Arrival vizyonda: Farklı filmler üzerinden uzaylılarla farklı ilişki biçimleri

Arrival vizyonda: Farklı filmler üzerinden uzaylılarla farklı ilişki biçimleri

Denis Villeneuve’ün kariyerinin ilk bilim-kurgu filmi Arrival, bu ay vizyona giriyor. Uzaylılarla iletişim kurması için görevlendirilen bir dilbilimcinin hikâyesini anlatan filmin bahanesiyle, sinemada uzaylılarla farklı ilişki biçimlerini inceliyoruz.

Yazı: Zeynep Naz İnansal – İllüstrasyon: Ethem Onur Bilgiç

Uzaylıları idealize etmek: Contact (1997)

Ünlü astrofizikçi Carl Sagan’ın romanından uyarlanan Contact’in yönetmen koltuğunda da Robert Zemeckis oturuyor. Çocuk yaşta babasını kaybetmiş Dr. Ellie Arroway (Jodie Foster), biraz da babasına ulaşma umuduyla yıllarını uzayda hayat olduğu anlamına gelebilecek bir sinyali bulmaya harcamış bir gökbilimci. Sonunda aradığı sinyal Vega Yıldızı’ndan geliyor ve deşifre edildiğinde ortaya bir insanı Vega Yıldızı yakınlarına, bir uzaylıyla buluşmaya götürebilecek bir uzay aracının planları çıkıyor. Sıra, uzay aracına binecek astronotun seçimine geldiğindeyse bu tip bir yolculuğu yapan kişinin inançlı olması gerekip gerekmediği tartışılmaya başlanıyor. Böylece film, yalnızca bir uzaylıyla tanışma ihtimali üzerinden tanrı inancını ve bilim ve dinin ilişkisini sorgulamış oluyor.

İnsan kılığındaki uzaylılarla savaşmak: The Faculty (1998)

Robert Rodriguez’in kültleşmiş gerilim filmi The Faculty, uzaylıları Ohio’daki bir lisenin öğretmenlerinin içine girmiş parazitler olarak tasvir ediyor. Başta The Breakfast Club olmak üzere gençlik filmlerine çokça göndermede bulunan filmde aralarında çalışkan öğrenci, sporcu, prenses gibi arketiplerin olduğu, normalde bir araya gelmeyecek bir grup öğrenci, ruhsuz robotlar gibi davranmaya başlayan öğretmenlerine karşı birleşiyorlar. Uzaylı parazitler öğrencilere de yayılmaya başlıyor ve geriye enfekte olmayan yalnızca altı kişi kalıyor. Parazitlerden kurtulmanın bir yolunu bulan ekibimiz, genelde gençlerin kaybettiği teen-slasher klişelerine de meydan okumuş oluyor.

(Uzaylılarla bu tip bir ilişki örneği için They Live’i de önerebiliriz.)

Uzaylılarla dost olmak: E.T. (1982)

Steven Spielberg’ün hepimizi uzaylı bir en yakın arkadaş isteğine sokan filmi E.T., on yaşındaki Elliot’la bir uzaylının dostluğunu anlatıyor. Evine saklanan uzaylıyı çikolata ve şekerle beslemeye çalışan Elliot, bir süre sonra onunla telepatik bir bağ kurmaya başlıyor. Kendine E.T. diyen, çizgi roman okuyup Susam Sokağı izlemeyi seven bu tatlı uzaylı Elliot ve kardeşiyle cadılar bayramı için hayalet kılığına bile giriyor. E.T. ve Elliot’ın keyfi, evlerini basan hükümet ajanlarıyla kaçıyor. Arkadaşına son bir iyilik yapıp gezegenine dönmesine yardım eden Elliot benzersiz bir dostluk kurmuş oluyor.

(Uzaylılarla bu tip bir ilişki örneği için The Iron Giant’ı da önerebiliriz.)

Uzaylıların etinden de sütünden de faydalanmak: Avatar (2009)

James Cameron’ın çok tartışılan Avatar’ı 22. yüzyılda geçen modern bir Pocahontas hikâyesi. İçinde insansı görünümlü, mavi ve barışçıl Na’vi kabilesinin yaşadığı Pandora uydusu insanlar tarafından keşfedilir. Na’vi halkıyla iletişim kurmak ve Pandora’yı incelemek amacıyla insan ve Na’vi kırması Avatarlar üretilir. Hattâ Avatar Projesi kapsamında gönderilen askerlerden biri hem Pandora’ya hem de Na’vi Prensesi Neytiri’ye aşık olur. Ancak tüm bu projenin asıl amacı, kaynakları hızla tükenen Dünya için alternatif bir sömürge adayı bulmaktır. Sinemada sıklıkla işgalci rolünde görmeye alışık olduğumuz uzaylıları bu kez diğer tarafta izlemiş oluyoruz.

Uzaylı doğurmak: Alien (1979)

Ridley Scott’ın efsanesi Alien, başka bir gezegendeki bir görevden dönen ticari uzay gemisi Nostromo’nun kabusa dönen yolculuğunu anlatıyor. Dönüş yolunda aldıkları bir sinyal üzerine bir gezegene inen ekip, karşılaştıkları yüzlerce yumurtadan çıkan bir yaratığın saldırısına uğruyorlar. Yaratık, ekipten Kane’in suratına yapışıp onu etkisiz hâle getiriyor. Her şey saldırıya uğrayan Kane’i uzay gemisine geri almalarıyla başlıyor. Bir süre kendini belli etmeyen yaratık bir akşam yemeği sırasında, Kane’in göğsünden doğup serbest kalıyor ve geminin derinliklerinde kayboluyor. Tüm film boyunca yaratıktan kurtulmaya çalışan ana karakterimiz Ripley’nin de serinin üçüncü filminde benzer bir kadere sahip olduğunu da ekleyelim.

Yazının tamamını okumak için buraya tıklayarak Bant Mag. No:53’e ulaşabilirsiniz.

 

Benzer yazılar