Yaşamı neden hep “üreyebilme” üzerinden tanımlayalım ki?: Svalbard Küresel Tohum Deposu

Yaşamı neden hep “üreyebilme” üzerinden tanımlayalım ki?: Svalbard Küresel Tohum Deposu

Norveç’e bağlı Svalbard takım adalarında yer alan Küresel Tohum Deposu’nda saha araştırması yapan Sophia Roosth’la, evrimsel biyolojiye, queer kuramına, biyolojide ve siyasette hızlı-yavaş ritim tasavvurlarına ve zamanı derinlemesine düşünen mimari yapılara uzanan, kafa açıcı bir sohbet.

Röportaj: Mehmet Ekinci – İllüstrasyon: Ada Tuncer

Geçen sayımızda Joanna Radin’in Westworld eleştirisini yayımlayarak başladığımız kafa açıcı Bilim ve Teknoloji Çalışmaları (Science and Technology Studies, STS) serisine bu sefer Sophia Roosth söyleşisiyle devam ediyoruz.

Modernden postmoderne çalan zamanlarda yapılan biyoloji, yerbilim ve uzay araştırmalarını feminist siyaset, kültürel çalışmalar ve antropoloji külliyatıyla birlikte yeniden okuyan Roosth, insanda büyük beklentiler uyandıran ileri teknoloji dünyalarıyla kıyıda köşede kalmış, ancak X-files‘dan Müfettiş Mulder’ın ilgisini çekecek bilimsel figürleri, projeleri bir arada düşünmeyi önemseyen biri. Üzerine çalıştığı yeni kitabı için geçtiğimiz sene Norveç’e bağlı Svalbard takım adalarında saha araştırması yapan Roosth’a Svalbard’daki Küresel Tohum Deposuhakkındaki izlenimlerini sorduk. Kuzey Kutbu Dairesi’nin dibinde, yeri yurdu belli bir tohum deposu özelinden yola çıktığımız sohbette konu evrimsel biyolojiye, queer kuramına, biyolojide ve siyasette hızlı-yavaş ritim tasavvurlarına ve zamanı derinlemesine düşünen mimari yapılara kadar uzandı.

2011’den beri Harvard Üniversitesi Bilim Tarihi’nde öğretim görevlisi olan Roosth, kendini ”bilim tarihçilerinin arasına gizlice sızmış bir sosyal/kültürel antropolog” olarak tanımlıyor. Antropolojinin insan merkezli perspektifiyle doğa bilimlerinin araştırma odağı nesnelere kimi zaman atfettiği kuvvet ve irade hallerini ortak bir zeminde buluşturmaya çalışan Roosth için ilginç ve üretken entelektüel iş demek, kuramsal düşüncesini hakkında konuştuğu kişiler ve şeyler üzerine dayatan değil, o kişileri ve şeyleri bitmek tükenmek bilmeyecek bir enerjiyle kendi kuramlarını üreten makineler olarak düşünmek demek. Laboratuvar ortamında deney kabına sığmayarak bağıran mantar hücreleri, Siberya’da donmuş toprağın altında bekleyen zombi virüsler, garajlarında geliştirdikleri korsan molekül sentezi yöntemleriyle büyük firmalara meydan okuyan biohackerlar, Roosth’un geçtiğimiz on senede kaleme aldığı metinlerin enteresan figürlerinden sadece birkaçı. Kimi öncülleri tarafından “etraflıca düşünme” (lateral thinking) diye adlandırılan akıma kendini yakın gören Sophia Roosth’un bilim, teknoloji, ses, gürültü ve güncel sanat alanlarında yazdığı metinlere kişisel web sitesinden ulaşabilirsiniz.

tohum1ab - Ada Tuncer - WEB

Yakın zamanda Norveç, Svalbard‘a saha çalışması için gittiğini biliyorum.

Evet, doğru. Neredeyse bir sene oldu aslında Svalbard’a gideli. Ama üzerine düşünmek ve bir şeyler çiziktirmekvakit aldı tabii. Svalbard hakkında sana ne anlatmamı istersin?

Nasıl oldu da kendini dünyanın bu ücra köşesinde saha çalışması yaparken buldun? Oradayken senin dikkatini çeken ve etkileyen şeyler nelerdi? İstersen bu iki soruyla başlayalım.

Elbette. Aslında Svalbard’a gidiş hikâyemle yakın zamanda yayımlanan kitabım Synthetic: How Life Got Madebirçok açıdan birbiriyle bağlantılı. Kitabın son bölümünde sentetik biyologların (synthetic biology) ve koruyucu biyologların (conservation biology), mevcut DNA sentez teknolojileri ve nesli tükenmiş hayvan kalıntılarını kullanarak nesli tükenmiş hayvanları, mesela donmuş alt toprak tabakası altında kalmış mamutlar, yaşama döndürme çabaları hakkında konuşuyorum.

Bir nevi Jurassic Park senaryosu yani?

Kesinlikle. Bahsettiğimiz biyologlar Buzul Çağı (Pleistocene) Parkı olarak adlandırıyorlar bu vizyonu. Kitabın o bölümünü bitirdiğim zaman, aklıma takılan birkaç mesele vardı ve hakkında yazdığım sentetik biyologların nesli tükenmiş hayvanları laboratuvar ortamında yeniden inşa etme çabalarına dair daha söylenecek çok fazla şey olduğunu fark ettim. Öncelikle, zaman ve sıcaklık derecesi arasındaki ilişki ve de biyolojik zamanın biyolojik sıcaklığa ne şekillerde bağlandığı ilgimi çeker olmuştu. Tabii bu ilişki hakkında daha önce yazan insanlar oldu, mesela Hannah Landecker’in derin dondurucular hakkındaki çalışmaları akla ilk gelen örneklerden biri. Aynı dönemde biyoloji ve nostalji arasındaki ilişki de ilgimi çeker olmuştu. Tabii, sentetik biyoloji hakkında yazdığım kitabın son bölümünde DNA sentezi gibi en ileri teknolojilerin laboratuvar şartlarında nasıl kullanıldığına odaklanmış durumdaydım. Ama sonra donma/dondurma işlevinin biyoloji tarihindeki rolünü laboratuvar dışındaki mekânlara, sadece ileri teknolojik aygıtlara değil de eksi yirmi derece dondurucuları gibi daha mütevazı teknolojilere bakarak da takip edebileceğimi fark ettim.

Sonra biraz düşündüm ve kendi kendime dedim ki: Ah! Gittiğim yer öyle soğuk bir yer olmalı ki donmuş ve yeniden canlandırılmayı bekleyen yaşam formu örnekleri bulabileyim. Ve bu yeniden canlandırılma, ille de biyologların istekleri doğrultusunda değil, doğal yaşam koşullarının bir parçası olarak ortaya çıksın. Bu bağlamda aklıma gelen ilk örnek mekânlardan biri Svalbard’daki tohum deposu oldu. Svalbard Küresel Tohum Deposu daha önce medyada sıkça yer almıştı ve ben de bu haberleri okumuştum. Dolayısıyla bu depo çok iyi bir başlangıç noktasıydı. Svalbard’a deponun kuruluş fikrini ilk ortaya atan ve tasarımında aktif rol oynayan insanlardan biri olan Cary Fowler‘ın davetiyle gittim. Kuzey Kutup Dairesi’nin dibindeki bu ufacık takım adalara gittiğim zaman beni en çok şaşırtan şey, Svalbard’a dair belki de en az ilginç yerin bu küresel tohum bankası olmasıydı. Yerin üstünde ve altında dikkatimi çeken çok sayıda biyolojik olay vardı. Mesela jeobiyologlarla kömür madencileri arasındaki ilişkilere dair zengin bir tarih ya da donmuş toprak altında kalmış İspanyol gribi virüsünü canlandırma çabaları söz konusuydu. Ve tabii ki, günümüz biyoteknolojilerini düşünecek olursak, bir gen bankası olarak düşünülebilecek olan tohum deposu vardı. Svalbard’da donmuş halde bulunan bu üç yaşam formu (İspanyol gribi kurbanlarının donmuş bedenleri, kömür yatakları ve bitki tohum örnekleri) ile birlikte düşününce, biyoloji biliminin varsaydığı doğrusal zamansallığı yeniden düşünmeye ve karmaya (reshuffling) imkân veren gizlilik/latans (latency) ve durma/durdurma (pausing) kavramları üzerine eğilmeye başladım. Svalbard’a dair ilginç bulduğum şeyler kısaca bunlar ve ikinci kitabımı jeobiyologlar hakkında yazmama da ilham kaynağı oldular diyebilirim.

“YAŞAM KAVRAMINI, ANLAMAYA ÇALIŞTIĞIMIZ FAİLE AİT BİR KATEGORİ OLARAK DÜŞÜNEBİLİR MİYİZ? YANİ DIŞARIDA, DÜNYADA KENDİ KENDİNE VAR OLAN BİR ŞEY OLARAK DEĞİL, ÇEŞİTLİ SÜREÇLER DAHİLİNDE BİRİLERİ TARAFINDAN TANIMLANAN BİR OLAY OLARAK YAŞAM…”

Yani Svalbard, daha önceki çalışmanda derinlemesine incelediğin bilim insanları tarafından inşa edilmiş olabilecek bir yapay laboratuvar, doğal bir peyzajın parçası bir laboratuvar alanı gibiydi senin için.

Evet, doğru. İlk kitabım Synthetic: How Life Got Made için sekiz yılımı araştırma laboratuvarlarında ve bilimsel konferanslarda geçirdim. O araştırma sırasında sentetik biyolojiden başka bir şeyi pek gözüm görmüyordu. Sentetik biyoloji, biyomühendislik araştırmalarının içinden çıkan yeni bir disiplin ve çok fazla para ve iktidar talep eden bir araştırma alanı. Şunu da eklemeden geçmeyeyim. Sadece ilk kitabım için yaptığım araştırma değil bütün araştırmalarıma yön veren ve ivme kazandıran başlıca soru şuydu: yaşam kavramını, anlamaya çalıştığımız faile ait bir kategori olarak (actors’ category) düşünebilir miyiz? Yani dışarıda, dünyada kendi kendine var olan bir şey olarak değil, çeşitli süreçler dahilinde birileri tarafından tanımlanan bir olay olarak yaşam. Unutmayalım ki yaşamla etkileşime giren, bağ kuran ve hakkında düşünen tek grup biyologlar değil. Yine de ilk kitabımda laboratuvar ortamında yaşamı sıfırdan imal etmeye çalışan bilim insanlarına baktım. Deneysel yöntemlerle değil de üretim, imalat (manufacture) yoluyla anlamaya çalışınca yaşam nedir? İmal edilebilmesi, üretilmesi (manufacturing) dahilinde yaşamın tanımları nasıl değişir? Kitap üzerine çalışırken fark ettim ki bu soruları cevaplamanın tek yolu yaşama teknik ya da zanaat yoluyla yaklaşan gruplara bakmaktan geçmiyor.

Böylece –çoğunlukla jeobiyologların bilimsel faaliyetlerini araştırdığım– ikinci kitap projeme geçiş yolunu bulmuş oldum. Jeobiyoloji çok geniş bir alan, yerkimyagerleri (geochemists), mikrofosilbilimciler (micropaleontologists) ve başka birçok uzmanlık dalından insanın bir araya gelmesinden oluşuyor. Bu insanlar, aktif bir biçimde ”Yaşam nedir?” sorusunu cevaplandırmaya ve bir maddenin canlı olup olmadığını, bir fosilin kendisi mi yoksa kalıntı izi mi olduğunu ve de bu fosilin bir takım fiziko-kimyasal süreçlerin sonucu mu yoksa daha önceden var olan bir yaşam formunun geride bıraktığı izler mi olduğunu anlamaya çalışıyorlar. Kendi araştırmamın ilk safhasında beni en çok şaşırtan şeylerden biri, 1960’lı yıllar sırasında jeobiyoloji bilimini kuran insanların özgeçmişlerinin, aynı dönemde ekzobiyoloji (exobiology) bilim dalını kuran insanlarla örtüştüğünü görmek oldu. Yani, bu dünyadaki yaşamın kökenlerinin nereden geldiği sorusunun cevabıyla bu gezegende yaşamı nasıl tanımlarız sorusunun cevabı birbiriyle bağlantılı olabilir. Şimdi bu bilim dalına astrobiyoloji diyoruz ama o dönemde ekzobiyoloji deniyordu.

Sonuçta yapılan araştırmalara baktığımız zaman Kuzey Kutbu bölgesinde antropolojik saha çalışması yapan çok da insan yok. Kuzey Kutbu’nu ve jeopolitik önemini, çevresinde yaşayan yerli halkları çalışan insanlar var; ama ben yine de senin oraya varış hikâyeni biraz daha detaylı dinlemek istiyorum. Bir Bilim ve Teknoloji Çalışmaları (Science and Technology Studies, STS) uzmanı ve antropolog olarak Kuzey Kutbu’na yakın bir takımadada araştırma yapmak başka neler ortaya çıkardı?

Svalbard gibi bir yerde saha çalışması yapınca bilim antropolojisi ne demektir, nerede nasıl yapılır gibi sorulara dair ufkum genişledi sanırım. Svalbard’a gitmeye dair ilk motivasyonum neredeyse tamamıyla STS alanından çıkma sorulara dayanıyordu. Gidip bir tohum bankasını yakından inceleyip anlamaya çalışacaktım. Bu bakış açısı oldukça standart bir laboratuvar antropolojisine dayanıyor sonuçta. Daha sonrasında, bahsettiğimiz konulara dair bakış açım genişledi ve bu saha çalışmasını bir çeşit gezi günlüğü üreteceğim ve insanlara eski usulleri icra eden bir etnograf gibi –işte şu zamanda bu yere geldim, bunları gördüm ve gördüklerim bana bunları düşündürdü türevinden– birtakım hikâyeler anlatacağım bir yolculuk olarak düşünmeye başladım. Adaya vardığımda etrafta dolanmaya başladım. Mesela hakkında yazdığım mezarlığa gittim. Biliyorum, mezarlık deyince insanın zihninde tipik bir Bilim ve Teknoloji Çalışmaları sahası canlanmıyor. Amma velakin, Svalbard’daki bu açık hava mezarlığı tepeden tırnağa bir bilim antropoloğuna hitap eden ilginç detaylarla doluydu: İspanyol gribi tarihi ve kriyobiyoloji (cryobiology) bağlantıları, mezarlıktaki donmuş bedenlerin kime ait olduğu ve kim tarafından ne amaçlar için kullanılabileceği gibi sorular. Bu donmuş bedenlerin hâlâ bulaşıcı hastalık yayma riski taşıyıp taşımadıkları ya da hangi toplumsal grupların –Norveç vatandaşları, bedenler üzerinde çalışma yürüten biyologlar, salgın hastalık uzmanları– neye nasıl müdahil olabileceklerine dair halen devam eden birçok tartışma var. Araştırmacıların 1918 yılından kalma virüs üzerinde ilk çalışmaları başlattıkları dönemi hatırlıyorum, çünkü söz konusu çalışmalarda sentetik biyologlar da yer alıyordu. Ama 1918 grip virüsünü yeniden canlandırmaya çalışan biyologların bu virüsü sıfırdan sentezlemeleri mümkün değildi, mutlaka o dönemden kalmış donmuş bedenlere, İspanyol gribi mağdurlarına erişimleri olması gerekiyordu. O yüzden de Kuzey Kutup Dairesi’ne yakın yerleşkelere ve mezarlıklara gitmek durumunda kaldılar.

Yani, bu tip gizli (latent) yaşam formlarının güncel biyoloji ve biyoteknoloji çalışmalarının sınırlarını zorladığı yer ve zamanlar bir hayli ilgimi çekiyor ve bu örneklere bakarak kuramsal açıdan birkaç yeni manevra alanı açılıyor gibi geliyor bana. Mesela yaşam bilimleriyle uğraşan kişi ve kurumlarda gördüğümüz hız takıntı ve abartısı, teknolojinin giderek daha da hızlanacağı vaadi. Ben de bir an durdum ve biyolojinin gerçekten yavaş işlediği bir yer ve zamanda neler düşünülebilir sorusu aklıma geldi. Hız takıntısıyla değil ağır tempoda işleyen teknolojilerin ve yaşamın üreteceği değerler neler olacaktır? Henüz ikinci kitabımın hazırlık aşamasındayım ve boyumu aşan laflar etmek istemiyorum; ama biyolojiyi yavaş bir ritim ve hızda düşünmenin güncel bazı queer kuram tartışmalarına da müdahale imkânı sağladığını düşünüyorum.

Röportajın tamamını okumak için buraya tıklayarak Bant Mag. No:56’ya ulaşabilirsiniz.

 

Benzer yazılar