Juilette Binoche ve kafamıza sıkan 10 unutulmaz performansı

Juilette Binoche ve kafamıza sıkan 10 unutulmaz performansı

Dünyanın en özel birkaç oyuncusundan biri olan Juliette Binoche, nisan ayı itibariyle Ghost in the Shell’de karşımıza çıkıyor. Kendisinin muazzam kariyerinden on şahane performansa aşk mektubu yazmak için bulduğumuz en iyi bahane, şimdilik bu.

Yazı: Melikşah Altuntaş

Oynadığı filmlerde bazen bize doğru öylesine bakmak dışında bir şey yapmasına bile gerek kalmıyor Juliette Binoche’un. O kadar anlam yüklü bir yüzü var ki, insan ne hissetmek isterse onu görebiliyor suratına baktığında. Ona, beyaz perdenin en çok şey ifade edebilen malzemelerinden biri bahşedilmiş ve sonsuza kadar büründüğü karakterlerle insanlara hikâyeler anlatmakla lanetlenmiş sanki. Biz de payımıza düşen bu hazineden enfes performanslar ve kocaman öyküler toparlayıp bir kenara ayırmanın tadını çıkarıyoruz 1980’li yıllardan bu yana.

Oyuncu bir anne ve heylektıraş bir babanın kızı olarak dünyaya geldikten sonra ilk hayal kırıklığını, dört yaşındayken boşanan ebeveynlerinin evlerini ayırmasıyla yaşayan Binoche’un, kariyeri boyunca en çok ve en iyi oynadığı rollerin hayal kırıklığı yaşayan kadınlar olması da tesadüf olamaz elbette. Yüzündeki sonsuz adet ifadeden bazıları ilk gençliğinde çeşitli modellik işlerine armağan edildikten sonra oyunculuğa merak saldı Binoche.

Fransız sinemasının en büyük yönetmenlerinden Andre Techine, 1985 yılında kendisine Rendez-vous filminde başrolü teslim edene kadar çeşitli filmlerde irili ufaklı rollerde seyirci karşısına çıktı. Ancak Techine’le çalıştıktan sonra yer aldığı her filmi tercih etmek için kendine has bir nedeni vardı. İnsan Spielberg’ü üç kez reddetmiş bir oyuncuyla her zaman karşılaşmıyor. Ya da aynı zamanda hem Godard, hem Kieslowski, hem Haneke, hem de Kiarostami’yle çalışmış bir oyuncuyla… Tarantino’nun kendisini “İlk kez üç boyutlu bir gişe filminde ağlamama neden olan olağanüstü oyuncu” diye nitelendirmesine neden olan Godzilla’da (2014) oynamasının da bir nedeni var (oğlunun seriye hayranlığı ve yönetmenin kendisine yazdığı aşk mektubu), efsanevi Jurassic Park’ı (1993) reddetmesinin de (aynı günlerde çekilen Three Colors: Blue’da oynayabilmek için).

Leos Carax, Olivier Martinez, Benoit Magimel ve Mathieu Amalric’le uzun süreler beraberlik yaşamasına rağmen hiç evlenmeyen, çünkü evlilik kurumunu protesto eden Binoche, biri beraber olduğu bir dalış hocasından olmak üzere iki de çocuk sahibi bir bağımsız kadın. Oynadığı bazı önemli filmlerin afişlerini tasarlamak gibi meziyetlerinin yanında Binoche, iki yıl öncesine kadar Cannes, Berlin ve Venedik’in üçünden de En İyi Kadın Oyuncu ödülü kazanmış tek Oscarlı kadın oyuncuydu (iki yıl önce Julianne Moore bu rekoru egale etti). Meziyetleri ve özellikleri de olağanüstü performansları gibi saymakla bitmeyecek Juliette Binoche’un muazzam kariyerinden unutulmaz on performansı, ayrı birer parantezi hak ediyor.

Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği - Aksel Ceylan - WEB

İllüstrasyon: Aksel Ceylan

Tereza
(THE UNBEARABLE LIGHTNESS OF BEING, 1988)
Milan Kundera’nın beyaz perdeye uyarlanması neredeyse imkânsız romanından Philip Kaufman imzalı bu adaptasyonda Juliette Binoche, arlanmaz bir çapkının aklına tek eşliliği düşüren, arzu ve masumiyet timsali Tereza bedeninde karşımıza çıkıyor. Tereza’ya âşık olmamak, ona tutkuyla bağlanmamak, biz izleyiciler için dahi öylesine zor ki. Onun uykusundan uyanırken yanaklarına basan allar, mahçup şekilde baktığı tek bir an ya da coşkuyla yaptığı bir dans bile kölesi etmeye yeter bizi… Binoche’un tüm dünyada dikkat çekmesine ve uluslararası bir başrol oyuncusuna dönüşmesine vesile olan bu film, aradan geçen yaklaşık otuz yıl içinde, sinema tarihinde tutku ve cinsel gerilimin de kilometre taşlarından birine dönüşmüştür aynı zamanda.

köprü üstü aşıkları - sadi güran_web

İllüstrasyon: Sadi Güran

Michele
(THE LOVERS ON THE BRIDGE, 1991)
Binoche, o dönem sevgilisi de olan Leos Carax’ın Mauvais Sang’ında (1986) verdiği muhteşem performansın ardından yönetmenin bir başka kusursuz filminde daha karşımızda. Yine Denis Lavant’la izlediğimiz Binoche, filmde Paris’in meşhur Pont-Neuf köprüsünde yatıp kalkan evsiz adamla gizemli bir bağ kuran kör bir kadını canlandırıyor. Fakat kendinden dahi vazgeçmiş bu kadını öylesine incelikli bir hale büründürüyor ki Michele’in görmek için göze ihtiyaç duymadığını tüm bedenimizle hissediyoruz âdeta. Binoche’un filmin gerçekleşebilmesi için o dönemki Fransa başbakanına mektup yazarak fon istediği film, sinema tarihinin kült klasikleri arasında çoktan yerini aldı bile.

Damage_SaydanAkşit_web

İllüstrasyon: Saydan Akşit

Anna
(DAMAGE, 1992)
Binoche’un kamerayla kurduğu tehlikeli masumiyet ilişkisini belki de en net biçimde icra ettiği bu örtük Louis Malle şaheseri, yörüngesini yasak bir aşkın merkezinde gezindiriyor. Birlikte olduğu genç adamın babasıyla tutku dolu bir kaçamağa kapılan Anna’yı benzersiz bir gizem ve iç gıdıklayan bir karşı konulmazlıkla yorumlayan Binoche, başrolü paylaştığı Jeremy Irons’la birlikte had safhada cesaret isteyen sahnelerin altından büyük bir başarıyla kalkarken, insanın teninde hissettiği bir cinsel tansiyon da yaratıyor. Binoche’un yıldızını Amerika’da iyice parlatan ve teklifleri birbirinin ardına dizen bu filme tarifsiz bir katkı sağlayan Zbigniew Preisner imzalı müziklere ve filmin antolojik finaline de ayrı bir vurgu yapmak şart.

3RenkMavi_berkay_WEB

İllüstrasyon: Berkay Dağlar

Julie
(THREE COLORS: BLUE, 1993)
Kieslowski’nin unutulmaz üçlemesinin bu ilk halkası, yalnız sinema tarihinde hüznün en zarif tariflerinden birini yapmakla kalmadı, aynı zamanda Juliette Binoche’u da tüm dünyanın taptığı bir oyuncu haline getirerek, kendisine pek çoklarına göre kariyerinin en kusursuz performansını sergileme fırsatını da verdi. Kocası ve kızını kaybettiği trafik kazasından sağ kurtulduktan sonra hayatına devam etmek zorunda kalan Julie’yi, mavi rengin her tonunu ete kemiğe büründüren bir oyunculukla karşımıza getiren Binoche için kusursuzdan başka söylenebilecek çok az sözcük var. Filmle başta Venedik’ten kazandığı En İyi Kadın Oyuncu ödülü olmak üzere çok sayıda ödül ve övgü toplayan Binoche’un kendisi de hâlâ en sevdiği filmi olarak Blue’yu gösterir.

the horseman on the roof - duygu topçu-WEB

İllüstrasyon: Duygu Topçu

Pauline
(THE HORSEMAN ON THE ROOF, 1995)
Fransa tarihinin o döneme kadarki en yüksek bütçeli filmi olan The Horseman on the Roof’ta, o yıllarda sevgilisi olan Olivier Martinez’le başrolde yer alan Binoche, savaş döneminde asker kocasını arayan hassas ve kırılgan Pauline’i tüm dokunaklılığıyla canlandırıyor. Belki de bir başka oyuncuyla çok daha sulandırılıp, ticari bir savaş romansına dönüşebilecekken Binoche’un sahici ve içe dokunan oyunuyla pahalı bir sanat filmi hissi uyandırabilmeyi başaran film, Binoche de dâhil 10 dalda Cesar adaylığını kapmayı başarmıştı. Artık otuzlu yaşlarına adım atan bir genç olarak bakmalara doyulamayan Binoche, Amerika’daki büyük patlamasından hemen önce çektiği bu filmle, Fransa’da bir filmden kazandığı da en yüksek kaşenin de sahibi olmuştu.

Dosyanın tamamı için buraya tıklayarak Bant Mag. No:56’ya ulaşabilirsiniz.

Benzer yazılar