Yiğit Turhan’la romanı “Kadük” üzerine konuştuk

Yiğit Turhan’ın korku temasını işlediği ilk kitabı Kadük, Okuyan Us Yayınları’ndan nisan ayında kitapçılardaki  yerini aldı. Turhan’la hem kitabı hem de yazarlıkla olan ilişkisi üzerine konuştuk.

Röp: Tuğçe Çinkitaş

Elektrik ve Elektronik Mühendisliği, ardından Milano’da Bocconi Üniversitesi’nde Pazarlama İşletmesi mastırı ve sonrasında gelen yıldızlı bir dijital pazarlama kariyerine sahipsin. Bu geçişi biraz anlatır mısın bize?
Bilkent sonrası yaklaşık bir sene Siemens’in biyomedikal departmanında çalıştıktan sonra daha yaratıcı birşeyler yapmak istediğimi farkettim ve Bocconi’de pazarlama yüksek lisansına başvurdum. Ardından gelen modadaki dijital kariyerin tetikçisi aslında CV’mi firmalara A4 kağıt üzerinde göndermek yerine Facebook’da bir çizgi roman olarak sunmam oldu. Halen bakıyorum Google’da ismimi yazınca acaba o yaptığım proje mi öne çıkıyor yoksa yazdığım kitap mı diye. Bir nevi kendimle yarış halindeyim sürekli.

Kitap yazmak seni nasıl ve neden cezbetti?
Okuma yazmayı öğrendiğim ilk günden beri yazıyorum açıkcası. İlk hikayem 5 yaşındayken yazdığım iki kaplumbağa arasındaki aşkı anlatan on sayfalık bir çizgi romandı. Süper kahraman olsak ne gücümüz olsun isterdik diye soranlara sürekli uçmak veya görünmez olmak gibi cevaplar veriyoruz, oysa hepimizin yazma gibi inanilmaz bir gücü var. Benim hayalgücümün yarattığı, gerçekle alakası olmayan onca olayı yazı aracılığı ile senin de gözünde canlandırmanı sağlayabiliyor hatta bazen şehvet, korku, tasarı, sevinç gibi duygularını tetikleyebiliyorum. Düşün ki bunu sadece kağıt üzerine bırak birkaç şekille yapabiliyorsun, çok ilginç değil mi sence de?

Yaşamında neler seni besliyor, ilham veriyor?
Bana ilham verdiğini düşündüğüm en önemli alan modern sanat ama Kadük’ten veya yazdığım herhangi başka bir hikayeden bahsediyorsak ilham aslında her yerden geliyor: anneannemin aşuresinden tutun da İtalya’nin unutulmuş bir koşesindeki ‘Parco dei Mostri’ diye bilinen bir nevi canavarlar bahçesine kadar.

Çocukluğundan bu yana yaşadığın korku dolu bir hikâyen var mı? Anlatabilir misin?
Tabii ki. Çok hiperaktiftim ve sürekli camlardan sarkan bir çocuktum. Evhamlı annem bunu önlemek için her yüksek apartmanın giriş katında kolları uzun mu uzun, siyahlar giyinmiş bir adamın camdan sarkan çocukları kendine çekebilmek için beklediğine inandırmıştı beni. O gün bugündür yükseklikten çok korkuyorum ve yazdığım birkaç kısa hikayede sürekli uzun kollu cüceler belirdi, sonradan farkettim. Bir de yemezsem arkamdan ağlayacağına inandığım pirinç taneleri ve köfteler var tabii. Fantastik bir çocukluk geçirdim diyelim.

Korku romanı yazma fikrinin nereden çıktığını ve nasıl hayata geçtiğini öğrenebilir miyiz? Hayatının farklı dönemlerinde sana tesir etmis korku edebiyatı, sineması işleri hangileri?
Annem bana hamileyken sürekli korku filmi aşermis, nedendir bilinmez. Kendi harçılığımla aldığım ilk kitap bir Stephen King romanıydı. Çocukluğum VHS’lerde korku filmleri izleyerek, popcorn yiyerek geçti. Sanırım korku romanı yazma fikri lisedeki öğretmenim Leslie Moore’un ¨Neyi en iyi biliyorsan yazmaya ordan başlamalısın¨ önerisi ile ortaya çıktı.

Kadük’ü ortaya çıkarma sürecinde nelerden etkilendin? Bu süreçte çevre ve güncel olaylarla etkileşimin nasıldı?
Kadük her ne kadar fantastik bir eser olarak gözükse de aslında Turkiye gerçeklerine değiniyor: sokak çocukları, cinsel baskı, kadın-erkek eşitsizliği, çocuk gelinler, vs. Kaldı ki kitabın üzerinde yaklaşık 6 ay çalıştık ediyorum Sera Aktüre ile nedense kitap kabul edildiği vakit çoğu yerini kesecekler diye düşünmüştüm, oysa tam tersi oldu. Sera hemen hemen her haftasonu beni kitabı nasil daha etkili, daha korkunç, daha deyim yerindeyse ‘manyak’ yapabilmem icin sınırlarımı itti. Üstune bir de Ebru Demetgül’un inanilmaz kapak tasarımı gelince, sanırım ilk kitabı çıkacak her yazarın hayal ettiği bir pakete sahip oldum.

Kadük, fantastik, trajik, dramatik öğelere sahip olan ve zaman zaman insana umut veren bir iş. Ayrıca kitapta Nuh’un Gemisi hikayesine, müzisyen ve yazarlardan alıntılara da yer veriyorsun. Tüm bu kurgu ve bileşeni bir araya getirmeye ne zaman başlamıştın? Romanın tasarlama ve yazım sürecini biraz açabilir misin? Hayatında nasıl bir döneme tekabül ediyor?
Tabii ki kitapta umut var: gemimizi sürmeye devam etmemizdeki tek neden umut. Belki yarın daha güzel olur, belki ‘sonsuza’  ulaştığımızda her hayalimiz yerine gelir. Romanı ilk yazmaya başladığımda aklımda Nuh Tufanı yoktu aslında, sadece sapık sokak çocukları üzerine aksiyon dolu bir roman yazma fikri gelmişti. Sonra Roma’daki Bernini heykeli ve ardından yapmaya başaldığım modern sanat araştırmaları sonucunda parçalar birbirini buldu ve roman son halini aldı. Kaldı ki Hindistan’da aile içi şiddet ve kadın haklari üzerine çalışan bir NGO’da sosyal medya dersleri verdim. Kadük’ü yeniden yazarken Sera’yla aklımda hep bu vardı: sadece Türkiye’de değil, Hindistan’da, İtalya’da veya dünyanın herhangi başka bir yerinde erkek egemen dünyada ezilen kadınlar. Kitabın bazı bölümleri buna isyanı aslında. Geldiğimiz yeri unutmayalım, annelerimiz olmadan şu an burada olmamız imkansızdi. Babanın yeri yadsınamaz ama dünyaya kapı annenin vücudunda.

Kadın ve çocuk üzerinden giden bu korku romanında Anadolu’daki kadınların gerçekliğini ve maalesef metropollerdeki Kadük’leri de aynalıyorsun aslında. Romanının gerçekliği yansıtma kararının arkasındaki motivasyonlardan bahsedebilir misin?
Kitabı yazmak için bilgisayar başına ilk oturduğumda toplum gerçeklerine değinmek gibi bir amacım yoktu aslında, sadece insanlarda merak uyandıracak gizemli bir hikaye anlatma derdindeydim. Anadolu gerçekliğine ve Kadük’lere değinmem Leman ve Nazan karakterleri üzerinde çalışırken ortaya çıktı: bir nevi yazdığım karakterler canlanıp bana çektikleri sıkıntıları anlattılar. Bir okuyucum, Hatice Erkan, bana bir email attı geçen hafta, tüylerimi diken diken eden inanılmaz bir yorum yazmış Kadük hakkında ve şöyle bitirmiş: metrodan çıkarken gırtlağımdaki su sesini duyan var mı acaba? Bir nevi bizim de aslında birer Kadük olduğumuzu düşündürtmüş roman ona. Kitap yazmanın en keyifli yanı okuyuculardan gelen yorumları okumak bence, sizin yazdığınız bir eserin nasıl farklı yorumlanabileceğini görüyorsunuz, inanılmaz bir duygu.

Kadük’ü bir kadın olarak yazmak nasıl olurdu?
Leman’in çektigi acıları ve iç dünyasını daha iyi anlayabilirdik belki: bir erkek olarak gözlemlerimi Leman karakteriyle içsellestirmekti amacım. Bu yüzden Hasan karakterine baktığımızda çok fazla bir derinlik görmüyoruz: tıpkı bizim içinde yaşadığımız dünyadaki gibi kadin ve erkekler yan yana fakat iç dünyaları tamamen farklı ve katman sayısı çok değişken.

Kadük’ü okumak kadar filmini izlemek de çekici olurdu. Sence korkuda kitap mı, film mi? Neden?
Aslında benim en büyük hayalim ismimi senarist olarak beyaz perdede görmek. Yani Kadük’ü yazarken aklimda hep bir gün film olabileceğini düşündüm. Can Evrenol’un tüm filmlerini defalarca izlemişliğim var, kitap çıkar çıkmaz attığım ilk e-mail onaydı: ¨Can, bir korku kitabi yazdım, lütfen okur musun?¨ diye. Yaşlandığımda ya Lecce’de pastanede acmış olacağım ya Hollywood’da korku filmleri yazıyor olacağım gibi bir his var içimde. Bakalım akıl mı yoksa mide mi kazanacak yarışı?

Senin için Türkiye’de geçmişten bugüne yapılmış en etkileyici korku eseri hangisi? Çocukluğunda ve büyürken aklına kazınmış olan, korku unsuru barındıran en sıkı popüler kültür ürünleri hangileri olabilir?
Müjde Ar’in başrolde oynadığı Halit Refik filmi Teyzem gelmiş geçmiş en korkunç filmlerden biri bence. Hatta keşke ben yazsaydım dediğim iki eserden biri, diğeri Marisha Peesl’in Night Film kitabı. Teyzem’i harfi harfine aynen yazmış olmak isterdim, Night Film’inse kesinlikle sonunu değiştirir, daha fantastik bir şekilde bitirirdim. Popüler kültürde beni korkutan veya bana ilham veren öğeler sürekli değişiyor: şu an sürekli evlilik programlarına göz atıyorum mesela, inanilmaz hikayeler çıkabilir diye düşünüyorum. Kadük’u Esra Erol’a da yolladım aslında ama bir geri dönüş olmadı.

Roman yazmak konusunda geleceğe dair planların neler?
İnanılmaz bir yayineviyle çalışıyorum, tabii ki gerisi gelecek. İkinci romanımı yazmaya yeni başladım: kıskançlığın ne gibi bir bela olduğunu anlatıyorum. Zavallı Hayali Ali’nin hikayesi kalbimizi avuçları içine alıp, ezecek diye ümit ediyorum.

kaduk-onkapak