50 Albüm: Nisan 2026 best of
Yazı: Berk Çakmakçı, Cem Kayıran, Elif Öz, Şevval Öztemur, Tuana Özcan, Utkan Çınar, Zeynep Naz Günsal
“Ne dinlesek?” diye soranlara, nisan ayından yerli – yabancı karışık 50 albüm.

3 NİSAN: GENTILESKY – Dream
(Slovenly Records)
Sardinya’dan seslenen ve Claudio Zucca (gitar), Simone Mura (davul), Andrea Pilleri (bas/vokal) ve Yaprak Kırdök’ten (vokal) oluşan post-punk dörtlüsü GENTILESKY’ın ikinci albümü. İlk ânından itibaren grubun bir garajda pata küte, bam güm çaldığı izlenimine kapılıyorsunuz. Yer yer 70’lerin no wave akımına selam çakan bir üslup benimseyen grup, hemen her şarkıda bir şekilde ayağınızı yerden kesmeyi başarıyor. Zihinden kolay kolay çıkmayan gitar melodileriyle “Heavenly Body” ve albümün tek Türkçe şarkısı “1000 Kez”e de ayrıca dikkat.

3 NİSAN: Arlo Parks – Ambiguous Desire
(Transgressive Records)
2021’de ilk albümüyle Mercury Ödülü’nü kapıp 2023’teki My Soft Machine’le de büyük ilgi toplayan Parks’ın kariyerinin başından en ayırt edici özelliği söz yazarlığı olmuştu. Üç sene önce şiir koleksiyonu da yayımlayan müzisyen, hislerini ve başına gelenleri anlamını boşaltmadan basitçe aktarabilmek konusunda bir deha. Parks, yeni stüdyo albümü Ambiguous Desire’da da bu şiirselliğini ve ulaşılabilirliğini koruyor. Fakat bu sefer belki sözlerinden önce yarattığı ses manzarasının değişimi, biraz daha inorganik bir yöne çekilmesi göze çarpıyor. Gitarları bir yana bırakan müzisyen, club ve house müziklerine eğilmiş; önceden R&B tavrıyla harmanladığı indie rock melodilerinin yerini bu sefer dans pistlerini dolduracak besteler almış. Bu yeni ses dünyası da müzisyenin varoluşu ve kelime cambazlığı ile çok güzel örtüşüyor.

3 NİSAN: Radwan Ghazi Moumneh & Frédéric D. Oberland – Eternal Life No End – ليلة ظلماء ملعونة، كحياة طالبيها
(Constellation Records)
Jerusalem In My Heart mahlasıyla tanınan Lübnanlı müzisyen Radwan Ghazi Moumneh ile Oiseaux-Tempête üyesi Frédéric D. Oberland’ın yıllara yayılan ortaklığının ilk tam uzunluklu çıktısı. Montréal ve Paris arasında kaydedilen bu yedi parçalık çalışma; buzuki, rababa, saksafon, Buchla synthesizer ve drum machine gibi ayrıksı ses kaynaklarını barındırıyor. Albümün Arapça başlığı, “Karanlık ve lanetli bir şehir; tıpkı onu arayanların hayatı gibi” anlamına geliyor. Nitekim albümün kendisi de Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika’da süren şiddet ve toplumsal travmaya karşı bir tepki olarak şekillenmiş. Birlikte yas tutmanın, birlikte tanıklık etmenin ve birlikte ses üretmenin mümkün olup olmadığını soran bir kayıt. Bu nedenle dinlemesi kadar taşınması da kolay olmayan bir albüm.

3 NİSAN: Billy Fuller – Fragments
(Invada Records)
16 yıldır Beak>’in bel kemiğini oluşturan; bugüne dek Anika’dan Robert Plant’e, Billy Nomates’den Baxter Dury’ye onlarca müzisyenle birlikte çalışan basçı Billy Fuller’ın ilk solo albümü. Üzerine onlarca kat çıkılmış kompozisyonlar sunmak yerine düşünce ve hatırlama süreçlerinin kesitlerini bir araya getiren bir akışa sahip. Yer yer duyulan konuşmaya yakın vokaller, minimal elektronik dokular ve tekrarlayan bas motifleriyle Fragments, Fuller’ı ilk kez tamamen kendi anlatısı üzerinden dinleme fırsatı sunuyor. En güçlü tarafı abartıdan kaçınması. Parçalar kısa, fikirler net ve atmosfer daimi hareket hâlinde.
Billy Fuller ile albümün nasıl şekillendiğine ilişkin röportajımız da burada.

3 NİSAN: Angine de Poitrine – Vol. II
(Bağımsız)
Canlı performans videolarıyla hayatımıza bir göktaşı gibi çakılıveren Québec çıkışlı ikili Angine de Poitrine, meme’lere konu olan hipnotik riffleriyle tüneller kazdığı ikinci albümünü de yayımladı sonunda. Mikrotonal gitar kullanımıyla “Böylesi de mümkün” dedirten parçalar, hakikaten yakanızdan bir kere tuttu mu sizi asla bırakmayacak gibi hissettiriyor. Kostüm ve maskeler olmadığında da aynı etkiyi yakalayabilmesi, eşine pek rastlamadığımız bir durum kesinlikle.

3 NİSAN: Thundercat – Distracted
(Brainfeeder)
Bas virtüözü Thundercat’in altı yıllık dev bir aradan sonra salıverdiği Distracted, müzisyenin prodüktör Greg Kurstin’in yanı sıra Flying Lotus, Kenny Beats, Domi Louna – JD Beck ikilisi ve The Lemon Twigs gibi isimlerin de desteğini içerirken; Tame Impala, ASAP Rocky, Lil Yachty, WILLOW ve Channel Tres’in yanı sıra merhum Mac Miller’ı da ağırlıyor. Kurstin’le ilk iş birliğinde kendi leziz acayipliklerini daha ciddi temalarla dengelediği hafiften işitilen, düşündürürken hem güldüren hem de elbette dans ettiren albüm modern anksiyete, DEHB ve bunlar ışığında dönüşen ilişkileri yatırıyor masaya. Teknolojinin kolektif yaratıcılığımızı çiçek açtırmak yerine olabilecek en müdahaleci ve tekdüzeleştirici şekillerde gelişmesinden duyduğu hayal kırıklığını kendi iç sesini mizahi biçimde dışavuran Thundercat, beyin sinapslarını zevkten dört köşe eden soloları ve sapasağlam groove’lu olanları da daha düşünsel şarkıları da repertuvardan eksik etmemiş.

3 NİSAN: Bon Iver – VOLUMES: ONE (SELECTIONS FROM MUSIC CONCERTS 2019-2023 6 PIECE BAND)
(Jagjaguwar)
Bon Iver’ın canlı kayıtlarına yıllar içinde denk geldiyseniz, büyük keyif olduğunu bilirsiniz. Komplike soundlu şarkılarını albümlerinden oldukça farklı ve hatta çoğu zaman ruhu daha yüksek şekilde icra eden bir grup. Bu nedenle yeni başladığı canlı kayıtlar serisi harika bir haberdi. İlk toplama da elimize ulaştı ve de kesinlikle hakkını veriyor. Justin Vernon ve ekibinin özellikle yaratıcı anlamda 2016’da 22. A Million ile zirvesini yaptıktan sonra yayımladıkları albümlerde o seviyelere çıkamadığını söylemeli. Özellikle geçen seneki Sable, Fable külliyatının en zayıf işi olabilir. Canlı kayıtlar ise grubun zirve döneminden alınmış şarkılara taze bir soluk getiriyor. Yeni albümleri konusunda eskisi kadar heyecanlanamıyoruz belki ama bu seri de son 20 yılın en yaratıcı isimlerinden birinin her şeyini sahnede bıraktığı anlara şahit olmak için birebir. Davulcu Matthew McCaughan’ın harika performanslarına da bir parantez açmalı. Kesinlikle kulak kabartmalı.

3 NİSAN: Wendy Eisenberg – Wendy Eisenberg
(Joyful Noise Recordings)
Wendy Eisenberg’in yeni albümü, müzisyenin bugüne kadarki en kişisel hikâyelerini barındırdığı için kendi adını taşıyor. Farklı türler ve formlar arasında dolaşan üretimleriyle tanınan Eisenberg, bu kez rotayı folk tarafına kırıyor. Kendisi de bu prodüksiyon tercihini, gitarın neler yapabileceğini zorlamaktan çok, son 100 yılı aşkın zamandır enstrümanın konuştuğu o tuhaf ve kendine özgü müzik dilini olduğu gibi kabul etmek olarak tanımlamış. Pedal steel ve sade gitar hatlarının etrafında dolaşan duygusal anlatıda ise son yıllarda yaşadığı kırılmalar, kuir kimliğiyle barışma süreci ve hayata yeni bir başlangıç hissi yapı taşları ögeler.

3 NİSAN: deary – Birding
(Bella Union)
deary, ilk albümü Birding’de biraz sıra dışı bir ilhamla aslında hepimizi ilgilendiren kritik bir olguya değiniyor. Koleksiyonun adıyla müsemma olacak şekilde, grubun solisti Dottie Cockram’ın kuşlara özel bir ilgi duymasıyla albümün tohumları atılmış. Bir süre kuşlarla ilgili tarihten hikâyeler ve kuşlara yazılmış şiirleri didikliyor; kuşların kendi içlerindeki güzelliği gibi insanların gözündeki sembolizmi hakkında da kafa yormaya başlıyor. Âdeta bir rüya soundtrack’i gibi tınlayan albümde ise kuşlar üzerinden aslında insanların çevrelerine verdiği zarar, insanlığın doğa üzerindeki etkisi konuşuluyor. İnsanların kuşlar kadar masum ve zararsız yaratıklar üzerindeki kocaman yıkıcı etkilerine dikkat çekiyor deary.

3 NİSAN: Sunn O))) – sunn O)))
(Sub Pop)
SUNN O))), Doom metal sahnesinde adı geçince önünüzü ilikleme refleksini beraberinde getiren bir grup. Yolculuklarını takip edenler için bu albüme dair bilinmesi gereken ilk şey, grubun yeniden iki kişilik ana forma dönmüş olması. Stephen O’Malley ve Greg Anderson daha önce Attila Csihar, Hildur Guðnadóttir, Steve Moore ya da Scott Walker gibi isimlerle çalışmıştı ama bu kez merkezde yalnızca kendileri var. Nitekim bu değişiklik, O’Malley’nin albüm hakkında yaptığı “yaptığımız şeyin çekirdeği gibi” tanımının altını çiziyor. Önceki albümlerin hacimle ilgilendiğini, burada meselenin yön hissi olduğunu söyleyebiliriz.

3 NİSAN: Conor Moore – Chamber Music
(Hollow Gesture Records)
Enstrümantal akustik gitar albümlerinin zamana karşı büyük bir dayanıklılığı var. 50 seneyi aşkın süredir her dönem yeni isimlerle karşılaşabilirsiniz. “Eskide kalmış” bir sanat olarak gelmez kulağa. 21 yaşındaki Miami çıkışlı Conor Moore da bu akımın heyecan verici genç isimlerinden biri olarak ilk albümüyle karşımızda. Gençliğinin verdiği heyecanla katartik anlar ve melodiler biraz fazla belki. Genel olarak haşin bir çalıma sahip ama başlangıç olarak gayet iyi bir yerde durduğunu söylemeli. Albümde bir cover’ının da olduğu, genelde bu tarz albümlerde ilk akla gelen referans John Fahey’nin etkisi belirgin. Yolculuğa çıkacaklara iyi bir arkadaş olacaktır.

3 NİSAN: Soft Analog – Gecenin Koynunda
(Apartment Disco)
Soft Analog, son yıllarda Türkiye’de yeniden popülerleşen synth-pop hattının dikkat çeken gruplarından. Gecenin Koynunda, ikilinin bu estetiği daha bütünlüklü bir albüm formunda kurduğu bir çalışma. Sıcak synthesizer tonları ve sade ritim yapıları, parçaların iskeletini oluşturuyor. Adından da anlaşılacağı üzere melankoli hep kendini hissettiriyor ama Soft Analog işleri karıştırmadan dansa kaldırmak konusunda ısrarcı.

3 NİSAN: Baalti & Lapgan – Threads
(Azal / FADER Label)
Chicagolu hip hop prodüktörü Lapgan ve Hindistanlı ikili Baalti, hafızayı kulüp kültürüyle iç içe ören bir albüm için güçlerini birleştirdi. Üretim dilleri teknik olarak ayrışsa da albümde bu farklar eritiliyor. Nadhaswaram gibi Güney Hindistan nefesli enstrümanlarının kulüp bağlamına taşınması ya da Bollywood ritmik motiflerinin house yapıları içinde çözülmesi, albümün beat estetiğini Güney Asya diasporası merkezli bir noktaya çekiyor.

3 NİSAN: A Place to Bury Strangers – Rare and Deadly
(Dedstrange)
Pedal ustası frontman Oliver Ackermann’ın APTBS’ın 2015-2025 yılları arasında birikmiş demo, B yüzü ve başka çeşit deneyleri kişisel arşivlerinden toplayıp bir araya getirdiği Rare and Deadly, grubun 20 yılı aşkın süredir sahiplendiği “dünyanın en gürültülü grubu” tanımını hepten pekiştiriyor. Dinleyeninin etrafında inşa ettiği bol fuzz’lı noise-gibi-noise duvarları daha da yükseğe örüyor hem de. Sinir uçlarına zımpara kâğıdıyla girişerek hisleri ve zihinleri aşındırarak dünyanızı bu frekansın cızırtısıyla sarmalamayı bir albümde daha sürdürürken, surf rock ve shoegaze gibi tabirlerin böylesine karanlık mecralarda patlayıcı şekilde parlayabileceğine olan hayretinizi tekrar hatırlatıyor. Albüm mevcut olduğu her formatta bir öncekinden başka bir parça sırası içeriyor ayrıca.

3 NİSAN: Gabriel Kahane and Roomful of Teeth – Elevator Songs
(Arts Music)
Californialı müzisyen Gabriel Kahane gücünü vokal topluluğu Roomful of Teeth ile birleşince ortaya oldukça iddialı bir albüm çıkmasını bekleyebiliriz. Portland’da kaydedilen çalışma, türden bağımsız; her şarkıya farklı vokalistin karakterini kazandırdığı nevi şahsına münhasır bir iş. Olayın içinde Kahane olunca, beraber de çalıştığı Sufjan Stevens’ı referansı verebiliriz ister istemez ama albüm klasik aranjmanların eşlik ettiği bir indie pop işinden çok daha fazlası. Oldukça da teatral.

10 NİSAN: Lime Garden – Maybe Not Tonight
(So Young Records)
İngiliz ekip Lime Garden ikinci stüdyo albümünde, hem oldukları insanlara hem de ses dünyalarına dört elle sarılıyor. Bizi grubun geçmişine, hatalarına, özgüvensizliklerine, dürtülerine bütün gerçekliğiyle ortak ediyor Maybe Not Tonight. Baştan sona bir parti albümü olarak nitelendirebileceğimiz kaydın dans molalarına, başınız dönene kadar kafa sallamalarına, sigaranızın ilk nefesine veya içkinizin ilk yudumuna eşlik edebilecek bir sürü ânı var. 20’leriniz başlarında veya ortalarındaysanız ya da bu zamanlarda nasıl hissettiğinizi hatırlamak istiyorsanız, yeni Lime Garden albümünü es geçmeyin.

10 NİSAN: upsammy & Valentina Magaletti – Seismo
(PAN)
Londra’da yaşayan İtalyan davulcu Valentina Magaletti, kalıp dışı işitsel ifade biçimlerinde ritim inşası ve icrasına dair yeni patikalar yaratmaya durmaksızın devam ediyor. Hollandalı prodüktör upsammy ile bu son ortaklığı, büyük oranda Rotterdam’daki Museum Boijmans van Beuningen’de kaydedilmiş. Bir noktada hangi sesin kimden geldiğini ayırt etmenin iyiden iyiye zorlaştığı, hatta anlamsızlaştığı bir bütünlük hâli söz konusu. Plak şirketinin yaptığı tanım da çok yerinde: “Gerilim ve beklentiyle başlayan, hiperaktif hareketle çözülen bir enerji.”

10 NİSAN: Europa – LAgoon
(Halcyon Veil)
Halcyon Veil etiketli Europa albümü LAgoon, aynı zamanda plak şirketinin kuruluşunun 10.yılına denk gelişiyle 2015’ten beri sinsice kurmakta oldukları “chronically online” karanlık müzik evreninin hem bir özeti hem de 2026 güncellemesi görevi görüyor. Witch house beatlerinin Courtney Love, Kate Bush vokal sample’larıyla ve random YouTube klipleriyle çarpıştığı, EVERYTHING EVERYWHERE ALL AT ONCE-vari gerçekliğimizin narkoz etkisindeki bir yansıması gibi akan albüm hem korkutuyor hem heyecanlandırıyor. Anksiyete seviyelerinin giderek arttığı bir timeline’a yakışan bir soundtrack.

10 NİSAN: Tenille Townes – The Acrobat
(Township Records)
2011’de henüz 17 yaşında yayımladığı ilk albümüyle özellikle vatanı Kanada’da büyük ilgiye mazhar olan Tenille Townes; uzun aralar verse de albümlerine devam ediyor. Bu dördüncü uzunçalarının özelliği tüm enstrümanları çalıp, tüm prodüksiyonu da kendisinin üstlenmesi. Bu başlı başına albüme ayrı bir güç veriyor. İsminizde “Townes” geçiyorsa hâliyle üzerinizde country tarihinin baskısı olacaktır. Müzisyen bunun altından başarıyla kalkıyor ve eli yüzü düzgün bir country albümüyle karşımıza geliyor. Şekilden çok ruhuna yaslanıyor; kişisel ve samimi. Türün sevenlerini rahatlıkla tatmin edecektir.

10 NİSAN: My New Band Believe – My New Band Believe
(Rough Trade Records / GRGDN Müzik)
2023’te dağılan black midi’nin basçısı Cameron Picton, grup sonrası dönemde tek başına yeni türler, formlar ve ifade alanlarıyla uğraşmaya başladı. Bu denemeleri zaman zaman canlı performanslarda paylaşsa da bunların bir gruba dönüşmesi biraz zaman aldı. Şimdi ise My New Band Believe adı altında, aynı isimli bir albümle karşımızda. black midi ne kadar kompleks yapısı ve sert, köşeli vuruculuğuyla “aşırı” bir yerde duruyorsa; My New Band Believe de barok melodileri, ilham aldığı formları sürekli kurcalayan yaklaşımı, soyutlukla gerçeklik arasında gidip gelen sözleri ve zengin enstrümantasyonuyla en az onun kadar “aşırı”. Parçalar usul usul ilerlerken bir anda köşesinden kırılıp bambaşka bir şeye dönüşebiliyor. Sözler ise her an kendi anlamını ters yüz edebilecek, perspektifi değiştirebilen, esnek bir anlama sahip. Tüm bunlar birleştiğinde albüm, dinleyeni sanki bir hayal dünyasının içindeymiş gibi hissettiren; bağlam ve anlamın sınırlarının oynandığı dünyasında bir masal gibi duyulmayı başarabiliyor.

10 NİSAN: Yıldız Parmak – Beni Hatırla!
(Çöplük Günler Records)
İzmirli müzisyen Yiğit Karakoç’un projesi Yıldız Parmak’ın ilk albümü Beni Hatırla!, glitch-folk, ambient ve indie rock arasında gezinen 12 parçadan oluşuyor. Büyük ölçüde enstrümantal ilerleyen bu koleksiyon, DIY bir üretim olmasına rağmen oldukça katmanlı ve zengin bir duyuma sahip; her parça kendi içinde birden fazla fikri yokluyor, açıyor, yön değiştiriyor. Albümle aynı adı taşıyan parçada müziğin içine kamufle bir hâlde, akustik gitara eşlik eden bir vokali biraz duymak mümkün. Beni Hatırla!, ilk albüm olmanın ötesinde, Yıldız Parmak’ın sonraki üretimlerine dair merakı arttıran bir başlangıç.

10 NİSAN: Efe Demiral – İsimsiz Eserler Mezarlığı (Original Motion Picture Soundtrack)
(klik sound)
Geçtiğimiz haftalarda ilk albümü Inside Out’un 10. yılında konuklarıyla yeniden yorumladığı albümle Ne Dinlesek’e konuk olan Efe Demiral, bu sefer bir soundtrack albümüyle karşımızda. Melik Kuru’nun ilk uzun metraj filmi olan İsimsiz Eserler Mezarlığı için yapılan bestelerden oluşan albüm, en geniş ensemble’a sahip parçasıyla açılıyor ve zengin ses paletiyle her durakta çeşitlenen bir üslup benimsiyor. Prömiyerini 45. İstanbul Film Festivali kapsamında yapan İsimsiz Eserler Mezarlığı’nın festival yolculuğu da Los Angeles ve Sofya’da devam edecek.

10 NİSAN: Squarepusher – Kammerkonzert
(Warp Records)
30 yılı aşan kariyerinde Squarepusher her albümde farklı bir yön açsa da belirli bir çekirdek estetikten hiç uzaklaşmadı. Kammerkonzert bu çekirdeğin en berrak hâllerinden biri olarak duyuluyor. Squarepusher’ın müziği çoğu zaman ritmik karmaşıklık üzerinden okunur. Caz ve klasik oda müziği ile temas kuran, birlikte çalma fikrini elektronik ortamda simüle eden bu albüm ise başka bir açıdan yaklaşıyor meseleye. Evet, ritim hâlâ yoğun ama artık belirleyici değil; armoni ve enstrümantasyon öne çıkıyor.

10 NİSAN: Félicia Atkinson & Christina Vantzou – Reflections Vol. 3: Water Poems
(RVNG Intl.)
Albüm ismindeki “su şiirleri” aslında bir yöntem öneriyor. Parçalar lineer ilerlemiyor; yön değiştiriyor, geri çekiliyor, genişliyor. Tıpkı bir gelgit hareketi gibi. Atkinson’ın çoğunlukla fısıtlılarla işittiğimiz metinleri tamamlanmış cümleler kurmak yerine dağılmayı tercih ediyor. Bu da anlamın ve kurgunun sabitlenmesinin önüne geçiyor. Dinleyici bir anlatıyı takip etmek yerine bir akışın içinde kalıyor. Suya kendini usulca bırakmak gibi.

10 NİSAN: Gnod – Chronicles of Gnowt (Vol. 1)
(Rocket Recordings)
Manchester çıkışlı Gnod, 20 yılı aşan kariyerinde drone, krautrock, noise ve psikedelik rock arasında sürekli hareket eden bir dil kurdu. Chronicles of Gnowt (Vol. 1) bu çizginin yeni bir safhası ve aynı zamanda Rocket Recordings etiketiyle yayımlanacak üç albümlük bir serinin ilk bölümü. John “Spud” Murphy ile gerçekleştirilen stüdyo seansları, “grubun en iyi kayıt deneyimlerinden biri” olarak tanımlanmış. “Three Trees” pastoral bir ferahlık barındırırken, “All Tunnel No Light” ağır çekim drone patlamalarıyla ortamı biraz geriyor. Kapanıştaki “Ekstasis” ise kraut etkili tekrarlar ile karşı koyması kolay olmayan bir yoğunluk yaratıyor.

10 NİSAN: Pictish Trail – Life Slime
(Fire Records)
Johnny Lynch, namıdiğer Pictish Trail, altıncı albümünde yine şahsına münhasır bir yaklaşımla, görsellerinde ve sonik dünyasında eşsiz bir estetik yakalıyor. Life Slime bildiğimiz dünyaya tam da ait olmayan, zihninizi kapağındaki pespembe dünyaya taşıyan psikedelik bir iş. Fakat etkileyici bir biçimde yabancı ya da uzak tınlamıyor albüm; parçalar ilerledikçe müzisyenin filtresiz duygularılarıyla bizi ânında içine çeken, bu gerçeklik ve hayal arasındaki dünyada nasıl ilerleyeceğini merak ettiren bir hâle bürünüyor.

17 NİSAN: TOMORA – COME CLOSER
(Fontana Records)
The Chemical Brothers’tan Tom Rowlands ve AURORA’nın birlikteliğinden ortaya çıkan TOMORA, oldukça ürpertici, dinlerken diken üstünde hissettiren COME CLOSER koleksiyonuyla baş döndüren bir his bırakıyor. Bu albümde, sislerle çevrilmiş 12 parçaya ne kadar yakın temas kuracağınız size kalmış. Ancak bizden söylemesi, sahip olduğu bulanık ve yoğun synthlerin soluğu ensenizden hiç ayrılmıyor. İkilinin arasındaki çarpışmalara eklemledikleri dairesel elektronik ve ambient seslerin yarattığı manyetik alan, albüm boyunca işledikleri gerilim, kapanış parçasında yerini dans pistine taşıyor. Zaman, mekân ve aydınlıktan uzak bir dinleme alanı yaratmışlar. Bir de hatırlatma: TOMORA, ilk İstanbul konseri için bu yaz Babylon Soundgarden’a konuk oluyor.

17 NİSAN: Frog – Frog For Sale
(Tapewormies)
2025’e iki uzunçalar bırakan Bateman Kardeşler hız kesmeden yeni bir tanesiyle diskografilerini genişletmeye devam ediyor. New York çıkışlı ikilinin yeni projesinde bulaşıcı bir mutluluk söz konusu. Frog For Sale, ikilinin yüksek enerjili vokalleri, sözlerinin dürüstlüğü ve gündelikliğiyle çok eğlenceli ve yer yer teatral bir akışa ortak ediyor dinleyiciyi. Aynı anda Buddy Holly’nin “Everday”inden The Shins’in Wincing the Night Away’ine kadar bir dolu işi hatırlatan albüm taptaze dokusuna rağmen iç rahatlatan da bir tanıdıklığı var.

17 NİSAN: This Is Lorelei – Box for Buddy, Box for Star (Super Deluxe)
(Double Double Whammy)
2024’te Nate Amos, This Is Lorelei adıyla yayımladığı Box for Buddy, Box for Star ile kısa sürede bir kült favori yarattı; geçen iki yılda etkisi büyüyerek Waxahatchee ve Cameron Winter gibi isimlerin konser setlerine sızan bir albüme dönüştü. Şarkılarının farklı isimler tarafından yeniden yorumlanması Amos için en mutluluk verici şeylerden biriymiş. “Super Deluxe” versiyonu da bu fikirden doğmuş; şarkıların tamamı, arkadaşları ve ailesi tarafından baştan sona yeniden seslendiriliyor. Hayley Williams ve Daniel James ikilisi Power Snatch’in puslu, glitch dokunuşları; SASAMI’nin baladı ya da Momma’nın salaş gitarları, parçaları yepyeni yönlere çekmiş. Jeff Tweedy ile fantasy of a broken heart iş birliği de albümün sürprizlerinden biri.

17 NİSAN: Nine Inch Nails and Boys Noize – Nine Inch Noize
(The Null Corporation)
Challengers filminin müzikleri için yaptıkları ortaklıktan sonra bu yıl Peel It Back turnesinde de güçlerini birleştiren Nine Inch Nails ve Boys Noize, geride kalan iki hafta sonunda çokça konuşulan Coachella performanslarında seslendirdikleri parçaları bir de albüm olarak yayımladı. 35 yıldan fazladır öfkesini aynı frekanstan kusan biri Trent Reznor ve müziğini canlı performans deneyiminde nasıl sunmak istediğine dair net bir vizyonu var. Nine Inch Noize versiyonlarının bir festival ortamında büyük bir çarpılma yaratacağına şüphe yok. Albüm olarak da yüksek sesle, hatta çoook yüksek sesle dinlendiğinde etkisini göstereceği ortada. Başta “Vessel” olmak üzere bazı düzenlemeler gayet iyi çalışsa da “Me, I’m Not”, “Closer” ve “Copy of a” gibi fan favorisi parçaların bu versiyonları, hemen orijinallerini açma isteği uyandırıyor doğrusu.

17 NİSAN: Ben Frost – Palestine 36
(Invada Records)
Ben Frost’un Palestine 36 için yaptığı besteler, son yıllarda sinema ve enstalasyon projelerinde geliştirdiği karanlık senfonik / elektronik hibrit dili sürdürüyor. Yönetmen Annemarie Jacir’in 1936–39 Filistin ayaklanmasını merkeze alan tarihsel anlatısıyla paralel ilerleyen ama ondan bağımsız bir atmosfer inşa eden soundtrack albümü, yaylı blokları ve düşük yoğunluklu elektronik titreşimlerle sürekli bir gerilim hissi kuruyor. Bestelerin icrasında The Qatar Philharmonic Orchestra ile çalışmış; prodüktör koltuğunu Ben Frost ve Matt Howe paylaşıyor.

17 NİSAN: Kathryn Mohr – Carve
(The Flenser)
Geçen seneki çıkış albümü The Waiting Room ile güzel övgüler alan Oaklandlı müzisyen Kathryn Mohr’un ikinci uzunçaları Carve da bu övgülerden eksik kalmayacak gibi görünüyor. Yazımı beş yıl süren albümün kaydını Mojave çölünde bir gitar, ortam kaydedicisi ile kotaran müzisyen; yeni çalışmasında ambient tatlardan, post punk’a, indie rock’tan grunge’a birçok türe kendi deneysel dokunuşunu özgünce yapabiliyor. Vokalleri biraz PJ Harvey’i hatırlatırken, Anna Calvi’yi de akla düşürüyor. Genç kariyerinde şimdiden kendine özgü stilini bulabilmiş, dikkat çekici bir isim. Carve da yılın şu ana kadarki yayınları arasında rahatlıkla eleğin üstünde kalıyor.

17 NİSAN: Teen Suicide – Nude descending staircase headless
(Run For Cover Records)
Teen Suicide’ın müziğini tek bir türe indirgemek güç. Metal sertliğinden lo-fi folk dinginliğine fark ettirmeden kayan bir yapı söz konusu. Yedinci albüm Nude descending staircase headless da bu dağınık zenginliğin içinde geziniyor. Sam Ray ve Kitty arasında gidip gelen vokaller, albümün duygusal gerilimini sürekli ileri geri taşıyor. Baştan sona sıkı bir bütünlükten ziyade dağınık bir ruh hâline eşlik ediyoruz sanki, bazen yorucu ama içinde yakalanacak güzellikler var.

17 NİSAN: Jessie Ware – Superbloom
(Universal)
Britanya listelerinde son altı yıldır istikrarlı olarak başı çeken pop şantözü Ware’in altıncı stüdyo albümü, müzisyenin bu kez gerek görsel gerek işitsel Diana Ross estetiğine eğildiği bir hâlini sunuyor. Yaylıların ön planda tutularak rüzgâr estirdiği, funk etkili sağlam basları olan kimi durakların da eksik olmadığı Superbloom’da Ware ve ekibi elektronik katkılı tınılardan ziyade daha eski usül ihtişamlı disko ezgilere eğilmeyi tercih etmiş. Takip ettiği That! Feels Good (2023) ve hâlâ bir baştan-sona-dans-ettirme efsanesi What’s Your Pleasure? (2020) kadar banger içerikli olmasa bile “I Could Get Used To This”, “Ride” ve “Mr Valentine” gibi parçalar tekrar tekrar dinletiyor.

17 NİSAN: Adrian Younge – Younge
(Linear Labs)
Enstrümantal soul konusunda bir marka hâline gelmiş Adrian Younge’dan tadımlık kompozisyonlar tabiri yeni albümünü özetliyor muhtemelen. Genelde kolektif çalışmalarını, A Tribe Called Quest’ten tanıdığımız Ali Shaheed Muhammad ile olan ortak işlerini duyduğumuz Younge, bu kez daha çok 70’lerden film müzikleriyle hip hop beatleri karışımı bir toplama tadında enstrümental bir işle karşımızda. Direkt teybe yapılmış kayıtlar, çalımlar, melodiler pek keyifli ama hem kısa olmaları uçucu bir his bırakıyor. Yine de Younge ile yeni tanışıyorsanız rahatlıkla önerebiliriz.

17 NİSAN: Lucy Liyou – MR COBRA
(Orange Milk Records)
Metin okuma, radyo tiyatrosu ve drag esintili performans teknikleriyle Kore halk operası, free caz, musique-concrète, 2000’ler popu ve daha nice türü, trans birey olarak yaşadığı geçiş döneminin evhamını, içsel terörünü ve aynı zamanda güzelliklerini ve ödüllendiriciliğini tüm yaratıcılığıyla betimlediği MR COBRA’da coşkun ve yoğun bir yarı-otobiyografi sunuyor Lucy Liyou. Dramatik olduğu kadar komik, tekinsiz olduğu kadar ilginç bir anlatıyı formundan soyutladığı bir biçimle kimliğe, endişeye, dişil öfkeye, söylediğine göre her şeyin ötesinde utanca konuşan Liyou, lisedeyken âşık olduğu bir istismarcının psikesinde yarattıklarından arda kalanları bu teatral işte tüm kapsamıyla masaya yatırarak travmanın tavşan deliğinde karmaşık bir yolculuğa çıkarıyor.

17 NİSAN: Los Pulpitos – Tentacletek
(Crammed Discs)
Los Pulpitos’un ilk uzunçaları, küresel kulüp müziğinin son on yılda geliştirdiği melez ritmik dili oldukça yoğun bir düzlemde bir araya getiriyor. Cumbia, dancehall ve dub referanslarının öne çıktığı Tentacletek’in temelini Felipe Salmon’un Latin Amerika kökenli ritmik hafızası ile Dirk Leyers’in Avrupa elektronik sahnesinden gelen minimal yaklaşımı oluşturuyor. “LabLab” derin bas hattıyla daha ağır bir atmosfer kurarken, “Squidler” daha akışkan bir his yaratıyor; “Sirens” ise broken-beat karakteriyle dikkat çeken bir parça.

17 NİSAN: Eaves Wilder – Little Miss Sunshine
(Secretly Canadian)
Her şarkı bir itiraf biçimidir desek yanlış olmaz. Nitekim Eves Wilder’ın ilk albümü Little Miss Sunshine bunu destekler nitelikte. Modern dünyanın, eşitsizlikler sisteminin bir itirafı gibi olan, ayrıca yeni bir kendiliğin kutlamasını yapan Wilder; kirli gitarlar, yer yer patlayan yer yer sakinleşen vokal, içinde yankılandıkları shoegaze atmosferiyle düzene dair gerçekleri kadın olma deneyimiyle birleştirerek özgürleştirici ve toplumsal bir koleksiyon yaratmış. Sizi yutan kaygı anları, ışıltılarla buluşturmak için bu koleksiyonu dinleyebilirsiniz.

24 NİSAN: Failure – Location Lost
(Arduous Records)
90’ların alternatif rock sahnesinde özellikle Fantastic Planet albümüyle geniş bir dinleyici kitlesine ulaşan Failure, yeniden birleşme sonrası kaydettiği dördüncü, toplamda yedinci stüdyo albümü Location Lost ile aramızda. Albüm, grupla özdeşleşen gitar-merkezli ses dünyasını daha sakin ama yoğun bir atmosfere taşıyor. Vokalist Ken Andrews’un yaşadığı sakatlık sonrası geçirdiği ağır ameliyat ve tedavi sürecinin ardından şekillenen kayıt, tematik olarak kırılganlık ve yön arayışı gibi başlıklara yaklaşıyor. İkinci parça “The Rising Skyline”da büyük bir Failure fanı olduğu bilinen Hayley Williams mikrofon başında.

24 NİSAN: Miss Grit – Under My Umbrella
(Mute Records)
Miss Grit veya Margaret Sohn’un derin sular üzerinden alçak uçtuğu ve her duyunuza elektronik patlamalarla dokunarak, bir çeşit trans hâlini çağırdığı Under My Umbrella, iç içe dolanmış düşüncelerin zemininde yatan kırgınlıkları, kaygıları ve gerilimleri işitsel bir yüzleşmeye ve arınmaya dönüştürmüş. “Buradan başla, sonra korkunu anlamaya başla” diyerek “Tourist Mind” ile açılışını yapan albüm, isminin vadettiği gibi zihnin derinliklerine dalarak başlattığı yolculuğu, kapanış parçası “Waste Me” ile “Gerçekten yavaş ilerleyen bir kitabım ben ve pek çok şey söylenmeden kalıyor. Çoğu şey içimden geçip gidiyor. Bu yüzden neredeyse yok gibiyim.” sözleriyle sonlandırarak, duyguların, kabullenmenin cesur ve filtresiz bir anlatıcılığını yapıyor.

24 NİSAN: Deli Bakkal – Artistik Oyun Havaları
(Kazandibi Records)
Afrobeat groove’ları ve kıvrak düzenlemeleri ile kana hızla karışan parçalarıyla tanınan İstanbul merkezli ve hayli kalabalık kolektif Deli Bakkal’ın ilk albümü beş yıllık bir hazırlık süreciyle son hâlini almış. Grubun karşı koyması güç sahne enerjisini yansıttığı sekiz parçadan oluşan Artistik Oyun Havaları, zengin enstrümantasyonuyla olduğu kadar Dağtaş’ın karakteristik vokalleriyle de parlıyor. Baran Göksu’nun mikslerini, Barkın Engin’in de mastering’ini yaptığı albümün albümün kapak görseli de Merve Mehmet’in ellerinden çıkma. Lansman konseri 9 Mayıs’ta Frankhan’da, biletler burada.

24 NİSAN: james K – Friend Remixes
(AD 93)
Bant Mag.’ın 2025: En iyi 100 Yabancı Albüm listesinde üçüncü sıraya yerleştirdiğimiz james K albümü Friend için “Biraz ürkütücü, biraz mistik kokteylinde kendinizi kaybolmuş hissettirse bile kalpler için ferahlatıcı bir albüm.” tanımını yapmıştık. Bu kez albüm bir remiks derlemesiyle gündemimizde. New Yorklu müzisyenin “Çalışmaları benimkine ilham vermiş arkadaşlarımın ve birlikte ürettiğim kişilerin bu şarkıları yeni anlatılara dönüştürerek yeniden yorumlaması benim için çok tatlı bir onur.” sözleriyle paylaştığı albümde Objekt, Arushi Jain ve K Wata gibi isimlerin dokunuşlarıyla farklı çehrelere bürünüyor Friend şarkıları.

24 NİSAN: Friko – Something Worth Waiting For
(xpevted / ATO Records)
Chicago çıkışlı Friko’nun ikinci albümü Something Worth Waiting For; inişli çıkışlı bir iç daralma hissini hem kırılgan taraflarıyla hem de patlamaya hazır bir yerinden yakalıyor. John Congleton’ın prodüktör koltuğunda olduğu albüm, açılışından itibaren gitarları bir gerginliği bastırmaya çalışıyormuş gibi. Niko Kapetan’in neredeyse haykıran vokalleri ise tam tersine içe atılan ne varsa yüzeye çıkarmaya niyetli. Bu gerilim hattı ise albümün ana motoru. Parçalar çoğu zaman sakin başlayıp katman katman büyüyor ama hiçbir zaman tamamen “rahatlatıcı” bir çözüme ulaşmıyor, daha çok bir katarsis hâlinde kalıyor.

24 NİSAN: Carla dal Forno – Confession
(Kallista)
Yeni Carla dal Forno albümünde âdeta Agar Agar albümlerindeki cazibeyi duyuyoruz. “İtiraf” veya “günah çıkarma” anlamına gelen Confession’da anlatıcının yakın bir arkadaşına olan aşkını, bu beklenmedik duyguyla ne yapacağını bilememe hâlini ama bir yandan da ona karşı arzu ve tutkusunu söndürememesini dinliyoruz. Dream pop sularında dolanan kayıtta Avustralyalı müzisyenin önceki işlerine göre sanki özgüveni bas yürüyüşlerine, synth kullanımına kadar sızmış. Aşkından, müziğinden ve istediğini alacağından yüzde 100 emin olduğumuz birini dinliyoruz.

24 NİSAN: Irmin Schmidt – Requiem
(Future Days Music / Mute Records)
Krautrock akımının öncü grubu CAN’in kurucularından biri ve orijinal kadrodan günümüzde hayatta olan tek kişi olan Irmin Schmidt’in yeni albümü iki uzun kompozisyondan oluşuyor. Müzisyenin Güney Fransa’daki evi dolaylarında kaydettiği doğa sesleri ve bu seslere piyano başında verdiği sezgisel karşılıkları temel alan albüm, Schmidt’in uzun zamandır birlikte çalıştığı René Tinner’la yaptığı düzenlemelerle son hâlini almış. Irmin Schmidt’in önümüzdeki ay tam 89. yaşını kutlayacağını da not edelim.

24 NİSAN: Yolanda Wisher & The Afroeaters – nature gurl
(Red Typewriter Studio)
Monk Eats An Afro (2014) kitabıyla da bilinen Yolanda Wisher bir şarkıcı, ödüllü şair ve eğitmen. Aynı zamanda Philadelphia eyaletinin seçilmiş ilk başşairi olan vokalistin şiire ve kültürel topluluk inşasına adadığı 20 yılı aşkın süre içerisinde The Afroeaters ile yayımladığı ilk iş olan Doublehanded Suite’i (2022) takip ediyor nature gurl. Albüm, ismi ve geriye kalan bütün edebi varlığıyla, Yolanda’nın annesine ithaf edilmiş. Doğayı, tüm canlılarını seven ve bunlarca sevilen, zaten kendi ismi de albümün parça listesinde göze çarpan Yvonda, kayda alınmış anılardan kulaklarımıza seslenerek enerjisi en ön sıradan hissedilen bir varlık oluyor. Hayvanların hayatında çocukluğundan beri oynadığı önemli rolleri, birer insan olarak farklı alanlarında büründüğümüz rollerle eşleştiren, bazen de bu cinsleri birer ideal olarak aktaran Wisher ve ekürisinden ılık ve loş bir ormanda kaybolunan, groove’u ise sonlara saklayan ama vakti buna değdiren bir çıkartma.

24 NİSAN: Mode XL – Esenboğa
(Kamp Records)
Türkçe rap sahnesinin köklü gruplarından Mode XL, uzun bir aranın ardından yayımladığı Esenboğa ile karşımızda. Grup bu çalışmayı bir “geri dönüş” olarak değil; üretim hattının doğal devamı olarak kodlamış. Zira albüm de popüler müzik trendlerine yönelmekten kaçınıyor ve ikilinin yıllardır sürdürdüğü karakter odaklı üretim anlayışını güncel bir bağlama taşıyor. “Hâlâ buradayız” değil de “Hiç gitmemiştik ki” diyen bir albüm. VEYasin’in prodüksiyonunu üstlendiği albümün mastering işlemleri de Çağan Tunalı’dan.

24 NİSAN: OOIOO & Lightning Bolt – THE HORIZON SPIRALS / THE HORIZON VIRAL
(Thrill Jockey)
Lightning Bolt ve OOIOO, deneysel rock dünyasının iki ayrıksı ismi, ortak bir split LP için güçlerini birleştirdi. Kayıt hakkında Lightning Bolt davulcu-vokalisti Brian Chippendale, “OOIOO ‘The Horizon Spirals’ ile tonu belirledi ama biz ‘Spiral’ temasına çok takılmadık. Biz daha çok ‘Viral’ız ama ikisi de sizi bir tavşan deliğine atabilir ve biz tavşan deliklerini seviyoruz.” demiş. Osaka – Rhode Island hattında vuku bulan albümün açılışında iki uzun soluklu OOIOO parçası var, geri kalanında Lightning Bolt tozu dumana katıyor.

24 NİSAN: Baba Stiltz, Okay Kaya – Blurb 2
(Recorded Matters)
Norveçli-Amerikalı müzisyen Okay Kaya ile İsveç elektronik müzik sahnesinin heyecan verici ismi Baba Stiltz’in bir araya geldiği 2025 çıkışlı Blurb koleksiyonun takipçisi Blurb 2, simetrik bir beraberlik alanı. Folk tınılarının kenarına bulaşan gitarı, hikâyeci anlatım tarzı, yalın söz yazarlığıyla, tam bir uyum içerisinde temas ediyor dinleyene albüm. Duygu durumu içinse, ne tam anlamıyla ayaklandırıyor ne de duraksatıyor ama yavaşlatıyor diyebiliriz.

24 NİSAN: Tempers – Delusion
(fear of luxury)
10 yılı aşan geçmişe sahip, bizlere New York City’den seslenen Jasmine Golestaneh’in synth pop projesi Tempers’ın dördüncü albümü, dinleyeni bir 20 yıl önceye, synth bazlı dance-punk’ın geçer akçe olduğu dönemlere götürmekte zorlanmıyor. Golestaneh’ın kendi plak şirketinden yayımladığı bu ilk albümü, bu özgürlüğünü de hissettiriyor. Özellikle Yeah Yeah Yeahs sevenler albümü dinlerken yabancılık çekmeyecektir. Yalnız tabii bu nostaljik yaklaşımın günümüzde ne kadar karşılığı olduğu şüpheli. Golestaneh’in de syntesizerlara çok yüklenmesi pek fazla yardımcı olmuyor açıkçası. Şarkılar da coşkusu tamam ama birbirlerinden ayırmakta da zorlanıyorsunuz.