Alien: Earth ya da “önce sabır, sonra vuslat”

Yazı: Utkan Çınar

Fargo, Bones ve Legion gibi seriler için kalem oynatarak günümüz televizyon endüstrisinin en parlak isimlerinden birine evrilen Noah Hawley’nin, Alien franchise’ına eklediği son halka 13 Ağustos’ta Disney+’ta yayına başladı. Sekiz bölümlük prequel dizi Alien: Earth; altı filmden oluşan mirasın ve o filmlerden üretilen grafik roman ve oyunların ardından, dünyada geçen ilk Alien hikâyesini takip etmek üzere kült serinin öncesine uzanıyor.

*Bu yazı, henüz ilk üç Alien: Earth bölümünü izlememiş olanlar için bazı sürprizleri bozabilr.


Zaman dilimi ve mekân

2120’deyiz. 1979 tarihli ilk Alien filminin 2 yıl öncesi.

Konu nedir?

Dünyamızı beş büyük şirket yönetmekte, insanlık ölümsüzlüğü yenmenin eşiğindedir. İster sibernetik olarak “yükseltilmiş” bir cyborg, ister bilincinizi yüklediğiniz bir hybrid olabilirsiniz. Yapay zekâ güdümlü synth’ler de ortalıkta gezinmekte. Biraz “at izi, it izi” durumu. Uzak bir gezegene yaşam formlarından örnekler toplamaya giden Weyland-Yutani finanslı bir uzay gemisi enteresan canlılar, yumurtalar bulmuş be bunları dünyaya getirmektedir. Konuya aşina olanların tahmin edebileceği gibi bir xenomorph da onlarla birliktedir. Geminin kontrolü kaybedilir ve dünyanın Prodigy kontrolündeki bölgesine çarpar.  

İzlemeden önce bilmemiz gerekenler

Açıkçası Alien franchise’ı şu baş döndürücü ve çok az kayda değer işe tanık olduğumuz remake / reboot atmosferinde her zaman başı dik kalabilmiş bir organizasyon. Zamanında Cameron, Fincher, Jeunet gibi yönetmenlerin el attığı, IP’nin (intellectual property) hâkimi Ridley Scott’ın da saygın devam işleri Prometheus ve Alien: Covenant ile sürdürdüğü çok “bozmamış” bir hikâye. Bir tek geçen seneki, bu sayfalarda da yorumladığımız Alien: Romulus’un zayıf olduğu söylenebilir. Hatta bu serinin başlamasıyla da biraz taca çıktı. 

Alien: Earth’ün yaratıcısı Noah Hawley de sevdiğimiz bir isim. Fargo gibi bir efsaneyi dizi hâline getirip orijinalinin kalitesine yakın sezonlarla hakkını vermiş, Legion ile adım attığı Marvel dünyasında da çok iyi işçilik çıkarmıştı. Adının Alien ile anılması da bir heyecan yaratmıştı.

İlk intiba?

Dizi ilk bölümünde geçmiş Alien işlerine, özellikle ilk filme selamını çakarak başlıyor. Uzay gemisindeki yemek masası sohbeti gibi anlar franchise’ın hayranları için nostaljik bir havaya sahip. Yapımın Timothy Olyphant, ki bizim için her zaman Raylan Givens olarak kalacaktır, dışında tanınan bir yüze sahip olmaması karakterlerle ilişki kurmamızı biraz geciktirmekte. İlk iki bölüm oldukça hızlı bir şekilde bol kanlı bir aksiyonla başlıyor. Bu tercih olan bitene adapte olmanızı zorlaştırıyor açıkçası. Biraz sabır gerektiriyor.

En çok neyi sevdin?

Bu tarz aksiyon, bilim kurgu işlerinde özellikle 20’li yaşlarındaki karakterler klişe tavırlara sahip olur hep. Beni de işten soğutan bir durumdur bu. Alien: Romulus da baya bu dertten muzdaripti. Burada ise Hawley’nin daha önceki işlerinden de aşina olduğumuz başarılı oyuncu seçimleri bu sorunu ortadan kaldırıyor. Başta Sydney Chandler, Alex Lawther, Samuel Blenkin olmak üzere genç isimler şaşırtıcı derecede iyiler. Nüanslı ve düşük tonlu oyunculukları hakikaten de günümüzden 100 yıl sonra yaşayan insanlar olduklarını inandırabiliyor bizleri. İleride çok daha üne kavuşmaları muhtemel ve bu diziye onları tanıtan iş olarak bakılabilir. Bu potansiyel var. Müzik kullanımı da bütçeli, dikkat dağıtmıyor. Seçimler de fena değil. Girişte, gaipten gelen ve Noah Hawley’nin kendi seslendirdiği Cream (“Strange Brew”) melodilerini de sevdim. Hawley ayrıca Hermit ve Wendy’nin vefat etmiş babaları rolünde de gözükmekte.

En az neyi sevdin? 

Xenomorph ile karşılaşma sahneleri Alien tarihinin en heyecan verici anlarıdır. Burada bunun çok çabuk ve ani gerçekleşmesi biraz tadımı kaçırdı açıkçası. Biraz daha gerilim yaratılabilirdi diye düşündüm. Alien’in gerçek başrolünün değerini azaltan bir tercih. Bunu eski işlerin tekrarı olmama adına yaptıklarını farz edebiliriz. Bunu da anlayabilirim. Timothy Olyphant da fiziksel olarak kötü gözükmese de yapay zekâ bir varlık olan karakterinin hakkını oyunculuk olarak çok veremiyor sanki. Düşük tonlu mizahını da biraz yersiz buldum. Bir Michael Fassbender değil. Yine de biraz vakit vermeli. Yukarıda da bahsettiğim gibi ritim sorunu ilk iki bölümde takip sorunu yaşatıyor. Beş büyük şirket ve synth – cyborg – hybrid mevzuları başrolü aldığında dizinin seviyesi yükseliyor kesinlikle. Klasik Alien aksiyonuna daldığımızda ritim sıkıntıları yaşamaya başlıyoruz. Aksiyon bu kadar çabuk heba edilmese, önce karakterlerle daha yakından ilişki kurabilsek daha iyi olurdu gibi hissediyorum. Aksiyon sahneleri de çok özellikli değil. Ne zamanki üçüncü bölümde sakinleşiyoruz, yapım kendini buluyor. 

En çok hangi sahneye yükseldin?

Pek Metallica-sever olmamama rağmen üçüncü bölümün son sahnesinde gaza geldiğim belirtmeliyim!

Karakterlere dair neler söyleyebilirsin? 

Dünyanın en genç trilyoneri ve çocuksu hırsıyla Boy Kavalier, travmatik bir geçmişe sahip donuk Hermit, yetişkin bedenlerdeki tüm hybridler ve Babou Ceesay’in başarıyla can verdiği cyborg Morrow… Hepsi iyi yazılmış karakterler. Zaten Alien serisinin en çenesi düşük yapımını izliyoruz. Çok tekrara giriyorum belki ama aksiyon dozu düştükçe de çiçek açıyorlar. Motivasyonları yapıma büyük potansiyel katıyor. 

Kimler sever?

Alien hikâyesinin sıkı takipçileri için gayet makul bir başlangıca sahip olduğunu söyleyebiliriz. Franchise’a aşina olmayanlar için de fena bir girizgâh olmayabilir. “Alien serisinin Andor’u” yakıştırmaları yapılıyor, bunun için henüz erken gibi. Ayrıca Blade Runner estetiğini sevenler de kendilerini yakın bulacaktır. Ona da baya bir görsel atıf var. 

Soru işaretleri / varsa açtığı tartışmalar… 

Buraya gerçekleşmeyen en heyecan verici projelerle geleyim. Neill Blomkamp’in iptal edilen Alien 5’ı ve Noah Hawley’nin masada kalan Kurt Vonnegut uyarlaması Cat’s Cradle hevesimi kursağımda bırakmış iki proje olarak her zaman aklımda kalacak.