A’dan Z’ye: IT
Yazı: Meltem Demiraran - İllüstrasyon: Sadi Güran
Pennywise’ın orijin hikâyesine tanıklık etmeye hazır mıyız? Kült Stephen King romanının 27 Ekim’de HBO Max’te start alan son uyarlamasında, tüm bu dehşetin nasıl başladığını keşfe çıkmak üzere 1962 yılında, Derry kasabasındayız. Sosyoekonomik çalkantıların doğurduğu kasvet yetmezmiş gibi bir de her 27 yılda bir kasabaya dadanan şeytani varlık kendini yeniden göstermiş. Bir grup çocuk için; korkularıyla mücadele edip kayıp arkadaşlarını bulmaya çabalarken, hâlihazırda karmaşık ve travma dolu hayatlarının belki de en korkutucu dönemiyle tanışma zamanı!
IT: Welcome To Derry’den yayılan heyecanla King’in yarattığı mekân ve karakterleri, nesilden nesile aktarılan travmaları ve bu evrenle özdeşleşen kimi sembol ya da kavramları yeniden anımsamak için bir sözlük hazırladık.

Alt kimlikler
John Wayne Gacy, namıdiğer Pogo the Clown, 70’lerde banliyö rüyasının çürümüş yüzüydü. Gündüzleri çocukların doğum günü partilerinde balon şişiriyor, geceleri ise 30’dan fazla genci avlayıp cesetlerini Chicago’nun kanalizasyonlarına gizliyordu. O yıllardan itibaren palyaço eğlenceden ziyade tedirginliğin simgesi oluverdi. Stephen King hiçbir zaman “Pennywise, Gacy’den doğdu” demedi ama It’teki “kılığa girmiş kötülük” fikri fazlasıyla tanıdık.
Balon
Kırmızı balon, sinema tarihinin en masum nesnesini bir tedirginlik işaretine dönüştürdü. Bir çocuğun elinde görmeye alışık olduğumuz o balon Pennywise’ın ellerinde, masumiyetle tehdidin birbirine karıştığı ânı temsil ediyor. Ne patlıyor ne de uçup gidiyor. Sadece orada. Balonun parlaklığı, Derry’nin üstünü örten karanlığı daha da görünür kılıyor hatta. Hafif, sevimli ve sinsice yaklaşan ölüm kadar da sabırlı. Hem cezbedici bir renkte hem de “kaç artık” diyen bir işaret fişeği.

Casting
İki Pennywise, iki farklı dönem, iki kâbus estetiği: Tim Curry ve Bill Skarsgård. 1990’daki Curry yorumu, sigara dumanı ve plastik peruk arasında seken bir televizyon kâbusuydu. Curry’nin Pennywise’ı, “gel biraz eğlenelim” tonunda konuşup saniyeler içinde tırnaklarını kana batırabiliyordu. 2017’ye gelindiğinde ise Skarsgård, klasiğin üstüne biraz Lovecraft sosu döktü; bir palyaçodan çok kostümlü kozmik bir yaratığı oynuyordu. Gözleri farklı yönlere kayarken, sesi bir saniyede bebeksi bir fısıltıdan tanrısal bir hırıltıya dönüşüyordu. Curry’nin palyaçosu karanlık bir sirkten kaçmıştı; Skarsgård’ınki evrenin derinliklerinden. Biri 90’ları korkuttu, diğeri internet çağını.
Çocukluk
Stephen King, 1989’da WAMC’nin Public Radio Book Show programına verdiği bir röportajda çocukluğun “kendi kurallarıyla işleyen ve kendi kültürüne sahip gizli bir dünya” olduğunu ve “çocuk olmanın ne demek olduğunu, yaşamın tuhaf ve egzotik olan o dönemlerini unuttuğumuzu” söylüyor. Kısacası, King’e göre çocukluk iki şeyin toplamı: Gizli bir dünya ve toz tutmuş bir hafıza. King-verse’de bu ikisi, hem korkunun hem dayanışmanın kaynağına dönüşüyor malumunuz. Çünkü çocuklar dünyayı yetişkinlerden daha “paranormal” görür. Onlar için gerçek, rüya gibi kıvrılır, köşelerden döner, düz gitmez. Derry’nin kanalizasyonlarında dolaşan kötülük de bu yüzden çocuklara görünür, yetişkinlere değil.
Losers’ Club’ın hikâyesi tam da bu perspektiften filizlenİyor: Küçük kasabanın görünmez zorbalıkları, okul koridorlarında yankılanan aşağılamalar, yalnızlıkla büyüyen travmalar… Fakat aynı zamanda birbirlerine sahip çıktıkları ve korkularını paylaşarak üstesinden geldikleri bir dostluk vardır karşımızda.
Derry
Derry, King-verse’ün mikrokozmosu. Her 27 yılda bir şeyin doğduğu, ancak aslında hiç iyileşmeyen bir kasaba. It: Welcome to Derry dizisi de bu lanetin kökenine, 60’ların ırkçılığına ve Amerikan rüyasının yer altına inecek. Sivil Haklar Mücadelesi, Soğuk Savaş paranoyası, televizyonun masum ekran ışığı altında yavaş yavaş sızan dehşet…
“Amerika’nın en sıradan kasabası” sloganı, aslında kâbusun ta kendisi. Derry’nin mimarisi, kolektif hafıza kaybının bir yansıması. Kasabamızda kötülük Pennywise’ın boyalı yüzünde dolaştığı gibi kasabanın sakinlerinin da çehresinde de görülebiliiyor. Çünkü herkes bir şeyleri biraz biliyor ama kimse ne hatırlamak ne de yüzleşmek istiyor. It: Welcome to Derry‘de Hanlon ailesinin kökleri üzerinden izlenen hikâye, bu suskunluğun nasıl kuşaktan kuşağa aktarıldığını gösterecek. Derry’nin en büyük sırrı ise belki de şu: Kötülük dışarıdan gelmez, içeriden sızar. Ve her gün kendini biraz daha görünür kılar, en azından 27 yılda bir.
Eddie
Eddie Kaspbrak ve meşhur astım spreyi. Eddie, fiziksel olarak kırılgan görünse de ruhsal olarak en dayanıklı karakterlerden biri. Kendi travmasını biliyor ve kendini bir biçimde “kandırarak” korkularıyla başa çıkmanın bir yolunu buluyor. Spreyin alametifarikası aslında bir placebo olması. Yani nefes almak, kelimenin tam anlamıyla “korkuya inanmak”la ilgili. İlaçsız da nefes alınabiliyor belki ama korkusuz yaşanabiliyor mu?
Fobi
Geldik Pennywise’ın en sevdiği sözcüğe. Palyaçolardan neden korkulur sahi? Bilim insanları da hâlâ emin değil. Koulrofobi, yani palyaço fobisi göründüğünden çok daha yaygın. Güney Galler Üniversitesi’nde bir ekibin yürüttüğü çalışmaya göre yetişkinlerin yarısından fazlası palyaçolardan korkuyor. Üstelik bu oran, yükseklik veya uçak fobisinden bile fazla.
Korkunun kaynağı genellikle kişisel deneyimlerden ziyade, belirsizlik; makyajın yüz ifadelerini gizlemesi, niyetin okunamaması ve davranışların öngörülemezliği. Yani asıl korku, “gülümseyen bu yüzün ardında ne var?” sorusunda saklı.
Keskin gülüşü ve bir nevi sireni olan kırmızı balonuyla Pennywise bu fobinin kültürel doruk noktası oldu. King, yıllar yıllar sonra ABD’de yeniden baş gösteren “katil palyaço” paniği sırasında Twitter’ından “Palyaço histerisini biraz soğutalım” diye salık verse de o histeri çoktan toplumun kolektif bilinçaltına yerleşmişti.
Georgie
Kâğıttan gemisi ve sarı yağmurluğu ile görsel hafızamıza kazınan çocuk. Aynı zamanda korku dünyasının en ünlü kayıp çocuğu. King’in kaleminden çıkan ve her jenerasyonda bir kez daha aklımıza kazınan “Sen de uçacaksın.” cümlesi artık sadece Pennywise’a değil; modern kültürün sonsuz içerik döngüsüne de ait. Georgie, her seferinde yeniden kayboluyor ve her jenerasyon da Georgie ile beraber kendi korkularıyla yüzleşiyor.

Hanlon
Derry’nin karanlık tarihini yazmaya biri kalkışacaksa, o kişi daima bir Hanlon olacaktır şüphesiz. It: Welcome to Derry, bu kez o soyadın nereden geldiğini anlatıyor. 60’ların ABD’sinde ırkçılıkla, sessizlikle ve görünmez bir canavarla aynı anda savaşan bir aile. Leroy Hanlon disiplinle yoğrulmuş bir asker, üniformasının düğmeleri kadar sıkı inançlara sahip ama içinde bir huzursuzluk çınlıyor. Eşi Charlotte ise o dönemin bastırılmış seslerinden; bir kadın, bir anne, bir aktivist. Derry’ye “güvenli bir yaşam” kurma umuduyla yerleşiyorlar ancak buldukları şey, şehrin kalbine kazınmış sistematik kötülük. Hem insan elinden hem doğa ötesinden.
Hanlonların dizideki varlığı It mitinin tarihsel de bir boyutu olduğunu hatırlatıyor bizlere. Black Spot’un yakılışında, King’in romanında da yankılanan o sahne, ırkçı nefretin ve sessiz tanıklığın birleştiği ânı yeniden kuruyor. Charlotte bunu hissediyor, “bir şeyler yanlış” diyor içinden. Leroy ise, o sessizliğin içinde bir düzen arayışında. It: Welcome to Derry, bu iki figürü “sistemin içinden gelen korkunun canlı tanıkları” olarak çiziyor şüphesiz.
Ve Mike… It’in dünyasında Derry’den ayrılmayan tek Loser, kasabanın kütüphanecisi, hatırlamanın lanetini ve sorumluluğunu omuzlarında taşıyan çocuk. Dedesinin sertliğini ve büyükannesinin sezgisini miras almış gibi. Biri ona dünyayı ikiye ayırmayı öğretmiş, diğeri o ayrımın yanlış olduğunu hissettirmiş. Mike Hanlon, Derry’nin hafızası ve bazen hatırlamak oldukça cesur bir iş olabilir.
Işıklar
Pennywise’in bin bir suretinin ardında, insan aklının kaldıramayacağı bir parlaklık gizli: Deadlights. O her yöne saçılan ışık hüzmesi bir efekt değil; Tanrı’nın unuttuğu bir boyutun sızıntısı. Pennywise’ın özü, esas formu. King’in anlatılarında bu ışıklara bakanların çoğu delirir, kimisi ölür; yalnızca Bill’in eşi Audra mucizevi biçimde sağ kalır. Uyarlamalarda bu kudret bir miktar yumuşatıldı. Beverly, o ışıklarda geleceğin yankılarını gördü; Richie, gördüklerini asla anlatmadı. Fakat Deadlights’ın asıl dehşeti tam da burada, hiçbir anlam taşımamasında gizli. Çıplak bir gerçeklik patlaması; gözün sınırını, bilincin kırılma noktasını gösterir. Çünkü o ışığa bakan herkes, bir anlığına evrenin içini görür. Ve artık hiçbir şey aynı kalmaz. Malum, karanlık ne kadar derinse, ışık da o kadar parlak olur.
İç ses
Losers’ Club’ın tek savaş alanı Derry’nin altındaki tüneller değil; kendi zihinlerinin içi aynı zamanda. Her biri, Pennywise’ın kılıktan kılığa girmesinden önce zaten birer korku biçmiş içinde. Bill’in iç sesi, kardeşinin ölümüyle kapanmış bir kapının önünde yankılanır: “Ben gönderdim onu dışarı.” Ben, annesinin sevgisini yemeğe dönüştüren bir boşluğu taşır. Beverly, babasının “kızım” derkenki tonunda şiddetin en saf hâlini duyar. Eddie’nin her nefesi, annesinin icat ettiği bir hastalığın yankısıdır. Richie, kendi sesinin ardına saklanır; Stan akılla anlamaya çalıştığı dünyadan tiksinerek kaçar. Mike ise sessizliğin ağırlığını Derry’de bırakmamak için orada kalır.
King, bu iç sesleri korkunun gerçek kaynağına dönüştürür: Pennywise yalnızca onların içinden konuşur, hiç yeni bir şey söylemez. It’in sesi onların vicdanına, suçluluğuna, bastırılmış arzularına karışır.

Kapadokya
Kapadokya çıkarması, It: Welcome to Derry’nin beşinci bölümündeki “yokuşun tepesinde bırakma” hissini gerçek mekâna taşıyan tuhaf bir eşleşmeydi. HBO Max Türkiye’nin 22 Ekim Dünya Kırmızı Balon Günü kapsamında düzenlediği basın davetinde, sabahın ilk ışıklarıyla göğe yükselen dev kırmızı balonun altında, manyak gülümsemesiyle el sallayan Pennywise… Korkunun sinematografisi doğal ışığa taşınmış: manzara ansiklopedik, detaylar klinik, yüzlerde hafif bir tedirginlik. Kısacası, perilerin coğrafyasıyla King-verse’ün tekinsizliği çarpıştı; Kapadokya’da, tepedeki o sahnenin bıraktığı nabız hâlâ eldeydi.
Lağım
Kasabanın bastırdığı her şeyin tortusunun biriktiği o yer, Pennywise’ın meskeni. Losers’ Club’ın iki kez, hem çocuk hem yetişkinken, korkuyla burun buruna geldiği yer. Klostrofobi, damlayan su, duvarlara çarpıp yankılanan nefes ve en derinde Pennywise’ın göz kamaştırıp aklı büktüğü o kanalizasyon. King, bu yeraltı düzenini “benliğin bodrumu” olarak kullanıyor. En tartışmalı an da yine bu lağımlarda yaşanıyor romanda. 1958’de, tünellerde kaybolduktan sonra Beverly’nin grubu yeniden “birleştirmek” için önerdiği ve King’in sonradan “çocukluktan yetişkinliğe geçişin alegorisi” diye yorumladığı, tüm uyarlamaların bilinçli olarak dışarıda bıraktığı ancak metnin tematik ekseninde duran bir eşik. Uyarlamalar bu bölümü etik ve temsil nedenleriyle dışarıda bırakıp “birlik” fikrini başka jestlerle (el ele tutuşma, dostluk, birlikte mücadele) kurması aynı zamanda hikâyenin özünü koruyarak travmayı yeniden üretmeme tercihinden kaynaklı.
Maine
Stephen King’in kurgularında Maine haritadaki herhangi bir noktadan çok daha fazlası. Hem doğduğu toprak hem de anlatılarının karanlıkta kök saldığı zemin. Derry, Castle Rock, Jerusalem’s Lot, Haven, Little Tall Adası ve niceleri… Her biri aynı kâbusun farklı kasabaları gibi; birbirine gizli yollarla bağlı, aynı sisin altındaki farklı yankılar. King’in romanlarında sokak isimleri, benzin istasyonları, okul bahçeleri, orman patikaları öylesine ayrıntılıdır ki okur bu kasabaların havasını solur gibi hisseder kendini. Fakat Maine’in büyüsü, tüm bu yerlerin tek bir evrenin parçaları olmasıdır.
King’in kurduğu bu “coğrafya”, boyutlar arasında da çizilir. The Dark Tower’daki “bundan başka dünyalar da var” sözü bu nedenle yankılanır durur. Derry’nin kanalizasyonundan Todash Darkness’a kadar uzanan görünmez bir damar vardır. Maine, King’in çok katmanlı kozmosunun hem başlangıç hem sabit noktasıdır. Okur, bu evrende bir gezgin gibi dolaşır ama sislerin ardında asla tam bir harita çıkaramaz.
Numaralar
King evreninde sayıların tesadüf olmadığını anlamak uzun sürmez. 19 ve 27, hem metinlerarası köprüler hem de uğursuz yankılar gibi dolaşır durur. It’te Pennywise her 27 yılda bir geri döner. Tıpkı 1990’daki mini diziden tam 27 yıl sonra gelen 2017 filminde olduğu gibi. Üstelik vizyon tarihleri bile 08.09.2017 ve 06.09.2019 ve tarihlerin rakamları kendi içinde toplandığında da yine 27’yi verir. Bütün bunlar tesadüf mü? Yoksa Derry’nin laneti zaman döngüsünün bir başka yansıması mı?
Bir de 19 var, The Dark Tower’ın kalbi. Roland’ın “ka-tet”inin kader numarası, yani evrenin dönme sebebi. King’in kendi hayatında da karanlık bir dönüm noktasını temsil ediyor bu 19: 19 Haziran 1999’daki trafik kazası, hem yazarın bedenini hem külliyatını kalıcı olarak değiştirir. Kazadan sonra yazdığı her kitapta 19 bir uyarı, bir hatırlatma gibi belirir; levhalarda, isimlerde, kapı numaralarında. “Ka bir tekerlektir; tek amacı dönmektir” der The Dark Tower’da. 19 da o dönüşün sesi.
It’in 7 kişilik Losers’ Club’ı, The Dark Tower’daki 19’lu kader döngüsü, 11/22/63’teki tarih kodları… Yani numaralar King-verse’de birer pusuladır; size bir yön göstermez fakat kaybolmanın anlamını hatırlatır.
Orman
Barrens’ın ötesindeki orman, Losers’ Club’ın hem sığınağı hem sınav alanı. Çocukların nefes alabileceği tek yer gibi görünür ama King’in Derry’sinde hiçbir köşenin malum olmadığını da biliyoruz. O yeşilin içinde kök salmış karanlık, lağımla aynı damardan beslenir. Güneş hiçbir zaman tam doğmaz; hep bir sis perdesinden süzülür, yapraklar hep nemlidir çünkü toprak Derry’nin sırlarını sindirir, kusmaz.
Korku dünyasında orman genelde bir kaçışı simgeler; medeniyetten uzaklaşma, doğaya dönme, bilinmeyene sığınma gibi. It’te ise tam tersi. Burası dönüşün, yani kâbusun başlangıcıdır. Barrens’ın patikaları Pennywise’ın gölgesine çıkar, kuş sesleri ve kanalizasyon kokusu iç içe geçer. Çocuklar orada oyun oynar, taş atar, kan kardeşi olur; doğa ise sessizce onları izler. Derry’de yeşil çürümenin de rengidir. yosunla pasın, suyla kanın aynı tonda buluştuğu bir yeşildir bu. O yüzden Barrens’ın ormanı farkında olmadan karanlığa inilen ilk merdivendir.
Ötekilik
King’in yarattığı kasabanın korkutucu olmak için aslında Pennywise’a ihtiyacı yoktur. Zira ırkçılıkla, sınıf farkıyla, cinsiyetçiliğiyle kendi düzeniyle de ürkütücüdür. Losers’ Club’ı bir araya getiren şey de kahraman olma arzularından çok her birinin öteki olması aslında. Pennywise çocukları avlar fakat bir yandan da sembolik olarak toplumun reddettiklerini yer esasen. Görünmez şiddetin vücut bulmuş hâli olan Derry’de Losers’ Club’ı sistemin dışına itilmişlerin ittifakı olarak okumak mümkün.

Pennywise
Adı bile ironik: “penny-wise.” Kuruş hesabı yapan, ucuz, sıradan, gündelik. Fakat King’in dehası işte tam burada: kötülüğü egoztikleştirmek yerine sıradanlaştırıyor. Pennywise, Derry’nin gündelik hayatına sızabilen, hatta onunla bütünleşen bir kötülük biçimi. Çünkü King’in evreninde dehşet, banliyölerin mutfağından, televizyon ekranlarından, “normal” insanların içinden sızar. King’in palyaçosu, Derry’nin lağımlarını mesken tutmuş olabilir ama kökleri çok daha tanıdık: Bastırılmış travmalar, görmezden gelinen suçlar, “ama biz iyi insanlarız” cümlesiyle örtülmüş kötülükler. Pennywise belki de her toplumun karanlık su birikintisinde bir yansıması olduğu için ölümsüz.
Californialı punk grubu Pennywise da tam bu noktada anlamlı bir yankı oluşturageldi. 80’lerin sonunda, Reagan Amerika’sının bastırılmış öfkesinden doğan bir müzikle, sistemin içindeki çürümeye ses verdiler. King’in palyaçosu çocukluk korkusunun alegorisi ise grubun müziği yetişkinlik öfkesinin yankısı denebilir.
Richie
Korkuyla dalga geçerek hayatta kalan, gülmeyi bir savunma refleksi hâline getiren Loser. Richie Tozier, ekibin vızıltısı, hem sinir sistemi hem de paratoneri. Susmak bilmez; çünkü sessizlik onun için ölümle eş anlamlıdır. Mizahı panik butonu gibi kullanır, ortam gerildikçe espri keskinleşir. Richie’nin esprilerinde hep bir çığlık gizli; o da biliyor ki bazen gülmek, ağlamanın kamuflajıdır.
Stephen King
Stephen Edwin King, Maine’in sisinden çıkıp Amerikan rüyasının bodrum katına yerleşen yazar. Endüstriyel çamaşırhaneden lisede İngilizce öğretmenliğine, oradan Carrie’nin çöpe atılmış ilk sayfalarını Tabitha’nın kurtarmasıyla tam zamanlı korkuya terfi eden bir hikâye. Çocukluğunun seyyar evleri, Orono’daki öğrenci gazetesinde yazdığı sütunlar, Vietnam karşıtı politik bilinç… Hepsi “olağan hayatın içine sızan olağanüstü” tezini besleyen zemin. King’in yer duygusu hafızasının haritasına bakıyor. Derry, Castle Rock, Jerusalem’s Lot… Hepsi Maine’in gerçek yollarına bağlanan ama her virajda başka bir evrene sapan kavşaklar.
Kötülük, çoğu kez mahalle bakkalının tıkırtısı kadar tanıdık; travma, kışın buğulanan pencere kadar somut. Shining’de aile içi şiddetin yankısı, Misery’de hayran kültürünün karanlık yüzü, Dolores Claiborne’da sınıf ve cinsiyetin sıkışması; hepsi sıradan ânın içindeki tekinsizi işaret ediyor. Tür sınırlarında da rahat; bir gün lise koridorunda telekinezi, ertesi gün zaman koridorunda Kennedy suikastı.
Şekil değişimi
Pennywise bir uzaylı, trans boyutsal bir varlık ancak asıl korkunçluğu bunun da ötesinde. Çoğunlukla kendini bir palyaço formunda sunuyor ama aynı zamanda okul koridorundaki bir bakış, sessiz kalan bir yetişkin. Şekil değiştirebilmesi aslında her döneme, her insana uygun bir yüz bulabilmesi demek. 50’lerin pastel dünyasında da var, 80’lerin televizyon ışığında da, bugünün ekran yorgunu gözlerinde de. Onu öldürmek, biçim değiştiren korkuyu tanımayı gerektiriyor çünkü Pennywise her çağın en güncel maskesiyle karşımıza çıkıyor. Aslında onun için insanlığın kolektif refleksi denebilir. Çünkü Pennywise sadece şekil değiştirmiyor; her formda bizi bizle yüzleştiriyor.
Travma
27 yıl sonra kasabaya geri döndüklerinde, hatırlamanın bedeliyle yüzleşir Losers’ Club. Her biri farklı bir biçimde taşır o yarayı: Bill suçlulukla, Beverly utançla, Eddie kontrol takıntısıyla, Ben bedeniyle, Richie ise şakayla.
King’in hikâyesinde travma bulaşıcıdır; bir şehirden diğerine, bir kuşaktan diğerine geçer. Derry, toplumsal belleğin kara kutusu. İçinde çocukluk korkuları, aile içi şiddet, ırkçılık, homofobi, cinsel utanç birikir. Pennywise bu çürümenin sembolünden ziyade sonucu gibidir. Çünkü travma yok olmaz; biçimlenir, maskelenir ve bazen de bir kırmızı balonun içinde bile geri dönebilir.
Umut / Umutsuzluk
It’in kalbinde aslında bir savaş var, korku ile inanç arasında. King’in çocuk kahramanları, Pennywise’ı sihirli silahlardansa birbirlerine inanarak yener. O kanlı yemin, o el ele tutuşma ânı… Hepsi bir tür büyü. Derry’nin karanlığı karşısında Losers’ Club’ın en büyük gücü, inançları. Çocukluk inancı, yetişkinliğin umutsuzluğuna karşı tek panzehir belki de.
Ama King’in umudu steril bir iyimserliğe benzemiyor. Bu daha çok acıyla kirlenmiş, kayıplarla delinmiş bir şey. Beverly’nin “her şey değişti ama biz hâlâ buradayız” bakışı, Bill’in hikâyeyi tamamlamaya çalışırken hissettiği boşluk, Mike’ın yalnızlığında süren hafıza bu gri alanda titreşir. Umut, burada hatırlayabilme cesaretiyle ölçülür.
Üç zaman, bir lanet
Çocukluk, yetişkinlik ve tarih. Üç ayrı katman ama aynı kâbusun yankıları. King’in evreninde korku lineer ilerlemez; daire çizer. 1950’lerdeki Losers’ Club, 1980’lerdeki yetişkin benlikleriyle yüzleşirken; It: Welcome to Derry 1960’lara, ırkçılığın, sessizliğin ve bastırılmış korkuların kalbine dönüyor. Pennywise her seferinde o çağın kırılma ânını seçiyor. Bir çocukluğun bitişinde, bir toplumun çürüyüşünde, bir inancın sönüşünde beliriyor. Her 27 yılda bir geri dönmesi bu yüzden tarihsel bir tekrar, toplumsal bir unutma refleksi.
Yeni HBO Max dizisi, bu üç zaman çizgisini üst üste bindiriyor. Böylelikle travma, tarih ve büyüme bir süreklilik hâline geliyor. Derry’nin haritası, aslında üç çağın üst üste bindiği bir röntgen filmi gibi. Çocukken hissettiğin korku, büyüyünce unuttuğunu sandığın ama şehir duvarlarının hâlâ fısıldadığı o ses.

VHS
Pennywise, Türkiye’ye sinema perdesinden değil; televizyon ekranından girdi. 90’larda Türkiye’de çocukların bu travmaya en ucuz bileti VHS kasetlerdi. Ebeveynlerin “çocuk filmi sandım” diyerek başlattığı nice ruhsal deformasyonun aracıydı bu manyetik şeritler. CRT’nin cızırtılı ışığı ve VHS kalitesinin bulanıklığı aslında korkunun bir parçasıydı. Görüntü karardıkça dehşet artıyordu. İnternet öncesi çağın “forbidden content” kültüründe, It kaseti elden ele dolaşan bir efsaneydi.
Yönetmen
Stephen King’in evrenine girmek cesaret ister; ondan çıkabilmek ise bambaşka bir marifet. Andy Muschietti bu denklemi çözebilen az sayıda isimden biri. 2017’de It’i yeniden sinemaya taşıdığında yalnızca Pennywise’la birlikte çocukluk korkusunu da modernleştirdi. Renk paletiyle, kamera hareketleriyle, o ürpertici sıcak tonlarla Derry’yi yeniden kurdu, hem nostaljik hem de rahatsız edici bir atmosferle. Ve şimdi Muschietti, HBO’nun It: Welcome to Derry dizisinde tekrar direksiyonun başında. Üstelik bu kez mitolojiye de hükmediyor. Filmdeki karakterlerin arka planını genişletirken, Derry’nin tarihini de açığa çıkarıyor.
Zıtlık
Çocuklar ve yetişkinler, gerçek ve illüzyon, güven ve paranoya. It’in damarlarında, her sahneye sızan bir zıtlık var. Derry’nin sokaklarında gezen bu çatışma, King’in evreninin asıl motoru. Çocuklar görür, yetişkinler görmez. Çocuklar inanır, yetişkinler unutur. Pennywise bu zıtlıkların arasında büyür; tam da o inanç boşluğunda, o “artık büyüdük” ânında kök salar. King de canavardan değil de büyümekten korkuyordu sanki. Nihayetinde çocuklukla yetişkinlik arasındaki çizgi bir kanalizasyon borusu kadar dar, bir bakış kadar kaygan.
