şeye.

Şener ve Fehmi bununla yüzleşiyor kitapta. Tekrar olsa, genç olsalar, daha modern bir düşünce yapısında olsalar tekrar bir şey yapılabilir, tekrar birini bulup başka bir ilişki kurabilirler belki.. Bir de şu var. Eşcinsel dünya maalesef biraz acımasız da bir dünya. Kitapta bazı yerlerde karşımıza çıkıyor bu. Mesela saunadaki Şener bölümünde olduğu gibi. Artık oraya yaşlı bir erkek olarak gidiyor. Güzellik, gençlik ve enerjinin yüksek olduğu zamanda out olmak çok önemli bir şey. Yaşlandığında, güzelliğini ya da gençliğini kaybettiğinde out olduğunda; o an bunu keşfettiğinde, yaşadığın şeyle gençken yaşadığın şey farklı oluyor. Yaşlıyken bunu yaşamak biraz  daha travmatik. Çünkü artık sen güzel değilsin, genç değilsin ama  pazardaki herkes ve her şey aşırı güzel ve aşırı genç.

Zaten bu bakış açısı ya da başkalarının bakışı genel olarak romanın meselesi. Romanda bir de genç bir karakterimiz var; adı Deniz. Romana da ismini veriyor diyebiliriz. Öte yandan Deniz Ne Kadar Güzel aslında meşhur bir şarkı. Ana karakterlerden Şener, anlıyoruz ki gençliğinde çok yetenekli, çok da ünlü. İyi otellerin rooflarında, özel gecelerde piyanist.

Evet, kariyerini sevgilisi için bırakmış yetenekli bir piyanist.

Dolayısıyla bizi sık sık geçmişe götüren, Şener ve Fehmi’nin ilişkilerinin başlarına götüren anlar da var romanda. Bu da şunu görmemizi sağlıyor; bir karakterin gençliği ve güzelliğiyle başlayan hikâyenin geldiği noktada yeni bir karakterin girişi, üstelik daha genç bir karakterin girişi ve aslında bir tür ayna efekti yaratması…

Tabii. Çocuğun gelişiyle beraber, hayatlarına bambaşka bir şey doğuyor. Özellikle bir tanesi yıllardır unuttuğunu sandığı bir şeyin tekrar içinde canlandığını hissediyor. Öbürü de buna baktığında, kendisinin bununla ve bu yeni arzuyla yarışamayacağını çok iyi biliyor. Bir güzellik yarışına girseler Deniz’in kazanacağı çok belli. O artık biraz elindekinin farkında. Sevgilisini kaybetme korkusunun da farkında. O yüzden her şey biraz fazla büyüyor hikâyede. Gençlik burada önemli bir motif. Onların tam zıddı, neredeyse çocuk gibi kalan müthiş güzel bir bir varlık. Onların tam karşısına getirdiğim ve ilişkilerini sorgulatmaya başladığım şey.

Sen gençliği burada, kitabın belli bir noktasına kadar acımasızlıkla denkliyosun. Sonra bizi çok şaşırtan bir şey oluyor. Bu denklemde bir bozulma da yaşanıyor. Bu sadece gençlere mahsus gibi dururken bir anda el değiştiriyor. Bu da çok ilginç. Sauna sahnesi de biraz öyle. Çünkü o sanırım gençliğin yaşlılığa bakışındaki acımasızlıkla ilgili. Sen o acımasız bakışı harika betimliyorsun. Sonra uğradığı o acımasızlık karşısında öbür tarafın – yaşlı taraf diyelim – da acımasızlaşabileceğini pek hesaba katmıyor genç olan sanki. Ne dersin?

Evet, her şey çok masum ilerlerken aslında bu çift arasında başka bir durum oluyor. Onlar zaten bunu 40 yıldır başka türlü yaşamışlar. Kendi aralarında, kendi içlerinde de bir kırılma oluyor bu anlamda. Ama orada gencin bilmediği şey; diğerlerinin hikâyesi. Bu ilişkinin onlar için ne anlama geldiğini farkında değil, çiftimiz bambaşka bir dinamikten geliyor aslında. Karşısındaki için elindekini kaybetmenin ne kadar zor olduğunu bilmiyor. Evet, onu kaybetmemek için biraz acımasızlaşıyorlar, üzgünüm. Ama acımasızlaştığı noktada bana kalırsa haklı biraz!

Okuyanlar ona karar verecektir. Ben birçok kişinin finalinin çok doğru bulduğunu duyuyorum. Ben de vicdanımla arada gidip geldim okurken.

Ay senin bu tatlı naifliğin ve Frankofonluğun. Vicdanının sızladığına inanamıyorum. Boşver, bize ne ya…

Yiğit peki, dedin ya romanın basım aşamasında bazen bezdiğin ve dijitale koymak istediğin zamanlar olmuş. Tabii ki günümüzde çok normal olarak dijitalden yayınlanabilirdi ama senin kitabını eline alıp önce teşekkür bölümünü gören insanlar için orada verdiğin birtakım yazar referansları var. Kitabı başından sonuna okuyan insanlar, ya da edebiyatla içli dışlı olanlar diyelim, bazı cümlelerin içinde senin o sevdiğin yazarlara göz kırpmalarını görecekler. Dolayısıyla bence iyi ki basılmış. Çünkü bu, okumayı seven bir yazarın, üstelik yazarlarla kurduğu müthiş ilişkiyi kâğıda aktaran romanı bence. Dolayısıyla fiziki olarak alınıp okunması tamamlanma hissi yaratıyor. Biz söz konusu hikâyeyin yanı sıra senin yazarlarla cilveleşmelerini, şakalaşmalarını da okuyoruz. Sadece alıntı olarak da değil üstelik; içinden Virginia Woolf geçiyor, Bayan Dalloway geçiyor, Sylvia Plath geçiyor. Bazen bazı karakterleri tanımlarken bir noktaya getirip “eğer hayatı bir roman olsaydı” kalıbından sonra göndermelerini yapıyorsun.

Evet. Nabokov da var mesela…

Sen teşekkürler kısmında bir de Nahid Sırrı Örik’ten bahsediyosun. Ölüm, yaşlılık dedik ama romanın en önemli kısımlarından biri de kıskanmak. Kıskanmak çok büyük bir duygu, önemli bir duygu kitabın içinde. Senin o referansından sonra ben de gidip tekrar Kıskanmak’ı bir daha okumak istedim. Dilindeki, üslubundaki bazı şeylerde ona küçük referanslar yolladığını gördüm. Bu belki bilerek yada bilmeyerek olan bir şey. Kitap açılıyor ve Şener, bu bir spoiler değil, “Fehmi… Fehmi!” diye bağırıyor.

Yaaa… Çok tatlısın. Anlamışsın onu!

Kıskanmak da “Seniha! Seniha Hanım!” diye açılır.

Aynen. Sağol Okan’cım!

Müthiş bir zevkle göz kırptığını görüyorum, bu senin için nasıl bir şey? Bu yazarlar, sırtındaki bavul ve bunu bu romanda küçük referanslarla yaşatmak nasıl bir şey?

Dediğim gibi edebiyat ve iyi yazarlar benim için önemli bir şeydi.  Yoksa benim Nahid Sırrı Örik’e öykünmek falan ne haddime diyebilirim sadece. Hayranıyım, büyük hayranıyım. Aynı zamanda Halid Ziya Uşaklıgil’in de büyük hayranıyım. Bu insanların hayranı olabilirim sadece, beni etkilemeyi başarmışlardır. Kıskanmak benim için çok önemli bir kitap, çok beğenirim. Çünkü kıskançlık duygusunu hem hayatım boyunca çok yaşadım hem de anlamaya çalıştım. İnsanların kıskanmaktan korkmasını, kıskanç olduklarını kabul etmemelerini ama kıskanmanın da diğer duygular kadar normal bir duygu olduğunu… Ürkütücü ve büyük bir duygudur.  O yüzden bu küçük şakaları yazarken bulduğum ve metne oturtmayı başardığım yerlerde çok mutlu oldum. Yazmanın zevkli taraflarından biri de buydu açıkçası. Özellikle o girişi anladığın için çok mutlu oldum çünkü o da  tamamen bilerek aldığım bir şey. Kıskanmak romanında da Mükerrem üst kata Seniha, Seniha Hanım diye bağırarak başlar. Ve biz Seniha’yı yukarıda bir şeyler yaparken görürüz. Mükerrem onu canı sıkıldığı için aşağıya çağırır oturmaya. Burada da Şener, Fehmi’ye seslenerek 40. yıl sabahını ve romanı başlatıyor. Bunu bu şekilde yapabilmek benim için çok tatlı bir şeydi. 

Teşekkürler bölümünde selam çaktığın bir diğer isim Halid Ziya Uşaklıgil… O nasıl yer alıyor romanda?

Halid Ziya Uşaklıgil’de de Aşkı Memnu benim en sevdiğim romanlardan bir tanesi. Aşkı Memnu’nun da sonlara doğru bir bölümü Büyükada’da geçer. Nihal’i Büyükada’ya göndermişlerdir ve Behlül aşkını itiraf etmek için Büyükada’ya gider. Müthiş bir mehtap sahnesi vardır. Beraber mehtap izlemeye giderler, mehtaba indikleri yerde arabada ezik Beşir bekler. Onlara uzaktan bakarak, kıskanarak bekler. Müthiş bir sahne. Aşkı Memnu’nun genel olarak pek çok sahnesi beni etkiliyor. O yüzden Halid Ziya’dan birebir bir şey almasam da o betimlemeleri ve dili bir şekilde kullanmaya çalıştım. Üslup olarak da Halid Ziya’nın genel tarzına bir gönderme yaptım diyeyim.. Romandaki karakterlerde yaşlı oldukları için uygun da oldu. Ben yaşlı ve eski bir dili, duyguları çeşitli şeylere benzeterek işte ne bileyim kırık bir vazoya, yapraktan düşen çiğ damlasına benzeyerek koşmak, uçuşarak yürümek gibi şekilde kullanmaya çalıştım. Yani aslında eski bir üslup kullanarak modern bir hikâye anlatmaya çabaladım diyebilirim.

Fehmi ve Şener’in duygu dünyasına girmemize izin veriyor senin o kullandığın üslup.

Evet, onlar öyleler. Artık eski insanlar, bizim pek hayatımızda olmayan. Evet efendim, canım cicim gibi bir şey var orada ama siz diye de hitap etmiyolar mesela birbirlerine. 40 yıldır beraberler bu insanlar. Bu İstanbul beyefendisiyle yaşlı eşcinsel arasında küçük bir denge oyunu kurmaya çalıştım diyebilirim. Mesela Deniz bölümü geldiğinde, bu dil oyununun bilerek yapıldığı anlaşılsın diye daha modern bir dil kullanmaya çalışıyorum. Whatsapp konuşmaları giriyor, Instagram yazışmaları giriyor, maçlar giriyor. Ama biz sonra tekrar o dile geri dönüyoruz.

İçinden hakikaten edebiyat geçiyor. Bir de içinden müzik geçiyor. Ana karakterlerimizden birinin söylediğimiz gibi bir caz piyanisti olması dolayısıyla. Romana ismini veren şarkı dolayısıyla. Birçok kez de geri geliyor o şarkı. Birçok vesileyle. Sanki müzik sürekli olarak orada. Bunu da isteyerek yaptığını düşünüyorum. Nasıl bir eşlikçiydi müzik senin için romanı yazarken?

Kitap ismini gerçekten bir şarkıdan alıyor. Çocuğun adı Deniz olmasa bile Deniz Ne Kadar Güzel romanın ismi olabilirdi. Çünkü bu çiftin şarkısı ve içlerinden birisi şarkıcı. Artık şarkı söylemiyor çok yaşlandığı için. Sadece senede bir gece sahneye çıkıyor, baloda bir şarkı söylüyor. O yüzden piyanosu onun aslında en eski dostu. Bu piyano ve şarkıcı ilişkisi benim Ferdi Özbeğen’den birebir dinlediğim hikâyeydi. Ferdi Bey ölmeden önce biz onunla hem röportaj yapmıştık sonra da birkaç kere de görüştük. Bir tane otelde program yapıyordu onu dinlemeye gittik falan. Beni çok severdi. Röportajda da anlatmıştı, Ferdi Özbeğen, Şener gibi piyano eğitimini küçük yaşta alıyor. Annesi öğretiyor, ders almasını istiyor. Piyano dersleri almaya başlıyor fakat sonra birtakım olaylar oluyor. Yanlış hatırlıyor olabilirim tabii, çok zaman geçti üstünden ama yoksul kalıyorlar bir şekilde. Ferdi Bey, ‘Ben o hobi olarak eğitimini aldığım şeyi mesleğe çevirdim’ diye anlatmıştı. Şener de kitapta aynı şekilde annesinin ondan almasını istediği piyano eğitimini ileride annesine out olup reddedildiğinde bir mesleğe çevirip şarkıcı oluyor. Müzik bu anlamda da bir eşlikçiydi. Neredeyse müzikala bağladığı anlar var bir noktada. E yani lubunyayım müzikal severim ne yapayım. Sonunda da beraber şarkılar söylüyorlar örneğin. Başka şarkıcı bir karakter daha var.

O da var. Eski bir şarkıcı, belli bir dönemde çok ünlenmiş. Hâlâ da bilinen bir insan, yakın arkadaşı. Komik bir şekilde içinden Candan Erçetin’in de geçtiği sahneler var. Şarkıcılar epey bol aslında.

Ajda var. Ajda madilikleri var. Candan Erçetin’in  geldiği yer, kitapta çok acayip bir yer. Orada artık kara mizah olan bir taraf var. Candan Erçetin part’ı öyle bir part. Hiç bir şey yetmezmiş  gibi bir de Candan Erçetin giriyor mesela hikâyeye. Berna’nın içinde sıkıntıyla muayenehanesinde oturduğu an, Berna neler olduğunu düşünürken kapı açılır ve içeri Candan Erçetin girer. Dişlerini yaptırır, gider. Bir daha da görmeyiz.

Aslında bir sıralama yaparsam biz en çok Şener’in dünyasına giriyoruz. Sonra Fehmi’nin, ondan sonra Deniz’in değil ama Berna’nın dünyasına giriyoruz. Kocayı, Deniz’in babasını çok kenarda, kıyıda bırakmayı tercih ediyorsun. Deniz’i yüzey olarak göstermeyi, derinleştirmemeyi tercih ediyorsun. Berna’ya yaklaşımın çok özel, onu ayrıca söylemeni istiyorum. Karakterlerdeki bu derinlik sıralaması, iç dünyasına daha fazla girme ya da girmeme, kısaca bu düzeni neye göre belirledin? Bazıları eleştirebilir de Deniz niye yüzeyde kalıyor, diye.

Çünkü ben bu romanın sadece eşcinsel çiftimiz ve kadınlar arasında geçmesini istedim. Erkeklerin girmesini pek istemedim bu dünyaya. Yani o yüzden baba yok, baba hakkında çok bir şey bilmiyoruz. Evet birkaç sahnesi de var ama ilgilendiğim şey baba değil anneydi. Çünkü Deniz’in bu duruma gelmiş olmasının da sebebi olarak annenin aşırı korumacı, ilgici yaklaşımı. Romanda bir aile kıyaslaması var. Ben aslında Deniz Ne Kadar Güzel’i bir aile romanı olarak düşünmüştüm. Aile salonu gibi bir aile romanı. Burada, heteroseksüel çiftimiz ve çocukları da bir aile, Fehmi ve Şener de. Onların da kendi ilişkilerindeki kadın erkek rolleri üzerine birtakım göndermeler ve şakalar oluyor. Şener’in biraz daha feminen olması üzerinden yapılan eski bir tür rol dağılımı var orda.

Ve onun eleştirisi de var romanın içinde aslında. O role karakterler sinir oluyor, etiketlemeye ; kim daha erkek, kim daha kadın meselesine karşı çıkıyorlar.

Sonuç olarak baktığında romanda olayı bu olayı patlatan taraf, ilişkideki kadın taraf. Feminen tarafın bir müdahalesi. O bully’nin bambaşka bir hâle geldiği noktada feminenin müdahalesiyle olay dönüyor. Aynı şekilde diğer ailede de güç aslında annede. Annenin yetiştirdiği ve büyüttüğü bir çocuk o ve esas ergenlik problemini de annesi üzerinden yaşıyor. O yüzden bu bilinçli bir seçimdi. Erkekleri çok katmadım. Deniz’in de kendine ait bir bölümü var, onu anlattığım.

Ama bunlar Deniz’in başına gelenler daha çok. Deniz’in bakış açısı çok da yok. Yer vermiyorsun, sanırım istemiyorsun bir noktada.

Önemli değildi bence. Deniz’in kitaptaki faktörünün ne olduğu, ne için konulduğu çok belli. O görevine hizmet ediyor sadece. Onun bakış açısının diğer anlatmak istediğim şeyi bulandırmasına gerek yoktu. Bulandırdığı bir yer var ama. Bakıştıkları bir yer. Orada mesela o da kendi açısından bir plan kuruyor. Deniz’in olayı da o. Güzel olduğu için her şeyi isteyebileceğini zannetmek. Bu da bence kitaptaki olayları başlatmak için yeterli bir motivasyon. Ben biraz daha Fehmi ve Şener’de kalmak istedim ve Berna’da tabii ki. Bütün bu olaylar olduğu zaman o plot twist noktasından sonra, okurların bu olaya dair endişelenmek istedikleri insan Berna olmalıydı. Çünkü cevval bir anne o, çocuğuna dört elle sarılmış. Ve something happens, anladın mı? Orada da küçük bir lubunyalık var mesela aslında farkındaysan Berna ve Şener’in arası çok iyi.

Hatta geçmişten gelen çok özel bir hayranlık var.

Evet ama günün sonunda olay kendi aileni korumaya geldiğinde, kendi ailen için bir şey yapmaya geldiğinde, nasıl okuldaki olayda Berna müdür odasında bir sahne yaratarak Deniz’i oradan çekip çıkarıp evine götürmeyi başarıyorsa, başka bir olay olduğunda da diğer ailenin kadını diyebileceğimiz Şener de kendi ailesini korumak için başka bir şey yapıyor.

Yaşlanmanın tutkusuzluğa, cinsel arzunun yok olmasına, üstüne ölü toprağı serpilmesine benzer görüldüğü bir toplumsal yapı var. Sen hem bu roman özelinde hem de genel olarak bu konuya nasıl bakıyorsun? Çünkü belli bir yaştan sonra kişilerin bir şey hissetmemesi, hissetmelerinin suç olması, onlara yakıştırılmaması gibi bir şey var cinsellikle ilgili. Bu, romanın da önemli bir kısmı. İki karakter de ayrı deneyimler yaşıyor bununla ilgili. Sen nasıl görüyorsun bu genel bakışı? Nasıl olmalı?

Bilmiyorum. Zaten yaşlılık bizim için ne olduğunu pek anlamadığımız ve pek de görmediğimiz bir şey gençken. Onlar yaşlılar ve sen farkında olmadan bir bakarsın, artık o yaşa gelmişsin. Ben mesela 40 yaşındayım ve eskiden 40 yaşı böyle hissetmezdim. Bambaşka bir şeydi. 40 olduğunda herhalde böyle olur, falandı. Baktığında hâla tiyatro açık, cinsel arzumdan pek bir şey kaybetmedim gibi. Ama artık nerede o ceylan kız? Nerede bundan 20 yıl önceki spagatlar açarak koliye giren o kız? Onun yerine bambaşka arzuları ve istekleri olan yeni biri geldi. Böyle duygularımın oturduğu, daha başka şeyler aradığım, başka şeylere özendiğim ve başka şeyler istediğim bir şey oldu. Yaşlılık bizim hayal ettiğimiz gibi değil galiba, bilmiyorum. Roman özelinde söylemem gerekirse Fehmi’de böyle bir kırılma yaşanıyor. Ama Şener zaten kendisini bambaşka bir şeye adamış durumda. O yüzden onun hayatı başka. Orada derin bir ikilem var gibi.

Bedenin yaşlılığı ve bedenin arzulanmaması üzerine Şener’in de bir deneyimi oluyor. Kitabın benim için en etkileyici bölümlerinden biri o. Gerçekten çok etkileyici bir bölüm. Beden, bedene bakış, yaşlanmak, bedenin arzu edilmemesi ya da bakılmaya değer bulunmaması… Bütün bu konulara da aslında giriyorsun romanda.

Evet, çünkü biz başından itibaren seyirci olarak bu iki insanın bakışını okuyoruz romanda. Roman yazmanın asıl güzel taraflarından biri buymuş, sen hayali birini alıp böyle bir deneyim yaşayacağı bir yere götürdüğünde artık onun gibi düşünmeye başlıyorsun. O sauna bölümünde gerçekten öyle oluyor. Sen artık 70 yaşındaki, travma geçiren yaşlıyı alıp bir saunaya, seks deneyiminin ortasına götürdüğünde orada yaşıyor ve onun deneyimini hissediyorsun.

Sen yavaş yavaş yorumlar da almaya başlayacaksın muhtemelen romanla ilgili. İnsanlar okuduklarında neyi görüyorlar, diye. Peki bu roman serüveni yeni bir şeylerin ilki mi, senin roman serüvenin başladı ve devamı gelecek mi?

Ben bu bekleme ve yayınevi kabuslarıyla dolu süreçte bir daha asla bir şey yazmam demiştim. Yazmak ayrı dert, yayınlatmaya çalışmak ayrı dert, bu insanlarla tanışmak ayrı dert. Bununla mı uğraşacağım, derken ilk okunmaya, yorum almaya başladıktan sonra, insanların devamını okumak istemeleri müthiş bir his verdi. Yazma kafası geri geldi. Birkaç gündür bunu düşünüyorum aslında, ben şimdi ne yapacağım? Yeni bir şey mi yapacağım? Deniz Ne kadar Güzel için önümde çok zaman vardı.  Üzerine oynadım, düşündüm, bazı şeyleri değiştirdim. Geniş geniş zaman tanıdım. Şu anda ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Daha tam anlamış değilim. Bir şey yazmam gerektiğini biliyorum ama bu tarzı devam mı ettirmem gerekiyor mu, yoksa bambaşka bir şey yazabilir miyim ben? Başka bir tür romana geçebilir miyim? Yoksa crime üzerinden bir şey yapmaya devam mı edilecek? Tam karar vermedim.

Aslında bu romanın tabii ki bir polisiye ve gerilim tarafı var ama bu kitabın neredeyse ortasından sonra başlıyor. Romanı ayakta tutan ve tek bel kemiği olan şey, diyemem. Dolasıyıyla aslında kitabının başarısını oluşturan temel faktör polisiyedir, diyemem.

Yani evet. Polisiye dedik ama galiba okur polisiye olarak almadı bunu. Polisiye kitabın yarısında ortaya çıkıyor gibi. Ben şöyle düşünmüştüm 1. bölümün sonunda bir olay oluyor. Büyük bir olay. Ondan sonra bir bölüm kapanıyor. Ben şöyle düşündüm; okurlar, Abi ne oldu şimdi diye dursunlar, her şey bitti diye düşünsünler ve baktıklarında bir o kadar daha bölüm olduğunu görsün. O da işte polisiye bölümünü oluşturan yer. Kafamdaki böyle bir kurguydu.

“Nasıl hiçkimse benim elimden okumayı alamazsa i am sorry ama yazmamı da engelleyemez. Basılır ya da basılmaz. Sonuç olarak da basıldı bir noktasında.

Daha çok yeni. Öncelikle bunun tadını çıkarmak lazım. Son birkaç sorum var. Sen başta da söyledin: Yazmayla geçen 20 yıla yakın bir süreden bahsediyorsun. Yazarak hayatını kazanan birisin. Eminim hayatının her döneminde yazarak hayatını sürdürmek kolay bir iş olmasa gerek. Özellikle Türkiye’de. Bu serüvende bu kadar yılmaman, pes etmemen, devam etmen… Nasıl görüyorsun buradaki inadını?

Çünkü çok seviyorum. Hayatta en sevdiğim şey okumak ve sonra da yazmak aslında. Yazıya küstüğüm zamanlar oldu. Bir daha yazmayacağım, ben ne yapıyorum, bu ülkede bununla mı uğraşılır, ay ben salak mıyım,başka bir iş yapacağım dediğim çok dönem oldu. Ama şöyle bir örnek vereyim. Bu anlattığım Can Yayınları olayı olduktan sonra ‘Bravo sonunda bunu başardılar’, dedim. ‘Beni bu işe küstürmeyi başardılar. Bu hayatta her zaman okura karşı sorumlu olmam gerektiğini düşünürdüm. Beni değerlendirecek insan, okurdur. Okurun karşısına çıkıyorum, onların eleştirileri ve kritikleri benim için önemlidir. Geri kalan insanlar çok da umrumda değil açıkçası’ derdim. Ama beni bu pazara çıkarmazlarsa eğer, bu çarkın içine sokmazlarsa ben okurun karşısına nasıl çıkabilirim? Müthiş küstüm. Dedim ki, ‘Bravo kimse bunu yapan, imza aşamasında bunu reddeden insan kimse, tebrik ediyorum. 20 yılın sonunda birisi beni bu işe karşı soğutmayı başardı’. Bu hazin şeyin ardından Tayland’a gittim. Bu travmayı unutmak için kıta değiştirmek gerekti. İklim değiştirdim. Yanımda kocaman bir depresyon bavuluyla gittim. Gerçekten kıta değişti, insanlar değişti, tanıdığım her şey gitti. Yemekler değişti, kokular değişti, okyanus değişti, gökyüzü değişti… Şubat ayında yaza girdim. Arkadaşlarımla beraberim, ama böyle ayrı da takıldığımız günler var. Tabii ki yanımda her zaman olduğu gibi 3-5 tane kitap var, onları okuyorum. Her zaman olduğu gibi not defterim de yanımda. Plajda oturuyorum. Çok değişik bir yerdeyim. Birtakım insanlar görüyorum ve bir süre sonra kitaptan sıkılmaya başladım artık. Yazmaya başladım orada gördüğüm şeyleri. Gördüğüm insanlar hakkında küçük hikâyeler. İçki içiyorum, bir yandan da yazıyorum. O an şunu anladım, bu benim için başkasının ne dediğinin hiç önemi olmadığı bir şey. Ben bunu seviyorum. I like it yani. Ben birileri hakkında hikâye kurmayı seviyorum, bununla oynamayı seviyorum, o deftere günlük tutmayı seviyorum. Her şeyi yazmayı seviyorum, oralardan bir şey çıkarmayı seviyorum. Seviyorum yani. Bir tane gerizekalı bir editörün homofobisi veya aptallığı yüzünden ben neden hayatta çok sevdiğim bir şeye karşı cephe alayım ki yani? Kimse okumazsa okumasın. Nasıl hiçkimse benim elimden okumayı alamazsa i am sorry ama yazmamı da engelleyemez. Basılır ya da basılmaz. Sonuç olarak da basıldı bir noktasında. Çünkü dediğim gibi okura ulaştırmak önemliydi benim için. Okurlarla beraber bu gelişen ve ilerleyen bir şey bu. O yüzden ne olursa olsun yazmaya devam edeceğim tabii ki. Başka şeyler yazabilirim, film yazabilirim ya da bambaşka bir şey ama yazarım. Seviyorum çünkü.

Söylediklerinin üzerine yorum yapmayacağım, bunlar gayet açık. Bir de belki çok fazla insan okumadı bunu ama en azından satın alanlar ya da senin yolladığın arkadaşların okudu. “Lubunya” başlıklı  2000’li yıllar üzerine uzun bir yazı yazmıştın. Otobiyografik bir deneme hatta. Senin kendi kişisel hikâyeni İstanbul’la da bütünleştirerek ortaya koyduğun bir şeydi. Çok etkilenmiştim. Bu tarz deneme, otobiyografik deneme gibi şeyleri daha fazla yayınlayabileceğin durumlar olacak mı? Yoksa o özel bir an mıydı? Biraz yazıdan da bahsetmeni istiyorum. Çünkü önemli bir yazı o.

60pages diye bir oluşum vardı. Der Spiegel ve Alman Dışişleri Bakanlığı’nın desteklediği bir fondu aslında bu. Gidip dünyada bazı ülkelerde bir takım atölye çalışmaları yapıyolar. Yazarlar, şairler, oyunculara ulaşıyorlar ve hep yazmak istedikleri bir şeyi yazmaları için bir para veriyorlar ve önerilerden beğendiklerini seçiyorlar. Türkiye’ye geldiler ve bana ulaştılar bir şekilde. Formatı da çok belli. 60pages olduğu için 60 sayfalık bir yazı. Yani ne çok kısa, ne çok uzun, 60 sayfa. Onlar bunu e-kitap olarak çıkartıp satıyorlar. Almanya için yazılmış bir şeydi Lubunya ve e-kitap olarak basılacaktı. Seni aslında bir şekilde yabancı yazarlarla, yabancı yayın dünyasıyla tanıştırmak istedikleri için, bunu İngilizce’ye çevirtiyorlar. Benimki seçildi. Ben de birisi para verirse, ben ne yazmak isterim, parası baştan verilmiş bir şey için ne olabilir derken aslında kendi anılarımı yazmak istediğime karar verdim. Tabii ki 60 sayfadan daha fazla detayladır anılarım ama en azından bir taslak olarak değerlendirebileceğim bir şey olabilirdi. Tam da herkesin İstanbul’dan gitmeye çalıştığı, kaçtığı, tam böyle 15 Temmuz sonrası bütün arkadaşlarımızın dağıldığı, o güzel şeylerin bittiği, İstanbul’un büyük bir nefretle, lanetle ve kaosla anıldığı zamanlardı. Gezi sonrası, 15 Temmuz sonrası, İstanbul’un en karanlık yılları olan o dönemdi bu. Fakat İstanbul’un bu iğrençliğini düşününce benim için aslında öyle olmadığını anladım. Çok daha başka bir anlamı vardı İstanbul’un. Ben üniversiteyi okumak için geldiğim zaman hayatta tek istediğim şeydi İstanbul’da yaşamak. Çünkü bir şey arıyodum, bir şey bulmaya çalışıyordum. Onu orada bulacağıma içgüdüsel olarak çok ikna olmuştum. Geldiğim ilk yılın sonunda kendime out olarak ve partilemeye başlayarak geçti. Öyle başlayan bir dalga bizi 15 yıl sonra İstanbul’dan nefret ettiğimiz o döneme getirdi. Ben de böyle bir şey önerdim onlara. O anki durumun, iktidarın ve yaşanan çağın; karanlığını ve korkunçluğunu anlatmak için günümüz yerine aslında çok daha güzel olan zamanı anlatarak insanların neyi kaybettiğini görmesini istedim.

İstanbul’un en güzel zamanları olan 2000’li yılların başından başladım. Arka fonda İstanbul hikâyesi, 2000’li yıllar gece hayatı ama ön planda bir out’ing hikâyesi ve taşradan gelen bir gencin, şehri deneyimleme ve İstanbul gibi bir şehirde birey olma hikâyesini anlatmak istedim. İleride biraz daha genişletmek istersem bunu, üzerine çalışabileceğim 60 sayfalık bir metnim var. Hazır bir paraya yapabileceğim, benim için de faydası olacağını düşündüğüm tek şey buydu açıkçası. Memnunum, Lubunya’yı da seviyorum yani.

Bizim bu söyleşimize bir de küçük sürpriz eşlik ediyor. Senin hazırladığın bir Spotify listesi. Nasıl bir liste bu?

Ben bunu proje olarak tasarladığım için röportajları hep düşünüyorum. Buraya bunu söylerim, gibi. Ayşe Arman’a bunu söylerim derken, Bant Mag.’a da bir şey yapacağımızı tahmin ediyordum. Bant Mag.’dan eğer böyle bir şey gelirse, onlara bir Spotify listesi veririm dedim. Romandaki şarkılar, belirli yerlerde çıkan şarkılar var. Şener’in söyledikleri var. Hem bunları hem de benim yazı sürecinde dinlediğim ve ilham aldığım birkaç şarkı daha var.

Harika. Ben romanı okudum ve o günden beri obsesif bir şekilde İlham Gencer dinliyorum. Oradan Şevket Uğurluer’e geçtim. Sürekli piyanist şarkıcılarımızı dinliyorum.

Piyanoyla şarkı söyleyen zarif sesli puriler…

Yiğit çok teşekkürler.

Ben teşekkür ederim vakit ayırdın. Çok güzel okumuşsun, güzel şeyleri anlamışsın. Böyle şeyleri duyduğumda gerçekten çok mutlu oluyorum. Okur yorumlarında da böyle. İnsanlar benim hiç düşünmediğim şeyler düşünüyor. Genel olarak soruyorum, neresini beğendiniz, sonunu tahmin ettiniz mi, diye.  Çok acayip şeyler söylüyorlar. Neyi niçin sevdiklerini anlattıklarında mutlu oluyorum. Seninki de öyle. Sen sonunu tahmin etmiş miydin?

Tahminlerim vardı ama böyle değildi. Özellikle son bölüm. Spoiler vermeyeyim ama son noktasına gelene kadar hâlâ bir şeylerin istedikleri gibi, istediğimiz gibi gitmeyeceğine inandım. İnandırıyorsun! Görkemli bir bitiş.

Röportaj: Okan Urun – Deşifre: Esin Çalışkan – Kolaj: Sadi Güran

Yiğit Karaahmet’in bizler için hazırladığı, ilk romanının içinden geçen şarkılar listesine hemen aşağıdan bağlanabilirsiniz!