20. yüzyıl kulüplerinin yerel tarihinde gececil bir gezinti

Gecenin yavaş yavaş gelip inişinin ertelendiği, sesinin kısıldığı, hoparlör fişinin erken çekildiği günler canımızı sıkmaya devam ediyor. Halbuki gece milleti “yetmiş iki diliyle konuşan” bir renk cümbüşüdür, yenilikçidir. Aynı zamanda “hiçbir gece yeni değildir bir öncesinden”, yaşanmışın tekrarıdır, Oğuz Halûk Alplâçin’in 1957’den bugüne ulaşan Gece Kulübü şiirinde söylediği gibi. Yenilikçilik ile tekrarın yaratıcı birlikteliğine nerelerde bakınmalı? Goethe Enstitüsü’nün Nairobi ve Berlin’deki merkezlerinden filizlenip 10 yıllık hummalı ve çok aktörlü bir müzik araştırmacılığının ürünü olarak Kasım 2020’de yayımlanan Ten Cities, bu sorunun cevabını Afrika ve Avrupa’nın (pek çokları için meşhur sayılmayacak) gece kulüplerinin tarihinde arıyor. Bu hacimli kitap, gece dışarı çıkıp kulüpte dans etmenin (ve elbette dans edenler için müzik yapmanın) her daim apolitik bir yaşam tarzına tekabül etmediğini türlü türlü örneklerle bir kez daha hatırlatıyor. Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından düzenlenen Love Parade partileri Ten Cities’in bu bağlamdaki kulüp kültürü örneklerinden biri ama kitabın kültürel yelpazesi Berlin ile sınırlı kalmıyor.

Love Parade, Kurfürstendamm, Berlin, 1994, Fotoğraf: Tilman Brembs | zeitmaschine.org @zeitmaschine.analog.rave
Love Parade, Kurfürstendamm, Berlin, 1991, Fotoğraf: Tilman Brembs | zeitmaschine.org @zeitmaschine.analog.rave

Nairobi, Kaire, Kiev, Johannesburg, Napoli, Berlin, Luanda, Lagos, Bristol ve Lizbon’un gececil toplumsal hayatını 1960’tan 2010’a görsel ve işitsel olarak kateden 21 kolaj foto-yazıdan mürekkep Ten Cities’i Johannes Hossfeld Etyang, Joyce Nyairo ve Florian Sievers derlemiş. Kitabın editörleri verdikleri bir söyleşide, kulüp müzik tarihinin çoğunlukla Detroit, New York, Münih, Manchester, Berlin (ve dub sahnesinden ötürü belki Kingston) gibi şehirlerden geçen bir tür Kuzey Atlantik hikâyesi olarak yazılageldiğini ama Lagos ya da Kiev gibi şehirlerin gececil geçmişlerini ziyaret etmeden bu hikâyenin eksik kalacağını ifade ediyor. Söz konusu eksiklikleri gidermek adına nihai hamleler yaptığı iddiasında olmayan bu kitap, kuşkusuz İstanbul, São Paolo, Mumbai, Bangkok gibi başka kıta ve coğrafyalardan şehirleri de içerebilirdi ama olsun, revizyona bir yerlerden başlamak lazım. Lagos çıkışlı Afrobeat ustası Fela Kuti’nin Zombie albümünün bu alternatif müzik tarihindeki konumu ya da Sovyetler Birliği sonrası Kiev’deki ilk rave partisinin daha sonra nasıl Turuncu Devrim’e giden yolun taşlarını ördüğü hakkında okuduklarımız şimdilik bizi tatmin ediyor.

Fela Kuti and Africa 70, Zombie, 1976, albüm kapağı

Kulüpler, onları mesken edinenlerin saatler ilerledikçe vecde vardığı, bedenlerine nüfuz eden ekstaziyle birlikte kendi bedenlerinden dışarıya taştıkları yerler olarak bilinir. Peki bu “yer” illa kapısındaki izbandutların insafına, içerideki lazer ışıklarının epileptik etkisine ve çoğunluğu beyaz tenli gövdelerden oluşan bir et yığının monoton salınımlarına maruz kaldığımız bir yer midir? Kitabın Lizbon kısmını kaleme alan yazarlardan Vitor Balenciano’ya göre “gece kulübü dediğimiz zaman insanların bir araya geldiği, sosyalleştiği ve müzik dinlerken dans ettiği bir yeri kastediyorsak … bu yerlerin insan kültürlerinin ilk ortaya çıkışından beri var olduğunu söyleyebiliriz.” Balenciano’nun yazısına eşlik eden fotoğraflardaki derme çatma fayans duvarlarla örülü mekânlar, birasını yudumlayan masaların ortasında mumya gibi dikilmiş vücut geliştirici figürler ya da 1980’ler Absolut partilerinde arzı endam eden drag queenler söz konusu evrenselci tanımı tüm renkleriyle yerelleştiriyor, özgünleştiriyor. Ten Cities’in her şehir için sunduğu uzun playlistteki parçalara bakınca, António Variações’in 1982 çıkışlı Estou Além’ini anmamak olmaz.

Margarida Martins ve Mário Marques, Absolut Citron Party, Frágil, Lisbon,
fotoğrafı çeken billinmiyor
Frágil, Lisbon’da Bodybuilding partisi, 1983, Fotoğraf: José Soares e Nica

Eski zaman büyük imparatorluk başkentlerinden birinden bahsedince, onun geçmişteki ihtişamını (ve daha sonra yaşadığı düşüşün yarattığı melankoliyi) mümkün kılan sömürgelerine de uğramalıyız. Ten Cities’in bizlere sunduğu çok-parçalı 20. yüzyıl müzik tarihi, bir grup “ilginç” dünya şehrini birbirinden kopuk dans adacıkları olarak sunmak yerine aralarındaki tarihsel ve kültürel bağları da gösteriyor. Eski Portekiz sömürgesi Angola’nın başkenti Luanda muhtemelen bu yazıyı okuyan çoğu insanın ömrü billah yolunun düşmeyeceği bir yer. Ama aynı okuyucu grubu, gün itibariyle YouTube’da 1 milyardan fazla tıklanan, Don Omar ve Lucenzo’nun Danza Kuduro’sunu, sevse de sevmese de 2010 yazı ve sonrasında muhtemelen bir yerlerde duymuştur. Kuduro sadece 2010’ları “kasıp kavuran” bir parçada geçen bir sözcük değil aynı zamanda Luanda’daki baraka ve kil toprak dolu sokak hayatına can veren bir müzik ve dans türünün ismi. Kitabın yazarlarından Marisa J. Moorman, bizleri Anita Baumann’ın fotoğraflarında dans edenleri Virgilio Fire’ın Kazukuta Dança’sıyla birlikte hayal etmeye çağırıyor.

DJ Invizable, Orange Farm Township, Johannesburg, 2015, Fotoğraf: Chris Saunders
@chrissaundersphoto
Kuduro hayranları Sambizanga mahallesinde, Luanda, 2015, Fotoğraf: Anita Baumann, @camera_africa_image_bank
Sambizanga mahallesinde bir Kuduro etkinliği, Luanda, 2015, Fotoğraf: Anita Baumann, @camera_africa_image_bank

Sessizliğin Tarihi’ni yazan Alain Corbin, belirli mekân ve seslerin çevreledikleri insanların üzerinde yük, içine dert olduğundan bahseder. Davranış ve seçimlerinin sınırları söz konusu mekân ve seslerin inceden inceye etkisi altındadır. Bulundukları mekânlar, iç dünyalarının birer ifadesine dönüşür. David Byrne, Müzik Nasıl İşler kitabında “müzik, sanat veya her ne ise, ‘eseri meydana getiren’ mekândır, platformdur ve yazılımdır” diyor benzer bir yerden. Dolayısıyla, 20. yüzyıl ortasından sonuna kadar Johannesburg’da hüküm süren aparthaydın, yani kişileri ırklarına göre zorla siyah beyaz hatlarla ayrıştıran ırkçı rejimin izlerini şehrin müzik tarihinde görebiliyoruz. 1950’ler boyunca Johannesburg müzisyenlerini fotoğraflayan Jürgen Schadeberg, bizleri çok farklı bir gece kulübü yerelliğine götürüyor. Sophiatown’dan cebren koparılmak, toplandıkları ve müzik yaptıkları mekânlardan dışarı atılmak istenen Siyahların duvara yazdıkları WE WONT MOVE grafitisini içeren fotoğraf, Schadeberg’in ününe ün katan hapishanedeki Nelson Mandela fotoğrafı kadar etkileyici. Mandela’nın özgür kaldığı yıllarda ülkenin radyolarında ve gece kulüplerinde Trompies’in Sigiya Ngengoma’sı çalıyordu.

Sophiatown, Johannesburg’daki grafiti, 1955, Fotoğraf: Jürgen Schadeberg
@jurgenschadeberg  /  jurgenschadeberg.com
The Jazzolomos: Jacob ‘Mzala’ Lepers (bas), Sol ‘Beegeepee’ Klaaste (piyano) and Benni ‘Gwigwi’ Mrwebi (alto saksofon), Johannesburg, 1953, Fotoğraf: Jürgen Schadeberg
@jurgenschadeberg  /  jurgenschadeberg.com

Ten Cities, her ne kadar Kuzey Atlantik hattındaki meşhur kulüp şehirleriyle arasına mesafe koysa da, Bristol’e uğramadan edemiyor. Aslında iyi de yapıyor. Manchester ya da Londra’ya kıyasla mütevazı büyüklükteki bu İngiliz şehrinin karmaşık toplumsal kimlik yapısının şu meşhur Bristol sound’unun ortaya çıkışında oynadığı rol tartışılmaz. Sadece toplumsal kimlik yapısı değil, metruk kalmış ya da işgal edilmiş binalarından oluşan post-endüstriyel dönem mimari yapıları da. The Dug Out ve Granary gibi popüler kulüpler bir yana, Bristol’ün gececil hayatı daha çok gayrımeşru mekânlarda geçiyordu. Grafiti sanatçısı Felix Braun, bu gayrimeşruluğun “partileri daha samimileştirdiğini ve scene dışında birbiriyle alakası olmayacak insanları tanıştırdığını, kaynaştırdığını” söylüyor. Bu kaynaşma zamanla bir tür yayılmaya dönüştü. Örneğin, Bristol kulüplerinden çıkma The Wild Bunch, 1980’ler ilerledikçe sadece büyük şehir Londra değil, okyanusötesinde, New York’ta ve Tokyo’da da sahne almaya başladı. Ten Cities’in yazarlarının vurguladığı gibi kulüp müzik tarihi yazmanın en büyük zorluklarından biri, bu mekânlara özgü kayıt almama (ya da aldırmama) geleneği. Bu yüzden, daha sonrasında Massive Attack’i kuracak üyeler barındıran The Wild Bunch’ın terkedilmiş Bristol hangarlarındaki performanslarına görsel ve işitsel olarak erişimimiz olmayabilir ama VHS formatında izleyebildiğimiz 1984 Granary setleri de hiç fena değil.

Yazı: Mehmet Ekinci

Bant Mag. Haziran-Ağustos 2021 sayısı No:75’e buradan ulaşabilirsiniz.

Wild Bunch Decked Out, Camden, 1985, Fotoğraf: Beezer
Yükleniyor...