Ahmet Ali Arslan, Kura Records, Manastır, bazı arayışlar ve ilk adımlar
Röportaj: Cem Kayıran
Ahmet Ali Arslan’ın her biri başka bir müzisyenin ortaklığıyla hayat bulan 15 enstrümantal şarkıdan oluşan albümü Manastır, Ege’nin çeşitli noktalarında gerçekleşen titreşimlerle bir tür sesli seyahatname. Her durakta çeşitlenen ses, tavır ve diyaloglarla bir gezgin müzisyenin dost meclisinde kendimizi bulduğumuz albüm, aynı zamanda Serhan Lokman ve Nur Taran’ın hayata geçirdiği çok yönlü oluşum Kura Records’ın da ilk yayını.
Ahmet Ali Arslan’a Manastır’ın yaratım sürecini, açtığı yeni kapıları ve albümün sahneye nasıl taşındığına dair merak ettiklerimizi sorduk. Kura Records’ın nasıl bir ihtiyaçla ortaya çıktığını, geleneksel plak şirketi anlayışından hangi yönleriyle ayrıldığını ve yakın gelecek takvimine dair merak uyandıran ipuçlarını da Serhan Lokman’dan dinledik.
Ahmet Ali Arslan yanıtlıyor:
“Şarkılarımda form olarak hep bir tık deneysellik vardı ama bu süreci başındaki ilhama daha sadık kalarak yürütsem nasıl bir şey çıkar merakıyla Manastır’a vardım. Mikrofon hasbelkader oradaydı.”

Mekânla müzik arasında kurduğun ilişki bu albümle birlikte nasıl şekillendi? Özellikle uzak, izole ya da kıyıda köşede kalmış yerlerde üretmenin sende nasıl bir karşılığı var?
Yalnız kalmanın insanı üretmeye ittiğini düşünüyorum. Üzerimde insan gözü olunca ben rahat rahat kendi hazinelerimi göremiyorum, hissedemiyorum. Dediğin gibi “kıyıda köşede kalmış”lığın bu anlamda çok özgürleştirici bir tarafı var. Özellikle böyle lokomotifi bireysel olan albümlerde böyle süreçler işi daha dolaysız bir ruha bürüyor. Bir yandan bu albümde mekânlar müziğin bir parçası. Doğadan ve şehirden kayıtlar bir yana, evde kayıt yaparken bile standart stüdyo sürecinin aksine odayı çıplaklığıyla duyurmayı tercih ettim. Müziğin stüdyo süreçlerinin gelişmesiyle birlikte mekânsız, iki kanala sıkışmış bir frekans topluluğu olması acayip kapılar açtığı gibi bir kısmını da kapattı. Teknik olarak olmasa da şiirsel olarak o kapılardan birini tekrar aralamak güzel.
Başka müzisyenlerin alanına misafir olduğunda kendi sesini oraya nasıl taşıyorsun? Manastır özelinde bu anlamda kendini de şaşırttığın bir an / gün / sekans oldu mu?
Aslında Manastır’da tam anlamıyla diğer müzisyenler benim alanıma konuk oldu. Mesela dört tane parça var, ben sadece alan kaydı yapıyorum onlarda. Ne bir gık vokalim var, ne de bir tele vurduğum. Albüme adını veren parçada Muaz Ceyhan’ın yaylı tanburu, Cihan Gülbudak’ın tüyleri diken diken eden theremin performansı, İdil Meşe’nin cadılıkları ve Ozan Tekin’in baştan sona bitmiş yolladığı hediyesi – hepsi büyük cömertlikler. Şaşırtıcı olan müzikal olarak hiç yönlendirmemiş olduğum hâlde bu kadar apayrı üslupların peş peşe eklenip bir albüm oluşturmuş olması. Kendimi şanslı hissediyorum. Beni şaşırtan şey bir an bile “Tüh yahu keşke öyle değil de böyle çalsaydı” dememiş olmam. İşin kendi açıklığından mı, konuklarımın ustalığından mı bilmiyorum – ilk duyduğum anda koptum bana gönderilen her şeye.
Diskografinin en ayrıksı işi olduğu aşikâr. Sence Manastır, önceki işlerinle nasıl bir diyalog kuruyor?
Aslında bütün kariyerim boyunca izlediğim şarkı yazma sürecinin başı aşağı yukarı bu albümde duyulan seslere benziyor. Bir odada veya bir yürüyüşte kendi kendime takılırken o andan özel bir şey taşıyan birkaç nota duyuyorum ve onu takip ediyorum. Sadece normalde bölümleri birleştirip şarkı formatına göre diziyorum, boşlukları doldurup üzerine söz yazıp stüdyoda veya grubumla prodüksiyona sokuyorum. Şarkılarımda form olarak hep bir tık deneysellik vardı ama bu süreci başındaki ilhama daha sadık kalarak yürütsem nasıl bir şey çıkar merakıyla Manastır’a vardım. Mikrofon hasbelkader oradaydı.
15 şarkılık geniş çerçeve nasıl bir zamanda çıktı ortaya? Birlikte kayıt yapacağın müzisyenler baştan belli miydi yoksa kendini rüzgâra kaptırarak mı ilerlediğin bir süreçti?
Ayvalık’a taşındıktan sonra aşırı kişisel bir süreçte kendi kayıtlarımı yaparken bu albümü ancak Bandcamp’te falan yayımlarım diye düşünüyordum. Radarın altında bir yan proje gibi hayal ettim. Sonra Maraş depremi oldu ve nasıl olduysa o yalnızlık ve çaresizlik hissi beni bu müziği eş dosta açmaya itti. Biraz da korkarak yaptım bunu – profesyonel bir süreç veya yolu tepilmiş bir müzik olmadığı için önce tedirgin oldum. Açıkçası öyle şaşırdım ki gelen şeylere bir anda hayallerim büyüdü ve ara sıra kapımı çalan periler her dakika yoklamaya başladı beni. Ondan sonrası aktı gitti. Konuklarımın çoğu zaten ne zamandır birlikte çalışmak üzere gözüme kestirdiğim arkadaşlarım ama bütün projenin bu kadar hızlı havalanıp uçacağımı düşünmezdim.
Hareket hâlinde ortaya çıkan bir albüm olarak Manastır’ın besteci Ahmet Ali Arslan’ı da bir yere taşıdığından bahsedebilir miyiz? Bundan sonra peşinden gideceğin seslere ya da hikâyelere dair yeni kapılar açan bir deneyim miydi bu?
Tabii ki. GTA’da yeni harita açmış gibi hissediyorum. Müzikal anlamda artık çok daha geniş bir yelpaze var önümde. Bir yandan kayıtlara çok geçmemiş masal anlatan bir Ahmet Ali var. Bir yandan daha sert müziklerle uğraşıyorum. Göreceğiz neler olacak, hangileri birleşecek, hangileri geride kalacak, ben de meraktayım. Bir yandan sözsüz müzik doğaçlamaya ve iş birliğine çok daha açık bir format. Daha doğrusu ben sözsüz müzikteki iş birliklerini daha ilginç buluyorum. O yüzden müziği daha rahat paylaşabileceğim bir yol görünüyor önümde. Hem başka müzisyenlerle, hem başka coğrafya ve şehirlerle. Ne güzel olur artist residency gibi tanımadığım bir yerin kırsalında 10 günlük bir yürüyüş!
Senin sözlerinle “Manastır canlısıyla birlikte yola devam ediyor.” Bu albümün canlı performansa nasıl taşındığından biraz bahseder misin? Kulağa ütopik geliyor ister istemez ama tüm kardonun (ya da bir kısmının diyeyim) bir arada olacağı bir Manastır deneyimi hayalin var mı?
İstanbul’daki ilk konserini Akbank Caz Festivali kapsamında vereceğiz. Çok istiyorum büyük bir konser yapıp 15 konuğumun hiç değilse şöyle yarısını sahnede ağırlayabilmek. Daha küçük ölçekte üç kişilik kemik bir ekibimiz var, Muaz Ceyhan ve Barış Yalaz ile. Hayal ettiğimiz gibi turneleyip çalmaya başlarsak her konserde bir iki ayrı solist alırız yanımıza. Müzik gittiğimiz yerlerin yerli müzisyenleriyle çalışmaya da müsait. Yollarımızı gözleyin!
Serhan Lokman (Kura Records) yanıtlıyor:
“Geleneksel plak şirketi kalıplarının ötesinde; sanata, şifaya, estetiğe ve özgünlüğe alan açan bir yapı olmayı önemsiyoruz.”

Sektörün pek çok katmanında uzun yıllar var olmuş bir figür olarak, bir plak şirketi kurmak ne gibi arayışların bir çıktısı oldu? Kura ilk adımlarını atarken sana nasıl bir heyecan yaşatıyor?
Gerçek anlamda bir arayış, plak şirketi kurma fikrinin dışında gelişti. İstanbul’dan, önceki şirketimden ve o zamanki hayatımdan güçlü bir kopuş yaşadım. Bu kopuş, yalnızca bir kariyer değişikliği değil; şehir yaşamından doğaya yönelen, kökten bir dönüşümdü.
Yaklaşık 5 yıldır şehirden uzak, doğayla daha iç içe bir hayat sürdürüyorum. Bu süreçte karşıma gösterişten uzak, doğallıktan beslenen, sade ama çok derin müzikler üreten insanlar çıktı. Onların müziği, kalabalık sahnelerden ve endüstriyel taleplerden uzak, samimi ve içsel bir yerden akıyordu. İşte Kura Records, bu hissiyatın bir yansıması olarak doğdu. Dinleme sayılarından uzak, rekabet olmadan, büyük oyuncuların baskısından uzak, sadece müziğin özüne odaklanan bir alan açma arzusu Kura’nın temelini oluşturdu. Bu yolda ilk adımları atmak benim için hem çok heyecan verici hem de içsel olarak çok besleyici.
Tüm bu düşüncelerle birlikte müzisyenler, şifa sanatçıları ve yaratıcı ruhlar için bir platform kurma fikri gelişmeye başladı. Çünkü gördüm ki endüstrinin dışında, sade ve özden gelen bir yerden müzik yapan birçok sanatçı, yine de eserlerini doğru şekilde kaydetmek, dinleyicilerine ulaşmak ve sanatlarını paylaşmak konusunda desteğe ihtiyaç duyuyor. Sektörü yakından bilen, üretimden dağıtıma kadar tüm akışa hâkim bir yapıya gereksinim vardı. Ve ne olursa olsun, biraz evvel bahsi geçen sayıların ne manaya geldiğini de bilen bir yerden, ben de hizmetimi sunabileceğim bir alan yaratmak istedim.
Tam da bu niyetle, bugün Kura Records’ı birlikte kurduğum yol arkadaşım ve ortağım Nur Taran ile ilk adımları attık. Nur’un desteği benim için çok kıymetliydi; çünkü bu fikir uzun bir süre sadece içimde bir niyet, bir hayal olarak kalabilirdi. Onun varlığı, içimdeki bazı korkuları aşmamda önemli bir rol oynadı. Aynı zamanda şifa müzikleri ve şifa sanatçıları alanında da oldukça deneyimli biri olarak, vizyonumuzu ortak bir zeminde buluşturduk.
Bugün Kura Records sadece bir plak şirketi değil; aynı zamanda şifa alanında etkinlikler organize eden bir oluşum, bağımsız müzisyenler için bir temsilcilik ajansı ve kadim öğretileri içeren dijital kütüphane olma yolunda da ilerleyen bir girişim. Bu yolculuk bana, profesyonel müzik hayatıma başladığım ilk yıllardaki o saf heyecanı yeniden yaşatıyor. Kendi hikâyemde yeni bir macera, yeni bir akış, yeni bir yön açılmış durumda. Üstelik bunu, çok niş bir yerden, gönlümden en çok geçen şekilde yapabiliyor olmak -müziğin dünyasına ve müzik sanatına bambaşka bir bilinçle hizmet edebilmek- benim için gerçekten büyük bir heyecan kaynağı.
Kura ismi nereden geliyor? Bu ismi seçerken hem ses hem anlam olarak seni cezbeden neydi?
“Kura” ismi, Güney Amerika’da yaptığım bir yolculuk sırasında zihnime düştü. Latincedeki “cura” yani “şifa” kelimesiyle de doğrudan bir bağlantısı var. Çok sade ama bir o kadar da güçlü ve net bir anlam taşıyor. Bu ismi seçerken temel motivasyonum, insanlara doğrudan şifa vermek gibi bir iddiadan ziyade, müziğin zaten doğası gereği şifalı bir sanat olduğunu hatırlamaktı.
Müzik üretmenin, müzik dinlemenin; onu hayatımıza, zihnimize ve kalbimize almanın insanda iyi hisler uyandıran, dengeleyici bir etkisi var. Aslında hepimiz, çok çeşitli durumlar içinde müziğe başvuruyoruz: Yorgun bir günün sonunda, sabah mutlu uyandığımızda, bir ilişkimiz sona erdiğinde ya da yalnızca yolda yürürken… Müzik, doğal bir ihtiyaç gibi hayatımızda yer alıyor. Bence müzik, insanlığın yarattığı en eski ve en güçlü şifa yollarından biri.
Kura ismi de tam olarak bu anlayıştan doğdu. Kadim zamanlarda ritüeller ve müzikler, insanı ve psişesini onarmak için yapılırdı. Ben sadece bu bilgiyi hatırladım ve bu hatırlamadan doğan bu ismi, bir niyete dönüştürdüm ve şimdi beraber bir şekilde bu yolda yürümeye başladık.
“Plak şirketi” olmanın bugünkü karşılığı nedir sence? Bu kavramı yeniden tanımlamaya ihtiyaç var mı? Kura Records, geleneksel plak şirketi anlayışından hangi nüanslarıyla ayrılıyor?
Bence günümüzde bir plak şirketi olmanın karşılığı, çok daha spesifik bir vizyonu taşıyabilmekten ve bu vizyon doğrultusunda farklı sanatçıları ve içerikli fikirleri aynı çatı altında bir araya getirebilmekten geçiyor. Yani sadece müzik yayımlayan bir yapı olmanın ötesinde; iyiye, güzelliğe, bütünün hayrına ve sanatsal derinliğe katkı sunabilecek bir fikri merkezde tutmak gerekiyor.
Artık birçok sanatçı, teknolojinin ve dijital araçların sunduğu imkânlarla kendi üretimini kendi başına gerçekleştirebiliyor. Dolayısıyla bir plak şirketine olan ihtiyaç, lojistik ya da teknik destekten ibaret değil. Eğer bir plak şirketi, sanatçının ruhuna ve vizyonuna gerçekten bir şey katabiliyorsa, o zaman anlam kazanıyor.
Majör plak şirketlerinin arkasındaki büyük yatırımlarla ilerleyen popüler müzik yapılarının dışında bağımsız plak şirketlerinin ayakta kalabilmesi, bence ancak güçlü bir seçki ve fikirle mümkün; Kura Records da tam olarak bu anlayışla şekilleniyor. Geleneksel plak şirketi kalıplarının ötesinde; sanata, şifaya, estetiğe ve özgünlüğe alan açan bir yapı olmayı önemsiyoruz.
Manastır, Kura’nın ilk yayını. Bu albümü ilk dinlediğinde neler hissetmiştin? Kura’nın varoluşuna ya da misyonuna dair ne gibi ipuçları veriyor sence bu albüm?
Manastır’ı ilk dinlediğimde beni hemen saran şey derin bir sakinlik oldu. Zaten Akdeniz kıyısında yaşıyorum; o anda gözlerimi kapattım ve müzikle birlikte Ege’nin rüzgârlarını, sabah yürüyüşlerimde arkamda kalan ormanın kokusunu, Gökova’dan Marmaris’e doğru inerken karşıma çıkan o sonsuz manzarayı, Ege Denizi’nin maviliğini hissettim. Albüm beni olduğum yere daha çok bağladı, mutlu oldum. Kendi kendime dedim ki: “Eğer Türkiye’de ambient türünde bir albüm kaydedecek olsaydım, bu şekilde olurdu.” Bu albüm, yerel köklerle bağlantısını koparmadan, bu topraklardan çıkan, sahici ve benzersiz bir ambient kayıt. O kadar güçlü hissettirdi ki “Ben bu projenin içinde olmalıyım” dedim.
Sağ olsun Ahmet Ali Arslan da bu süreçte beni en çok heyecanlandıran, vizyonuma destek olan isimlerden biri oldu. “Sen artık bu plak şirketini kuruyorsun, biz de bu albümü oradan çıkarıyoruz” dedi. Vizyonlarımız örtüştü. Böylece Kura Records’ın ilk adımları da Manastır albümüyle birlikte atılmış oldu. Yani bu albüm sadece bir yayın değil; aynı zamanda Kura’nın ruhunu ve yönünü belirleyen, onun varoluşunu müjdeleyen bir kayıt oldu.
Manastır albümü, Kura Records’ın misyonuna dair çok şey söylüyor aslında… Dinleyenin koltuğuna yaslanıp, kendisiyle huzur içinde durabildiği bir iç dünya kurmayı önemsiyoruz.
Bazen bu bir Ege sabahında kaydedilmiş kuş sesleriyle, ormanlardan ve sulardan alınmış field recording’lerle olacak; tıpkı Ahmet Ali Arslan’ın yaptığı gibi. Bazen Güney Amerika’nın And Dağları’ndan esen bir rüzgârı taşıyacak, bazen Güney Hindistan’ın renkli notalarını… Bazen şehir hayatının tam ortasından çıkan ama kalabalığın içinde bile bir tür Zen hâli sunan bir albümle buluşturacak seni. Belki de herkesin tanıdığı, büyük kitlelere ulaşmış bir sanatçının bugüne kadar hiç duymadığımız, içsel bir hâlden yola çıkarak ürettiği sıra dışı bir çalışmasını çıkaracak ortaya.

Kura Records’ın yakın gelecek planlarına ve uzak gelecek hayallerine dair ne gibi ipuçları paylaşabilirsin?
Kura Records’’n 2025 yılı bitmeden iki çok özel projesi yayımlanmış olacak. Bunlardan ilki, İspanyol singer-songwriter Kuyay Santosha’nın albümü. Kendisi uzun yıllardır kadın çalışmaları ve meditasyon temelli şifa gelenekleriyle ilgilenen, derin bir iç yolculuğun içinden müziğini çıkaran bir sanatçı. Bu albümde İspanyol folk ve flamenko etkileri taşıyan, aynı zamanda spiritüel yönü çok kuvvetli bir çalışma ortaya koydu. Bu iş birliği bizim için çok kıymetli.
İkinci olarak ise bizi belki de en çok heyecanlandıran projelerden biri: Tümata grubu ve Ayna Ayna Hu ekibiyle birlikte gerçekleştirdiğimiz çok özel bir kayıt. Kütahya’da, yaklaşık 600 yıldır süregelen ama pek bilinmeyen bir semah ritüelini, tüm inceliği ve ruhuyla birlikte kaydettik. Bu, Anadolu’nun kadim şifa ve ritüel geleneklerine bir saygı duruşu niteliğinde. Çok derin, çok güçlü bir kayıt oldu. Bu projede bizimle benzer bir vizyonu paylaşan Oxala adlı dünya müziği platformuyla da ortaklaştık. Hem dijital albüm hem de çok özel bir canlı performans kaydı olarak müzikseverlerle buluşacak.
Bu iki yayın da Kura’nın hem içsel derinliği hem de kültürel zenginliği merkezine alan yaklaşımının güçlü örnekleri. Her iki proje için de gerçekten büyük bir heyecan içindeyiz.
İleriye dönük geniş zamanlı hayallerimiz arasında bizi gerçekten heyecanlandıran birkaç proje var. Bunlardan biri, Anadolu ve Orta Doğu’nun farklı coğrafyalarındaki müezzinleri bir araya getireceğimiz, sıradan bir kayıt sürecinin ötesine geçerek özel bir ses teknolojisiyle çalışacağımız benzersiz bir proje. Bu, hem kültürel olarak çok güçlü bir birliktelik yaratacak hem de geleneksel seslerin modern bir duyumla buluştuğu deneysel bir alan açacak.
2026 ve 2027 yılları içinse Hindistan merkezli çok kapsamlı bir ses kütüphanesi projesi planlıyoruz. Bu çalışmada hem Hindistan’ın kadim geleneklerinden beslenen sanatçılarla hem de bu öğretileri yaşayan, içselleştiren insanlarla bir araya gelmek istiyoruz. Projenin kalbinde Bhagavad Gita gibi kutsal metinlerin güncel yorumları yer alacak. Bu metinlerin sadece okunması değil; ses ve anlam katmanlarıyla birlikte yorumlanması üzerine bir yolculuk olacak.
Ayrıca, dijitalde yayımlamayacağımız, sadece fiziksel formatta ve sınırlı sayıda basılacak özel bir koleksiyon serisi üzerinde de çalışıyoruz. Geçtiğimiz nisan ayında temelleri atılan bu projeyi, daha mistik ve erişimi sınırlı bir alan olarak kurguluyoruz. Çünkü bazı kayıtların gerçekten fiziksel bir hafızada, elle tutulur bir kutsiyetle yaşamasını istiyoruz.
Kura Records’’n geleceğinde bu tür ruhsal, kültürel ve sanatsal derinliği olan projelerin sayısını artırmayı hedefliyoruz. Şifaya, kadim bilgiye ve sesin özündeki dönüştürücü güce hizmet eden her proje bizim için bir adım daha içeriye, merkeze yaklaşmak demek.