28 Years Later: The Bone Temple, hah şöyle 

Yazı: Utkan Çınar

Post-apokaliptik korku janrının kült franchise’ına geçtiğimiz yaz eklenen yeni halka 28 Years Later’ın hikâyesini kaldığı yerden devam ettiren Nia DaCosta filmi The Bone Temple, 16 Ocak’ta vizyon macerasına başladı. Kadroda Ralph Fiennes, Jack O’Connell, Alfie Williams, Erin Kellyman ve Chi Lewis-Parry var.


Zaman dilimi ve mekân

28 Gün Sonra’nın 28 Yıl Sonrasının hemen sonrası.

Konu nedir?

28 Years Later’da bıraktığımız yerden devam ediyoruz. Jimmy Crystal ve ekibiyle yakından tanışıyor, Spike’ın akıbetini öğreniyoruz. 

İzlemeden önce bilmemiz gerekenler

36 yaşındaki yönetmen Nia DaCosta ilk kez kendi yazmadığı bir işe imza atıyor. Daha önce Candyman ve The Marvels gibi doğaüstü ve süper kahraman türlerinde işlerinden bildiğimiz sinemacı, Danny Boyle’dan görevi devralıyor. Senaryoda ise gene Alex Garland’ın imzası var. 

İlk intiba?

Öncelikle yaklaşık 28 hafta önce, geçen yılın haziranında yayımlanan önceki film 28 Years Later’ın eleştirisi için sizi buraya alalım. O yazıda tür ve franchise’la ilgili fikirlerimi belirtirken çok coşkulu olmadığımı biliyorum. Elle tutulacak yanları olmasına rağmen o yazıyı “Bir sonraki film şimdiden daha ilgi çekici gözüküyor. Bu filme gerçekten gerek var mıydı acaba?” diye bitirmiştim. Bunu da biraz o gözle izledim. Başta bir – iki gereksiz jump-scare ve sırt çantalı klişe post apokaliptik avcı tiplemesi ânından sonra farklı bir şeye evrilen bu yeni filmin o cümlemi haklı çıkardığını düşünüyorum. 

En çok neyi sevdin?

Aslen çok da ilgim olan bir oyuncu olmamasına rağmen Ralph Fiennes’in ilk filme göre süresi oldukça artmış karakteri, onun kariyerinde akılda kalacak işlerinden biri olacak gibi. Alfa zombi Samson ile olan ilişkisi âdeta klasik bir tiyatro oyunu kıvamındaydı. Diyalogları, fiziksel oyunculukları, dansları hem uyumlu hem de yerli yerinde. “Ian’la Samson, bizimkisi bir aşk hikâyesi” olarak baktığımızda film franchise’ın önceki işlere göre çok daha tadını buluyor. İlk film ne kadar zombi türünün başat yapımı olduysa da ardından gelenler ve ilk filmden esinlenen diğer işlerin gölgesinde kalmıştı. The Bone Temple tekrardan kendi başına bir yol çizebiliyor kanımca. Ayrıca beğendiğim bir oyuncu olan ama nedense beklenen patlamayı yapamayan Jack O’Connell ve genç isim Erin Kellyman’ın performansları da seyrettiriyor kendilerini. Samson’ı canlandıran Chi Lewis-Parry de çok iyi. İlk filmde Boyle’un iPhone kullanması ve onun bu franchise’a özgü çarpık ama keskin kadrajlarından sonra DaCosta kamerasını daha ferah bir şekilde, mekândan çok oyuncuların yararına kullanıyor. Bu da performansların yararına bir durum. Müzikler de usta besteci Hildur Guðnadóttir’in elinde güvende. Fiennes’in plak zevki ve Duran Duran keyfi iyi gelse de Radiohead yine Boyle dayatmalı bir klişe gibi geldi. 

En az neyi sevdin?

İlk filmin baş kahramanı Spike’la derdim olduğunu yazmıştım. Bu filmde de o karakterin olay örgüsünün tutunduğu bir dal olmaktan öteye gidemediğini düşünüyorum. Aslında kısaca film ve senaryosu, belki riske de girerek, çok daha özgün, daha gerçeküstü, daha derdini açıklamak zorunda hissetmeyen yerlere gidebilirdi. Tabii yapımcılar da bundan memnun olmazdı. Ve sonundan anladığımıza göre daha devamı da; ilk filmden tanıdığımız, şu an dünyanın en ünlü oyuncularından biri olan bir isimle gelecek. Buna da taş koyamazlardı. Ama bir yandan bu filmin, franchise’dan ayrı tek başına bir iş olarak tasarlanabilse tarihin en özgün ve başarılı blockbuster zombi işlerinden biri olabileceğine inanıyorum. Önceki filmler ve devam zorunluluğu bazı fırsatların kaçmasına neden olmuş. 

En çok hangi sahneye yükseldin?

Fiennes’in Iron Maiden güdümlü “şeytani” modern dansı tüm serinin en etkileyici ve keyifli sekansı desek kimse karşı çıkmaz sanırım. 

Modunu nasıl etkiledi?

Ah o jump-scare’ler. O kadar kızıyorum ki. Af buyrun sinemanın en ahlaksız anları. Sonuyla da devamını merak ettirdiğini söylemeliyim. 

Karakterlere dair neler söyleyebilirsin? 

Spike ile olan derdimi söyledim. Sürekli korkmuş ve mağdur hâli o kadar tekdüze ki. Seyircinin özdeşleşmesi istenen bir “normal” aranıyorsa filmde bunu Jimmy Ink veya Ian Kelson da yapabilirdi. Spike maalesef ilk filmden kalma, gereksiz bir öğe. Jack O’Connell’ın Jimmy Crystal’ı ise çocuk yaşta zombi başkaldırışıyla yüzleşmek zorunda kalan, sonrasında dini altyapılı bir psikopata dönüşen ve yönettiği çocuk çetesiyle ayakta durmaya çalışan bir karakter olarak filmi taşıyor. Görünüşü İngiltere popüler kültürünün zamanında en çok sevilen ama ortaya çıkan skandallarla bir şeytan olduğu anlaşılan figürü Jimmy Savile’den ilhamını almış karakter, Savile gibi bilinçli bir “şeytan” değil. Bir mağdur belki de. Ama bundan çok da emin olamıyorsunuz bazen. Oldukça akıllı bir psikopat. Bu dengesizlik O’Connell’ın performansını zorlasa da oyuncu elinden geleni yaparak içini dolduruyor. Hatta ben onu daha çok Happy Mondays’ten Shaun Ryder’a benzettim! Keşke gelecekte de daha çok vakit geçirebilseydik onunla. Psikopat bir fareli köyün kavalcısı illüzyonu çalışıyor. 

Filmin tek flashback ânı alfa zombi Samson için yapılmış. Ama Ian Kelson için de Jimmy Crystal için de yapılabilirmiş bu. Britanya yaylalarındaki tek düzeliği bu flashbackler bozabilir ve filme daha çok dinamizm katabilirmiş gibi. Hem de o karakterlerin evrimine de bir bakış atmış olurduk. O vakti de Jimmy’lerin işkence sekanslarından çalabilirdik. Çok da gerekli olmayan bir vahşet sekanslarından.  

Bunu seven şunları da sever 

Öncelikle üstte bahsini geçirdiğim Jimmy Savile üzerine 2022 tarihli Netflix belgeseli Jimmy Savile: A British Horror Story’yi, mideniz kaldırırsa, önereyim. Ayrıca Ben Wheatley’nin ilk dönem işleri Kill List ve harika Sightseers’in de bahsini geçirmek isterim. Hayır zombi filmleri değiller ama 28 Years Later’ı izlerken acaba Wheatley bir tane yönetse nasıl olurmuş diye düşünmedim değil. 

Yazara / yönetmene bir soru soracak olsan ne olurdu?

Tekrar aynı şeyi yapımcılara sorayım. Bu varken önceki filme gerek var mıydı?