3 soruda Deniz Doğruyol ve Bir Kere Oldum, Bin Kere Doğdum sergisi
25 Ocak 2026 gününe dek Baruthane’de ziyarete açık olan Deniz Doğruyol’un Bir Kere Oldum, Bin Kere Doğdum sergisi, sanatçının yeni bedenlere dönüştürdüğü etkileyici figürler eşliğinde ziyaretçileri hissetmeye, yazmaya ve hatırlamaya çağırıyor. Doğruyol’un papier-mâché (kâğıt hamuru) tekniğiyle ürettiği heykellerden oluşan sergide anlatılan hikâyeler; kayıp, dönüşüm ve yeniden doğuş temalarıyla kişisel bir ritüel alanı yaratıyor. Sergide, sanatçının el yazısıyla duvarlara yazılmış kısa cümleler ve izleyiciyi sürece dâhil eden kâğıttan tuzluklar ve dilek ağacı gibi yerleştirmeler de bulunmakta.
Deniz Doğruyol, Bir Kere Oldum, Bin Kere Doğdum sergisi ve çalışmalarının ardındakilere dair sorularımızı yanıtladı.

Papier-mâché tekniği, malzemenin dönüşüm potansiyeliyle nasıl bir bağ kurduğunu gösteriyor. Bu tercihin senin için kişisel ya da kavramsal anlamı nedir?
Kâğıt hamuru benim için sadece bir malzeme değil; bir varoluş biçimi. Kâğıdın suyla buluşup çözülmesi, sonra yeniden biçim alması, insana dair en saf döngüyü hatırlatıyor: Dağılmak, teslim olmak ve yeniden başka formlarla var olmak.
Kırılgan gibi görünen kâğıt, sabırla katmanlandığında dayanıklı bir bedene dönüşüyor tıpkı insanın kendi yaralarından güç doğurması gibi. Bu yüzden papier-mâché benim için bir tür içsel simya; Hem maddenin hem de ruhun dönüşümünü somutlaştırıyor.
Bir Kere Oldum, Bin Kere Doğdum da tam olarak bu düşünceden doğdu. Sergide yer alan işler ve yerleştirmeler hem insanın hem mekânın yeniden doğuşuna dair bir iz taşıyor.
Serginin gerçekleştiği İBB Kültür ve İBB Miras’ın bize kazandırdığı değerlerden biri olan Baruthane, bu fikrin çok güçlü bir destekleyicisi âdeta bir simya laboratuvarı gibi; geçmişte savaşın hammaddesini üreten, defalarca yanıp yıkılıp yeniden kurulan bir yapı.
Bugün ise sevgi, barış ve dönüşüm temasına çok kapsayıcı bir yerden ev sahipliği yapıyor . Yani malzeme, fikir ve mekân bu sergide aynı döngünün içinde birleşiyor. Bu yüzden papier-mâché benim için bir tür içsel simya; hem maddenin hem de ruhun dönüşümünü somutlaştırıyor, insanın kendi küllerinden yeniden doğma hâlini görünür kılıyor.
İşlerinde dokunmayı sevdiğin duygular, fikirler ya da araştırıp derinleştirmeyi arzu ettiğin bazı sorular neler?
Benim için sanat, insanın kendini anlamaya çalıştığı en eski dil. Bugün benim için hayatı anlamlandırırken bir dışavurum hâli.
İşlerimde hep varoluşun anlamına, insanın içindeki ışıkla gölge arasındaki dengeye, gücün ve kırılganlığın nasıl iç içe geçtiğine odaklanıyorum. Jung’un arketiplerinde olduğu gibi her insanın içinde hem yıkıcı hem yaratıcı bir potansiyel var; ben o potansiyelin yüzeye çıkış ânını araştırıyorum.
Kendimdeki çıkış anları da pratiğimin en büyük ilhamı diyebilirim. Kayıp, kırılma, yeniden doğma, hatırlama, unutma… Bunların her biri bana göre aynı döngünün farklı yüzleri. Sartre’ın dediği gibi “insan kendini var eden bir varlık”; bu yüzden dönüşüm kaçınılmaz. Bir duygunun biçim değiştirdiği o an acının şefkate, korkunun cesarete, yalnızlığın üretkenliğe evrildiği eşik insanın en saf gücünü gösteriyor. Ben de bu duyguyu içime çekerek yaşamın içinden geçen biriyim.
Sanat bu dönüşümün görünür hâli benim için; hem kendime hem izleyiciye şu soruyu sorduruyor: “Gerçek güç, sınırlarını kabullenebildiğinde mi başlar, yoksa onları aşabildiğinde mi?”
Kendini bulduğun, sana çok iyi hissettiren ya da hayatının bir noktasında ziyaret ettiğin ve işlerin için çok ilham verici olmuş mekân neresi? Neden?
Los Angeles’ta yaşadığım yıllarda Joshua Tree’deki Noah Purifoy Outdoor Desert Art Museum benim için unutulmaz bir deneyim oldu. Çölün ortasında, tamamen atıklardan inşa edilmiş bu açık hava müzesi, hem doğanın döngüsüne hem de insanın yaratım gücüne dair çok derin bir hatırlatma gibiydi. Purifoy, Watts İsyanları sonrasında sanatın toplumsal bir sorumluluk taşıması gerektiğine inanmış; kullanılmayan, unutulmuş materyalleri dönüştürerek hem bireysel hem kolektif bir şifa alanı yaratmıştı.
Bu mekânın felsefesi bana, sanatın yalnızca biçim değil; vicdan da taşıyabileceğini gösterdi. Çölün sessizliğinde, güneşle kavrulmuş metal parçaları ve zamanla aşınan objeler arasında yürürken maddenin ölmediğini; sadece anlam değiştirdiğini hissetmek çok büyüleyici bir deneyimdi.
Bu, benim için aynı zamanda çok tanıdık bir his çünkü kendi pratiğimde de bu var.
Purifoy’nun işleri bana insanın hem doğayla hem kendi varoluşuyla ilişkisini hatırlattı: yaratmak, onarmak, dönüştürmek. Onun atıkla kurduğu etik ve estetik diyalog, benim kâğıt hamuru ve buluntu nesneyle kurduğum bağa çok yakın. Her ikisi de şu fikre dayanıyor: Hiçbir şey bütünüyle yok olmaz; yalnızca başka bir forma, başka bir hikâyeye dönüşür.

