2025: En iyi 75 film

İllüstrasyon: Sadi Güran

Geride kalan yılla hesaplaşmamızın sinema ayağında geleneği bozmadık ve 75 filmlik bir kayıt tuttuk. Seçkimiz, yapım yılı 2025 olan filmlerden oluşuyor ancak Türkiye gösterim takvimi gibi sebeplerle bu sene izleme imkânı bulduğumuz kimi 2024 yapımlarının da cazibesine karşı koyamadık, değerlendirmeye aldık.

İşte geniş Bant Mag. jürisine göre 2025 sinema yılı ve bize kalanlar…

Yazılar: Burcu Teker, Elif Yılmaz, Esin Çalışkan, Ezgi Oğraş, Harun Kubat, Melikşah Altuntaş, Meltem Demiraran, Merdan Çaba Geçer, Olcay Özer, Utkan Çınar, Sezen Sayınalp, Zelal Buldan, Zeynep Naz Günsal


75- Vie privée / A Private Life
(Yön: Rebecca Zlotowski)

Ünlü psikiyatrist Lilian Steiner suretinde pürüzsüz şekilde Fransızca konuşan Jodie Foster’ın peşinde; mesafeli ama keskin, sakin ama huzursuz edici bir seyirlik.


74-  F1: The Movie
(Yön: Joseph Kosinski)

Pistin hızını ve karakterin içsel yarışını eş zamanlı hissettiren, adrenalin inşa etmede yetkin, spor filmi kalıplarını ilgi çekici biçimde esneten bir deneyim.


73- Amélie et la métaphysique des tubes / Little Amélie or the Character of Rain
(Yön: Liane-Cho Han Jin Kuang, Maïlys Vallade)

Masumiyetle melankoli arasında ince bir çizgide yürüyen bu narin hikâye; edebî inceliği ve göz kamaştıran görsel dünyasıyla yılın şans verilmesi gereken animasyonlarından.


72- La Grazia
(Yön: Paolo Sorrentino)

Yaşını almış bir devlet liderinin vicdan ve güç arasındaki çatışmasını gündelik ritim ve şiirsel detaylarla takip eden yapım, Sorrentino sinemasının kimi kodlarından ayrışan bir ağırlık noktasında.


71- The Smashing Machine
(Yön: Benny Safdie)

Bu sene yollarını ayıran Safdie kardeşlerden Benny; Mark Kerr’in UFC yükselişini ve düşüşünü bağımlılığın gölgesiyle iç içe örerken, ringin sertliğiyle insan ruhunun kırılganlığını da aynı kadraja sığdırıyor.


70- KPop Demon Hunters
(Yön: Maggie Kang, Chris Appelhans)

Bir K‑pop kız grubunun iblis avına çıktığı bu parlak ve taşkın animasyon, popüler kültür estetiğini mitolojik bir savaşla harmanlayarak küresel fenomene dönüştü.


69- Sawt Hind Rajab / The Voice of Hind Rajab
(Yön: Kaouther Ben Hania)

Ocak 2024’te İsrail ordusu tarafından ateş altında kalan bir arabadaki tek sağ kişi olan altı yaşındaki kız çocuğu Hind’in gerçek ses kayıtları, dökü-drama türünde işleniyor. “Bir sanatçı tarafından kurgulanması” her ne kadar etik açıdan soru işaretleri uyandırsa da Filistin için çıkarılan her sese hayati ihtiyaç duyulan bir dönemde, yılın öne çıkan işlerinden.


68- The Phoenician Scheme
(Yön: Wes Anderson)

Dünyanın en büyük tiranlarından birinin, kızı ve çocuklarının biyolog öğretmeniyle karmaşık bir suç oyununa girişmesi üzerinden, Wes Anderson’ın eşsiz dünyasına yeni bir bilet.


67-  Buradayım, İyiyim
(Yön: Emine Emel Balcı)

Anneliğin kutsal imajının ötesine geçiyor; daha gerçek, karmaşık ve zaman zaman mesafeli bir anne figürü üzerinden sessiz kalmaya zorlanmış duyguların izini layıkıyla sürüyor.


66- Jay Kelly
(Yön: Noah Baumbach)

Kariyerinin olgunluk döneminde varoluşsal sorgulamalar yaşayan bir aktörün George Clooney tarafından aynalanan anlatısı, potansiyeline tam erişmese bile nostalji duygusuna tutkulular için birebir.


65- Twinless
(Yön: James Sweeney)

İkizini kaybedenler için bir destek grubunda tanışan iki karakterini kara mizahla yoğuran film, sürprizlerle dolu psikolojik dramıyla da Amerikan bağımsız sinemasından dört başı mamur bir örnek.


64- DJ Ahmet
(Yön: Georgi M. Unkovski)

Kuzey Makedonya kırsalında düşleri ile gerçek hayatı arasındaki uçurumun kıyısında gözü kapalı koşan 15 yaşındaki Ahmet’in hikâyesi, dışarıdan içeriye -pek keyifli- bir kendini keşfetme yolculuğu.


63- Lurker
(Yön: Alex Russell)

Şöhret kültürünün ve sosyal medyanın takıntılı dinamiklerini, genç bir müzik sahnesi figürünün gözünden, hem rahatsız edici hem de göz alıcı bir gerilimle keşfediyoruz. 


62- Beast of War
(Yön. Kiah Roache-Turner)

Savaşın insan zihninde yarattığı ilkel hayatta kalma refleksini, alegorik katmanlarla işleyen Beast of War; yalnızca teknik cesaretiyle için bile ilgiyi hak ediyor.


61- A Second Life
(Yön: Laurent Slama)

Geçmişle hesaplaşma ve yeni başlangıçlar yapma arzusunu, hafızanın kırılgan yapısıyla harmanlayan filmde ikinci şanslar hem umut hem melankoli barındırıyor. Küçük ölçekli bir anlatıdan, ahlaki ve duygusal açıdan beklenmedik bir yoğunluk…


60- Gündüz Apollon Gece Athena
(Emine Yıldırım) 

Özgürlüğün ve tamamlanmanın her zaman mümkün olmadığını hatırlatırken hayaletlerle yaşamaktan, onlarla yüzleşmekten ve en önemlisi onları anlamaktan bahseden film; mistik öğelerini anlatısına ustalıkla harmanlayan cinsten.


59- La misteriosa mirada del flamenco / The Mysterious Gaze Of The Flamingo
(Yön. Diego Céspedes)

Flamingonun sakin ama sorgulayıcı bakışını merkezine alarak, sıradan anların ardındaki bilinmezliği zarif bir görsel dille kurcalıyor; gizemle beslenen bir dinginlik hissi uyandırıyor.


58- Companion
(Yön: Drew Hancock)

Geleceğe dair teknolojik tahayyüller, sınırlar ve yapay duygular üzerinden irdelenirken; resmettiği distopik ve huzursuz tabloyla ilginizi bir an olsun dağıtmıyor.


57- Allly baqi mink / All That’s Left of You
(Yön: Cherien Dabis)

Filistinli genç Noor’un geriye dönük zaman çizgilerinde izlediğimiz hafızası üzerinden; nesiller arası travma, yerinden edilmişliğin yaraları ve tükenmek bilmez umutlar sessiz ama keskin bir ustalıkla, masalsı bir ritim ve hayatta kalma tutkusu eşliğinde aktarılıyor.


56- The Life of Chuck
(Yön: Mike Flanagan)

Hayatın sıradan anlarını şiirsel bir mitosa dönüştüren anlatıda Flanagan, farklı türleri ilgi çekici biçimde esnetiyor, şaşırtıcı ölçüde içsel ve şiirsel bir duygusal deneyim yaratıyor.


55- Miroirs No. 3 / Mirrors No. 3
(Yön: Christian Petzold)

Petzold sinemasında duyguların yankısı bu kez daha incecik ve biraz da uzaktan geliyor. Acının tam içine girmektense onun çevresinde dolanıyor, sanki duygulara dokunmaya çekinen bir el gibi.


54- Blue Moon
(Yön: Richard Linklater)

Alkolizm ve ruhsal sorunlar ile cebelleşen efsanevi söz yazarı Lorenz Hart’ın yaşamından dönüm noktası bir âna ışık tutan yapım; kurulan bağlar, arzular, ihtimâller ve imkânsızlıklara dair düşünmeye sevk eden türden.


53- Predator Badlands
(Yön: Dan Trachtenberg)

Türün ikonik gerilimini beklenmedik bir dostluk ve kahramanlık yolculuğuna çevirirken, franchise’ı taze bir perspektifle yeniden kuruyor, eğlenceli bir sürprizi de kucağımıza bırakıyor.


52- Hysteria
(Yön: Mehmet Akif Büyükatalay)

Toplumsal baskıların birey üzerindeki etkilerini cesur bir dille irdeleyen Hysteria, stilize sahneleri ve karakter odaklı anlatımıyla modern çağa dair çarpıcı bir iç değerlendirme sunuyor.


51- Mickey 17
(Yön: Bong Joon-ho)

Toplumsal eşitsizlik ve kapitalizm temalarını grotesk mizahla işleyen Bong Joon‑ho’nun rejisini -politik sesi daha abartılı, hatta bağıran bir ton kazanmış olsa da- izlemek her zaman zevk.  


50- Un poeta / A Poet
(Yön: Simón Mesa Soto)

Türler arası karışımdan çekincesi olmayan kara komedi, karşılık bulamayan hırsların beraberinde getirdiği kargaşaya özgün bir bakışla kafa uzatıyor.


49- Together
(Yön: Michael Shanks)

Yeniden başlama cesaretinin nasıl adım adım pişmanlığa dönüştüğünü, birlikte olmanın görünmeyen yüklerini ve ilişkinin altındaki bağlanma sorunlarını bedenin kendisi üzerinden anlatan body-horror; yılın seyirci favorilerinden.


48- Steve
(Yön: Tim Mielants)

90’lar İngiltere’sinde bir ıslah okulunda; bir yandan kendi ruh sağlığı, diğer yandan yerleşkenin kaotik gündemiyle boğuşan müdürünü takip eden film, uyarlandığı Shy romanını farklı bir perspektiften ele alıyor. Ölçülü ama etkili bir karakter portresi.


47- O da Bir Şey mi
(Yön: Pelin Esmer)

Anlatılanla anlatılmayan arasındaki boşluklara kulak kabartan sade üslubuyla, bireysel hikâyelerin birbirine değdikçe nasıl anlam kazandığını gösteren; dinlemenin, hafife almamanın ve sinemanın özündeki anlatıcılığın merkezde olduğu, incelikli bir buluşma alanı.


46- 8-ban deguchi / The Exit 8
(Yön: Genki Kawamura)

Kaynak materyaline epeyce sadık bu psikolojik keşif turu, Tokyo’nun beyaz fayanslı yeraltı geçitlerinde gerçekleşen döngüsel bir yürüyüş ne kadar tedirgin edebilirse o kadar etmeyi başarıyor.


45- Urchin
(Yön: Harris Dickinson)

Londra sokaklarının acımasız gerçekliğini kırılgan bir umutla harmanlayan Urchin; meselesini klişelere bulaşmadan ele alan, gencecik ama şaşırtıcı derecede ölçülü bir sinema diline sahip.


44- The Assessment
(Yön: Fleur Fortune)

Ebeveynlik fikrini bir yeterlilik testine dönüştürerek; kontrol, uyum ve duygusal performans kavramlarını soğukkanlı bir görsel disiplinle sorgulayan, rahatsız edici bir distopya.


43- Den stygge stesøsteren / The Ugly Stepsister
(Yön: Emilie Blichfeldt)

Klasik Cinderella masalını karanlık bir beden‑korku derlemesine dönüştürüp, güzellik idealinin rahatsız edici uçlarını grotesk bir estetikle deforme etme zamanı. Bilinçli aşırılığıyla tür sinemasına keskin bir yorum.


42- O Riso e a Faca / I Only Rest in the Storm
(Yön. Pedro Pinho)

İroniyi ve karanlık mizahı beceriyle harmanlayan yapım, bireysel ve kolektif hatıraların izini sürerek, bellek ile kimlik üzerine nüanslı bir bakış açısı ortaya koyuyor. Seyirciyi rahat ettirmemeyi politik bir tercih hâline getiren, sert bir yüzleşme.


41- Materialists
(Yön: Celine Song)

New Yorklu çöpçatan Lucy’yi, mükemmel eş adayı ile kusurlu eski sevgilisi arasında bırakan Celine Song’dan; modern romantizmin ticari yüzünü dahi keyifle izletebilen bir seyirlik. 


40- The Things You Kill
(Yön: Alireza Khatami)

ABD’de ders veren bir profesör, annesinin şüpheli ölümü üzerine hayatı darmaduman olup benlik anlayışını yitirmeye başladığında, Reza adındaki bir bahçıvanla intikam peşine düşmeyi uygun görür. David Lynch esintili arthouse yaklaşımına sahip bu psikolojik gerilim; insan ruhunun ikircikli yanlarına, dip bucak köşelerine tanıklık ettiren cinsten.


39- Romería
(Yön: Carla Simón)

18 yaşındaki Marina, AIDS’ten ölen biyolojik babasının izini sürmek ve akrabalarıyla yüzleşmek üzere Vigo’ya yola çıkar. Aile hafızasının sessiz mirası hem kişisel hem de kolektif düzeyde sorgulanıyor; geçmişin parçaları maharetle bir araya getirilerek, nesiller arası sessizlik yoğun olduğu kadar çarpıcı bir bakışla ortaya konuluyor.


38- Plainclothes
(Yön: Carmen Emmi)

1990’lar New York’unda eşcinsel erkekleri tuzağa düşürmekle görevli bir polis, kendi kurduğu oyunun kurbanı hâline gelirken; görev bilinci ile bastırılamayan arzu arasındaki çatışma, sarsıcı bir gerilimi inşa ediyor.


37- Die My Love
(Yön: Lynne Ramsay)

Taşraya taşınan yeni evli Grace ile Jackson’ın, çocuklarının doğumuyla araları açılmaya başlaması sonrası, Grace yavaş yavaş aklî dengesini yitirmeye başlar. Postpartum psikozu nedensel bir dramdan ziyade parçalanmış bir bilinç hâli olarak ele alıp, seyirciyi bu “kapalı zihinsel mekânın” içine hapseden yaklaşımıyla dikkat çekiyor.


36- If I Had Legs I’d Kick You
(Yön: Mary Bronstein)

Linda, terapist kimliğiyle yaşamını sürdürmeye çalışırken, hastalı çocuğu, kaybolmuş eşi ve çökmekte olan ev düzeni arasında bocalar; her şey altüst olduğunda kendini zihinsel bir girdabın içinde bulur. Rose Byrne’ün harika performansıyla annelik, tükenmişlik ve aidiyetin sınırlarını keşfeden film; travmaları sarsıcı ve incelikli bir iç monologla yansıtmakta mahir.


35- Roofman
(Yön: Derek Cianfrance)

Bu, hassas kalpli bir suçluya sempati duyma hikâyesi… Alışıldık hırsız-polis kovalamacası temposuna yaslanmak yerine bilinçli bir yavaşlamayı tercih ederek, hırsızın duygusal kırılganlıklarını merkeze alan yapım; sürekli koşmaya programlanmış bir tür içinde, hikâyeye nihayet soluk aldıran nadir örneklerden.


34- Father Mother Sister Brother
(Yön: Jim Jarmusch)

ABD’nin kırsalında bir baba, Dublin’de bir anne, Paris’te iki yetim kardeş… “Aile”nin hepsi için bambaşka bir şey ifade ettiği kesin. Yine o “rüya görüyormuşuz” hissi veren görüntüler ve nefis müzik seçimleriyle karşımızda olan Jarmusch; “Her şeyi hemen bir çözüme ulaştırmak zorunda değilsin. Hazır hissettiğinde yüzleşirsin.” diye fısıldıyor kulaklara.


33- Zuopiezi nuhai / Left-Handed Girl
(Yön: Shih-Ching Tsou)

Bekâr bir annenin iki kızı ile hayatta kalma mücadelesi, yönetmenin çocukluğunda deneyimlediği gelenekçi toplum baskısının sembolik kullanımından beslenerek ele alınıyor. Sessiz ama ısrarcı, bir yandan da didaktizme kaçmayan sinema diliyle, kişisel olanı evrensel bir duygusal alana taşıyor.


32- 28 Years Later
(Yön: Danny Boyle)

Annesi gizemli bir hastalıktan muzdarip 12 yaşındaki Spike, evrimleşmiş enfektelerle dolu ana karaya babasıyla ilk kez çıkar ve olaylar gelişir. Serinin, zombi krizinin küresel etki ve ölçeğini ele almaya çalışmak yerine, karakter odaklı yeni bir anlatının üzerine eğilen devam halkası; Danny Boyle’un yenilikçi rejisiyle cepten yememeyi başarıyor.


31- The Perfect Neighbor
(Yön: Geeta Gandbhir)

2023’te Florida’da Ajike “AJ” Owens isimli Siyah kadının vurularak hayatını kaybettiği trajik bir cinayet üzerinden, adalet terazisinin ne kadar taraflı olabileceği sorgulanıyor. Manipülasyona maruz bırakmadan gerçeği göstermeyi seçen The Perfect Neighbor, meselesini aktarmadaki özgün yaklaşımla son dönemin en sıra dışı belgesellerinden birine dönüşüyor. 


30- Bonjour Tristesse
(Yön: Durga Chew-Bose)

Fransız Rivierası’ndayız. Cécile, babası Raymond ve onun genç sevgilisi Elsa’nın hayatı; eski bir aile dostunun gelişiyle altüst olur. Klasik metnin çağdaş yorumunda ergenliğin karmaşası, kıskançlığın gölgesi ve ilişkiler arası güç oyunları şiirsel bir ritimle örülüyor; huzur veren yaz manzaralarının altındaki çalkantılı iç dünya maharetle resmediliyor.


29- Bugonia
(Yön: Yorgos Lanthimos)

Güney Kore komedisi Save the Green Planet!’e önemli ölçüde sadık kalmış bir yeniden çevrim. Akli dengesi pek de yerinde sayılmayacak Teddy’nin, ilaç firması CEO’su Michelle’i kaçırmasıyla açılan filmin, Lanthimos hayranlarını ne kadar tatmin ettiği şüpheli olsa da özellikle antolojik final sekansı ve kendine has zekice hamleleriyle türün hakkını veriliyor.


28- Come See Me in the Good Light
(Yön: Ryan White)

Terminal bir kanser teşhisiyle yüzleşen ünlü şair ve performans sanatçısı Andrea Gibson ile partneri Megan Falley’nin; yaşamı, sanatı ve aşkı kucakladıkları gündelik anlar. Belgesel, mizah ve hassasiyetle bezeli bir duygusal portre çizmekle kalmayıp, yaşamın kırılganlığı ve direnci üzerine incelikli, çarpıcı bir meditasyon sunuyor.


27- The Mastermind
(Yön: Kelly Reichardt)

Çok da mutlu bir evliliğe sahip olmayan, iki çocuklu J.B.; bir sanat galerisinden ilk soyut Amerikan ressamlardan biri olarak kabul edilen Arthur Dove resimlerini çalar ancak işler hiç de istediği gibi gitmez. “Kelly Reichardt’ın imzasını taşıyan bir soygun filmi” fikri bile Amerikan bağımsız sinemasını yakından takip edenler için başlı başına cezbedici.


26- Runowâru / Renoir
(Yön: Chie Hayakawa)

1987 Tokyo’sunda 11 yaşındaki Fuki, hastalığıyla mücadele eden babası ve sürekli meşgul annesinin gölgesinde ergenliğe adım atar. Renoir sıradan hayatın kırılganlıklarını güçlü bir sinemasal dile dönüştürüyor, hem duygusal yoğunluğu hem de özgün bakışıyla öne çıkıyor.


25- Fiume o morte!
(Yön: Igor Bezinović)

“Fiume veya ölüm!” sloganıyla tarihe kazınan, şair, asker ve faşist otoritesiyle tanınan Gabriele D’Annunzio liderliğinde 1919’da yaşanan Fiume (bugünkü Rijeka) işgali üzerine… Geçmişi bugünün gözüyle sorgulayan deneysel bir anlatımla kimlik, mücadele, milliyet ve iktidar temalarını işleyen belgesel; toplumlara dair dinamikler üzerine düşündürüyor.


24- Bring Her Back
(Yön: Danny ve Michael Philippou)

Çocuk terapisti ve çarpıtılmış yaklaşıma sahip bir koruyucu anne olan Laura, aniden yetim kalan Andy ve Piper’ın yas süreçlerine, giderek bozulan bir gerçeklik algısı ve iç çatışmalarla dâhil olur. Hassas anlatısı ve Sally Hawkins’in güçlü performansıyla, korku türünün iyi kotarılmış bir örneği olmayı ve izleyicisini ahlakî çıkmazlara sürüklemeyi beceriyor.


23- Eddington
(Yön: Ari Aster)

New Mexico’daki küçük bir kasabada şerif ile belediye başkanının pandemi günlerinde patlak veren çatışması, yerel bir mücadeleden toplumsal paranoya ve medya çağının travmalarına uzanan keskin bir kara komedi‑dramaya dönüşüyor. Ari Aster, western türünü hicivle yeniden biçimlendirirken çağımızın ruhunu dehşet ve mizahla iç içe işliyor.


22- The Alabama Solution
(Yön: Andrew Jarecki, Charlotte Kaufman)

Yılın gözden kaçırılmaması gereken belgesellerinden olan yapım, ABD’nin en ölümcül hapishane sistemlerinden birindeki örtbası, çaresizlikten türeyen bir tanıklık diliyle ifşa ediyor. Duygusal manipülasyondan bilinçli biçimde uzak durup, izleyiciyi ceza adaleti ve toplumsal sorumluluk kavramları üzerine düşünmeye davet edişiyle hanesine artı puanları topluyor.


21- Nouvelle Vague
(Yön: Richard Linklater)

Fransız Yeni Dalgası’nın göz bebeklerinden, Jean-Luc Godard filmi À bout de souffle / Breathless’ın fikir ve yapım sürecinin izini sürüyoruz. Linklater, öznesine beslediği hayranlığı saklamazken, bu radikal ruhu yeniden üretmeye soyunmuyor; mesafeli bir anlatı alanı açıyor. Böylece filme dev bir beklentinin yükünü taşımamayı da mümkün kılıyor.


20- The History of Sound
(Yön: Oliver Hermanus)

Konservatuarda tanışan iki müzisyen Lionel ile David’in, I. Dünya Savaşı’nın gölgesindeki aşkları ve birlikte çıktıkları kayıt yolculuğu… Beyazperdenin çeşitli duyulara odaklanan filmleri arasında eşine az rastladığımız işitme duyusu üzerinden sesin hatıraları meselesini eşeleyen yapım, en çok da bu yönüyle ilgiyi hak ediyor.


19- Dry Leaf
(Yön: Alexandre Koberidze)

Gürcistan’ın kırsallarında kaybolan Lisa’yı bulmak için babası Irakli ve arkadaşı Levani, tuhaf bir arayışa sürüklenir. Koberidze, görünmezlik, bellek ve kaybetme hissini ultra‑düşük çözünürlük estetiğiyle harmanlayarak; gündelik patikalardan iz bırakan, şiirsel bir yolculuk çıkarıyor.


18- Frankenstein
(Yön: Guillermo del Toro)

Guillermo del Toro, klasik metnin romantik damarını bilinçli biçimde törpüleyerek doktorun yarattığı canavarın ödipal gerilimini merkeze alan, karanlık bir yorum sunuyor. Yönetmenin alışık olduğumuz teknik işçiliği kadar türün kodlarına hâkimiyeti ve tutarlı dünyasıyla beklentileri karşılayan bir uyarlama.


17- Train Dreams
(Yön: Clint Bentley)

60 yıllık ömrünü Pasifik Kuzeybatısı’nda geçiren oduncu ve demiryolu işçisi Robert Grainier’in bakışından ABD’nin yavaş ve sessiz dönüşümü odakta. Şiirsel ve meditatif yapısıyla Terrence Malick sinemasını çağrıştırırken; anlatısını, duygusal yoğunluk ile mesafeli bir gözlem arasında, bilinçli bir dengede kuruyor.


16- Remake
(Yön: Ross McElwee)

Oğlunun ani ölümü gölgesinde kendi sinemasal hayatını yeniden düşleyen McElwee; arşivindeki ev görüntülerini, filmi Sherman’s March’ı yeniden kurgulama çabasıyla birleştiriyor. Kaybın, hafızanın ve kameranın aile bağlarını şekillendirmesi zekice ve içe dönük bir dille keşfediliyor. Geride hem melankolik hem de keskin bir farkındalık kalıyor.


15- Ástin sem eftir er / The Love That Remains
(Yön: Hlynur Pálmason)

Ayrılmış bir çift, çocukları ve mevsimlerin sessiz değişimi eşliğinde ilişkilerinin artık nasıl “var olmaya devam ettiğini” keşfeder. Pálmason, gündelik ayrıntıları sürreal bir ritimle örerek aşkın artıklarını ve zamanın kırılganlığını şiirsel bir dilde sergiliyor; film sona erdiğinde izleyicide hem huzursuzluk hem de kalıcı bir büyülenme bırakıyor.


14- Weapons
(Yön: Zach Cregger)

Bir çocuk hariç tüm sınıfın bir gecede esrarengiz biçimde ortadan kayboluşu, Weapons’ın merkezine ağır bir ahlaki ve duygusal boşluk yerleştiriyor. Gizemi çözmeye kararlı öğretmen Justine Gandy’nin ebeveynlerin suçlamalarına karşı direnişi, filmi bir “Ne oldu?” hikâyesinden çok; suç, sorumluluk ve kolektif panik üzerine huzursuz edici, bir gözlem alanına taşıyor. Sonuç: Rahatsız edici kadar etkileyici, dört başı mamur bir seyir tecrübesi.


13- O Agente Secreto / The Secret Agent
(Yön: Kleber Mendonça Filho)

1977 Brezilya’sında askeri diktatörlük gölgesinde Recife’ye dönen eski akademisyen Marcelo, oğluyla yeniden buluşma umuduyla girdiği kaotik sokaklarda hem devletin hem de toplumsal paranoyanın baskılarıyla yüzleşir. Kleber Mendonça Filho, neo‑noir estetiği ve kara mizahı arkasına alıp bireysel travma ile politik gerilimi ustalıkla örüyor.


12- Put Your Soul on Your Hand and Walk
(Yön: Sepideh Farsi)

16 Nisan 2025’te İsrail’in saldırısı sırasında ailesiyle birlikte hayatını kaybeden Filistinli foto muhabir Fatima Hassouna ve Gazze’ye seyahat edemeyen yönetmen Sepideh Farsi arasında yaklaşık bir yıl süren video görüşmeler aracılığıyla Gazze’deki gündelik yaşam, korku ve direniş… Belgesel, kaderine terk edilmiş bir coğrafyanın sesini ve varlığını ne denli görünür kılabileceğini gösteren güçlü bir mücadelenin özeti.


11- Stille Freundin / Silent Friend
(Yön: Ildikó Enyedi)

Bir asrı aşkın süredir üç farklı insanın yaşamındaki dönüşümü sessizce izleyen, görkemli bir ağaç… Ildikó Enyedi’nin, kâğıt üzerinde çok büyük bir anlatıyı, olabilecek en mütevazı ve en özenli şekilde karşımıza getiren incelikli filmi; şiirsel dili ve muazzam görselliğiyle izleyicisini iki buçuk saatlik sinemasal bir büyüye davet ediyor.


10- Drømmer / Dreams
(Yön: Dag Johan Haugerud)

Norveçli sinemacı Dag Johan Haugerud’un arzu, kimlik, insan ilişkileri ve sosyal normların karmaşıklığı üzerine eğilen üçlemesinin son halkası. Dramatik çatışmadan bilinçli biçimde uzak durarak gündelik konuşmalar, tereddütler ve küçük kırılmalar üzerinden etik, yakınlık ve aidiyet kavramlarını incelikli bir gözlem sinemasına dönüştürüyor.


9- Sorry, Baby
(Yön: Eva Victor)

Genç akademisyen Agnes’in geçmişindeki derin yaralarla başa çıkma, kabullenme ve iyileşme sürecini kronolojik olmayan dört bölümde izliyoruz. Film, gündelik hayatın akışı içinde travmanın görünmez ağırlığıyla yaşamayı gözlemlerken; Agnes’in mizaha yaslanan dili sayesinde yarayı hafifletmekten ziyade onunla birlikte var olmanın imkânlarını araştıran, güçlü bir seyir deneyimi sunuyor.


8- In die Sonne schauen / Sound of Falling
(Yön: Mascha Schilinski)

Almanya’daki ücra bir çiftlikte, dört genç kızın yaşadığı dönemler ve trajediler kusursuzca birbirine karışıyor; görünmez bir iple bağlanıyor. Hissedilen dürtüler, kimse bakmazken akıldan geçenler ve dillendirilmeyen yaşanmışlıklar; algı, hafıza ve hayal gücüyle yoğurulup filtresiz bir biçimde aktarılıyor.


7- Eojjeolsuga eobsda / No Other Choice
(Yön: Park Chan-wook)

Güney Kore’de, kapitalizmin kalın bağırsaklarındayız. Odağımızda steril ofisler, kirli vicdanlar, bitmeyen mortgage’lar, diş beyazlatma reklamları ve içi boşaltılmış “aile saadeti” katalogları var. İntikamın aritmetiği kara mizahla buluşuyor, kâr marjı kadar dar bir ahlak zemini üzerinde yürütüyor. Park Chan-wook sinemasının en olgun ve en sivri işlerinden.


6- Yek tasadof-e sadeh / It Was Just An Accident
(Yön: Jafar Panahi)

İranlı auteur Jafar Panahi’nin ustalığını bir kez daha gösterip, mevcut otoriter rejimle hesaplaşan bıçak sırtı intikam öyküsü. Etik ikilemler ve şiddetin yarattığı travmayı sorgulayan Altın Palmiye ödüllü film, muzip bir trajikomediyle hem politik ağırlığını dengeliyor hem de ülkenin toplumsal hafızasına keskin bir ayna tutuyor.


5- Marty Supreme
(Yön: Josh Safdie)

Ukala, kurnaz ve iddialı profesyonel masa tenisçisi Marty Mauser’in hikâyesiyle; Safdie kardeşlere özgü stres, koşturma, ne-ettim-ne-buldum anksiyetesi, bitmek bilmez krizler ve absürt gelişmeler yeni bir pakette… Oyuncu kadrosu, akıp götüren temposu ve alışık olduğumuzdan çok daha sert ve sivri mizahıyla yılın sadece en iyilerinden değil; ileride geriye dönüp baktığımızda yılı tanımlayacak yapımlardan.


4- Sirāt
(Yön: Óliver Laxe)

Arafı refere ettiği aşikâr uçsuz bucaksız Fas çöllerinde, kabin hoparlörlerin arşa yükseldiği bir rave’e konuğuz. Adını, üzerinden geçebilmek için ahlakî imtihanlar verilmesi gerektiğine inanılan Sırat Köprüsü’nden alıyor film. Ahlâk, beden ve kolektif trans hâlini iç içe geçirerek izleme deneyimini sürekli tehdit eden, öngörülemez bir kıyamet tahayyülü.


3- Affeksjonsverdi / Sentimental Value
(Yön: Joachim Trier)

Yıllarını, aralarındaki bağı cılız bir pamuk ipliğine çevirip derinden yaraladığı çocuklarının uzağında geçiren egosantrik yönetmen (ve pek umursamadığı sıfatıyla “baba”) Gustav Borg’un kendisine yabancılaşmış kızları Nora ve Agnès’le tekrardan ilişki kurma çabası. Hem karakterleri hem anlatıda yakaladığı derinlikle, Joachim Trier sinemasında yeni bir zirve.


2- Sinners
(Yön: Ryan Coogler)

1930’ların Mississippi’sinde, Siyah ikiz kardeşler Smoke ve Stack’in juke joint hayalleriyle karanlık bir kabusu aynı ritimde çalan türler arası gerilim. Korku motiflerini ırk, kültürel miras, toplumsal gerilim bağlamında işleyen ve müzik üzerinden kimlik, tarih ile kolektif hafızayı masaya yatıran film; özellikle orta bloktaki harika sekansla Coogler’in özgün vizyonunu ortaya koyarken, şimdiden sinema tarihine adını da yazdırıyor.


1- One Battle After Another
(Yön: Paul Thomas Anderson)

There Will Be Blood, Punch Drunk Love, The Master gibi filmleriyle nefes kesen bir filmografi inşa eden Paul Thomas Anderson’ın, kopardığı gümbürtüden önce şimşekleri varan, uzun zamandır yolu gözlenen kara komedi gerilimi; yılın hakkında en çok konuşulan filmiydi muhtemelen. Thomas Pynchon’un Inherent Vice’ını 2014’te beyazperdeye uyarlayan yönetmen, bu kez de tutkunu olduğu postmodern kurgu yazarının Vineland romanından esinlenmiş. One Battle After Another; eski düşmanları Albay Lockjaw’un, kızları Willa’nın peşine düşmesi merceğinden, iki eski devrimci Bob – Perfidia ikilisinin aldıkları kararların uzun vadedeki sonuçlarını masaya yatırıyor. İdeolojik anlamda keskin tespitlerle dolu anlatının dert edindiği meselelerin temelinde beyaz üstünlükçü otorite, polis devleti, direniş, hafıza, geçmişle yüzleşme ve ebeveynlik gibi temalar var. One Battle After Another her ne kadar aksiyon, politik alegori veya aile dramı gibi etiketlerle ilişkilendirilse de Anderson’ın asıl yaptığı, ilgili her türün sınırlarını silikleştirip, onların arasındaki insanî boşluklarda bir duygu haritası çizmek; bir bakıma, sinemanın atardamarını elle tutulabilir hâle getirmek.


Değerlendirme: Asya Yigit, Aylin Güngör, Berk Çakmakçı, Beyza Yıldırım, Biçem Kaya, Burcu Teker, Cem Kayıran, Deniz Bankal, Ekin Sanaç, Elif Öz, Elif Yılmaz, Engin Ertan, Esin Çalışkan, Ezgi Oğraş, Güray Özçelik, Harun Kubat, J. Hakan Dedeoğlu, Kiraz Mısırlıoğlu, Korcan Derinsu, Melikşah Altuntaş, Meltem Demiraran, Merdan Çaba Geçer, Olcay Özer, Sadi Güran, Şevval Öztemur, Tuana Özcan, Tuğçe Hitay, Utkan Çınar, Yağmur Ruken Kahraman, Yiğit Atılgan, Zelal Buldan, Zeynep Naz Günsal