2025: En iyi 15 ilk film

2025 sinema yılını kurcalamaya devam. Bu kez konumuz rejide ilk kez kendini gösteren ve yola ilk kez solo çıkan yönetmenlerin üretimleri. Ses getiren solo açılımlarla 2025’e imzalarını atan Safdie Kardeşler de listede elbet. Sıralama alfabetik.

2025: En iyi 75 film listesine de buradan ulaşabilirsiniz.


The Assessment
(Yön: Fleur Fortune)

Ebeveynlik fikrini bir yeterlilik testine dönüştürerek; kontrol, uyum ve duygusal performans kavramlarını soğukkanlı bir görsel disiplinle sorgulayan, rahatsız edici bir distopya.

Bonjour Tristesse
(Yön: Durga Chew-Bose)

Klasik metnin çağdaş yorumunda ergenliğin karmaşası, kıskançlığın gölgesi ve ilişkiler arası güç oyunları şiirsel bir ritimle örülüyor; huzur veren yaz manzaralarının altındaki çalkantılı iç dünya maharetle resmediliyor.

Companion
(Yön: Drew Hancock)

Geleceğe dair teknolojik tahayyüller, sınırlar ve yapay duygular üzerinden irdelenirken; resmettiği distopik ve huzursuz tabloyla ilginizi bir an olsun dağıtmıyor.

Den stygge stesøsteren / The Ugly Stepsister
(Yön: Emilie Blichfeldt)

Klasik Cinderella masalını karanlık bir beden‑korku derlemesine dönüştürüp, güzellik idealinin rahatsız edici uçlarını grotesk bir estetikle deforme etme zamanı. Bilinçli aşırılığıyla tür sinemasına keskin bir yorum.

DJ Ahmet
(Yön: Georgi M. Unkovski)

Kuzey Makedonya kırsalında düşleri ile gerçek hayatı arasındaki uçurumun kıyısında gözü kapalı koşan 15 yaşındaki Ahmet’in hikâyesi, dışarıdan içeriye -pek keyifli- bir kendini keşfetme yolculuğu.

Gündüz Apollon Gece Athena
(Yön: Emine Yıldırım) 

Özgürlüğün ve tamamlanmanın her zaman mümkün olmadığını hatırlatırken hayaletlerle yaşamaktan, onlarla yüzleşmekten ve en önemlisi onları anlamaktan bahseden film; mistik öğelerini anlatısına ustalıkla harmanlayan cinsten.

La misteriosa mirada del flamenco / The Mysterious Gaze Of The Flamingo
(Yön. Diego Céspedes)

Flamingonun sakin ama sorgulayıcı bakışını merkezine alarak, sıradan anların ardındaki bilinmezliği zarif bir görsel dille kurcalıyor; gizemle beslenen bir dinginlik hissi uyandırıyor.

Lurker
(Yön: Alex Russell)

Şöhret kültürünün ve sosyal medyanın takıntılı dinamiklerini, genç bir müzik sahnesi figürünün gözünden, hem rahatsız edici hem de göz alıcı bir gerilimle keşfediyoruz. 

Marty Supreme
(Yön: Josh Safdie)

Ukala, kurnaz ve iddialı profesyonel masa tenisçisi Marty Mauser’in hikâyesiyle; Safdie Kardeşler’e özgü stres, koşturma, ne-ettim-ne-buldum anksiyetesi, bitmek bilmez krizler ve absürt gelişmeler yeni bir pakette… Oyuncu kadrosu, akıp götüren temposu ve alışık olduğumuzdan çok daha sert ve sivri mizahıyla yılın sadece en iyilerinden değil; ileride geriye dönüp baktığımızda yılı tanımlayacak yapımlardan.

Plainclothes
(Yön: Carmen Emmi)

1990’lar New York’unda eşcinsel erkekleri tuzağa düşürmekle görevli bir polis, kendi kurduğu oyunun kurbanı hâline gelirken; görev bilinci ile bastırılamayan arzu arasındaki çatışma, sarsıcı bir gerilimi inşa ediyor.

Sorry, Baby
(Yön: Eva Victor)

Genç akademisyen Agnes’in geçmişindeki derin yaralarla başa çıkma, kabullenme ve iyileşme sürecini kronolojik olmayan dört bölümde izliyoruz. Film, gündelik hayatın akışı içinde travmanın görünmez ağırlığıyla yaşamayı gözlemlerken; Agnes’in mizaha yaslanan dili sayesinde yarayı hafifletmekten ziyade onunla birlikte var olmanın imkânlarını araştıran, güçlü bir seyir deneyimi sunuyor.

The Smashing Machine
(Yön: Benny Safdie)

Bu sene yollarını ayıran Safdie Kardeşler’den Benny; Mark Kerr’in UFC yükselişini ve düşüşünü bağımlılığın gölgesiyle iç içe örerken, ringin sertliğiyle insan ruhunun kırılganlığını da aynı kadraja sığdırıyor.

Together
(Yön: Michael Shanks)

Yeniden başlama cesaretinin nasıl adım adım pişmanlığa dönüştüğünü, birlikte olmanın görünmeyen yüklerini ve ilişkinin altındaki bağlanma sorunlarını bedenin kendisi üzerinden anlatan body-horror; yılın seyirci favorilerinden.

Urchin
(Yön: Harris Dickinson)

Londra sokaklarının acımasız gerçekliğini kırılgan bir umutla harmanlayan Urchin; meselesini klişelere bulaşmadan ele alan, gencecik ama şaşırtıcı derecede ölçülü bir sinema diline sahip.

Zuopiezi nuhai / Left-Handed Girl
(Yön: Shih-Ching Tsou)

Bekâr bir annenin iki kızı ile hayatta kalma mücadelesi, yönetmenin çocukluğunda deneyimlediği gelenekçi toplum baskısının sembolik kullanımından beslenerek ele alınıyor. Sessiz ama ısrarcı, bir yandan da didaktizme kaçmayan sinema diliyle, kişisel olanı evrensel bir duygusal alana taşıyor.