Kırıldığın yerden yeşerme inadı: Aramızda Kalan Her Şey ekibi anlatıyor
Röportaj: Burcu Teker
Yabancı hissetme hâlini tatmayan var mı? Bir fikre, bir ortama, bazen kendimize… Çocukluktan erişkinliğe türlü formunun içinden geçtiğimiz bu duygudurum, içinde homojen çözündüğü yalnızlık hissiyle birlikte varoluşun en şiddetli sancılarını deneyimletir. Ta ki paylaşana, anlaşılana, kendini açıklamayı bıraktığında da var olabildiğin parazitsiz frekansı bulana dek.
Ilgın G. Korugan’ın yazıp yönettiği ilk kısa filmi Aramızda Kalan Her Şey evde aile baskısı, okulda arkadaşlarının zorbalığı altında ezilen Azra’nın kaçarken bulduklarının üzerine gidiyor. Sığınıp, benliğinin izlerini rafa kaldırdığı bir ormandaki derenin karşı kıyısında Ceren belirince Azra, kendine inşa ettiği güvenli alanın işgal edilme fikri ile başlangıçta huzursuz oluyor. Aralarında başlayan sözsüz iletişimin ruhuna merhem olacağını bilmeden… Bu iki ruh arasındaki bağ, aynı yabancılığı tanımalarından doğuyor ve tıpkı beton yığınını yarıp çevresine can saçan dere gibi içlerine yaşam doldurmaya başlıyor günden güne.
Prömiyerini 4. Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nde yapan ve Atlanta Film Festivali, New Filmmakers Los Angeles Showcase, BFI Flare London LGBTQIA+ Film Festivali gibi festivallerin resmî seçkilerinde yer alan Aramızda Kalan Her Şey’i yazar – yönetmeni Ilgın G. Korugan ve yapımcısı Sığla Ünal ile konuştuk.
Ece Doğa Bayraktar ile Selin Şemsettinoğlu’nun başrollerini paylaştığı filmin yaklaşan gösterimleri arasında ilk sırada 11-15 Mayıs’ta düzenlenecek 15. Sinepark Kısa Film Festivali var. 12-20 Haziran tarihli 39th Out Film Connecticut ve 2-8 Temmuz RioLGBTQIA+ 15th Film Festivali, yolculuğun sonraki durakları.
“Sadece kendimize bakmayı bırakırsak aslında birbirimize sandığımızdan çok daha fazla benzediğimizi görebileceğiz.” -Ilgın G. Korugan

Aramızda Kalan Her Şey’i ilk izlediğim ânı anımsıyorum; Ceren’in Azra’ya yaklaşım biçiminden epey etkilenmiştim. “Seni görüyorum ama bak, bu dereyi aşmıyorum. Sınırlarının farkındayım, senin nabzında ilerliyorum, iletişim kurmak istersen buradayım.” Bu sade, güvenli, iyileştirici bağ adımının yaratım motivasyonuna dair neler söylemek istersiniz?
Ilgın G. Korugan: Kendimi bazen Azra’ya bazen Ceren’e benzetiyorum. Geçmişte iletişim tarzı daha Azra’ya benzer insanlarla ilişki kurmaya çalışırken hatalar yaptım bence. Heyecanımdan ya da anlayamamamdan… Hikâyeyi yazarken geçmişteki benliğime ikinci bir şans tanımak istedim, Azra’yı anlamak istedim. Hatta iki tarafın da kendinden farklı iletişim ve hayat tarzı olan birine nasıl yaklaşabileceğini denemek istedim bu karakterlerle. Onlar yapabiliyorsa biz de yapabiliriz belki.
Beton ormanda sıkışmış bir ruh; takılarını, makyajını, düşüncelerini, benliğini askıya almak için uğradığı gerçek ormanda ritmini ve hayata tutunabileceğini keşfediyor. Yolunuz orman metaforuna nasıl çıktı? Bu temayı seçmenizin arkasında ne tür deneyimler ve ilham kaynakları var?
Ilgın G. Korugan: Orman aslında ilk başta sadece bir nehirdi. Ve ciddi anlamda doğasını kaybetmiş bir şehrin ortasından geçen bir nehir. O dönemde yaşadığım şehirde kendimi yalnız hissettiğimde gittiğim bir nehrin kenarıydı bu. Koca beton duvarda oturup, sığ suyun ortasında oluşmuş küçük yeşil alana bakardım. Bazen de kimsenin olmadığı karşı kıyıya. Senaryo İstanbul’a geri dönüşümle beraber yeşermeye başlayınca işin içine orman girdi ve hikâye evrildi. Çok da güzel oldu bence. Orman çok daha kapsayıcı bir yer; sizi kollarının arasına alabilir, saklayabilir. Azra için daha uygun bir sığınak oldu. Ama baştaki “betonun ortasında yeşillik, hiçliğin ortasında yaşam” teması hikâyede kaldı. Azra için orman, sıkışmış kentte sıkışmış bir hayat içinde nefes alabildiği tek yer olmuş oldu.
Final sekansında “Hayır, bu bir son değil aslında; başlangıç.” diyorsunuz. Aramızda Kalan Her Şey ışığında; yalnızlaşan, yabancılaşan insanlığa ve anlaşılma ihtiyacına nasıl bir noktadan bakıyorsunuz?
Ilgın G. Korugan: Hepimiz yalnızlığımızı çok biricik ve özel zannediyoruz. Herkesin bir yerlere (ailesine, çevresine, ülkesine…) tam oturmayan yanları olduğunu düşünüyorum ve o hisler içinde kaybolup gitmek maalesef çok kolay. Halbuki bu yalnızlaşma, yabancılaşma hissi insan deneyiminin temelinde olan ve istisnasız herkesin deneyimlediği bir şey bence. Eğer ciddi anlamda kişiliğimizin, kimliğimizin bir taraflarını baskılamıyorsak herhangi bir ortama cuk diye oturmamız mümkün değil. Herkesin bir dikeni, bir yerlere sığmayan tarafları vardır. Şu anda içinde yaşadığımız kültür (kapitalist, gitgide bireyci vs.) bizi sürekli bu yalnızlığı irdelemeye ve biricikleştirmeye itiyor. Bu da yalnızlığın -ve bir çok başka şeyin- çözümünü birbirimizde bulmamız gereken bir zamanda içe dönüşümüzü ve yabancılaşmamızı pekiştiriyor. Böyle bir dönemde anlatmak istediğim hikâye, kendi yalnızlıklarının farklarını gözardı ederek beraber olmayı seçen iki kişinin birbirini bulabilmesi. Sadece kendimize bakmayı bırakırsak aslında birbirimize sandığımızdan çok daha fazla benzediğimizi görebileceğiz.
“Ortak bir heyecan duygusu beni harekete geçiren şeylerden biri. Bir şeye birlikte inanmak, beraber çabalamak ve sonuna kadar emek vermek.” -Sığla Ünal

Bu hikâyeyi hayata geçirmek sizde ne gibi bir kilit açtı?
Ilgın G. Korugan: Ben ciddi anlamda içimdeki çocukla, hatta spesifik olarak içimdeki ergenle barıştım. Önce onunla tanıştım – varlığını bile unutmuştum çünkü aradan geçen yıllarda – sonra da onunla arkadaş oldum, dertlerini dinledim, müziklerini dinledim (!) ve yalnızlığına ortak oldum. Koşarak uzaklaştığım ve bir daha geriye dönüp bakmadığım dönemlerimi daha iyi anlayıp sindirdim. Hatta filmin festival süreci beni bazı ortaokul ve lise arkadaşlarımla tekrar iletişime bile geçirdi! Bu hikâyenin peşinde koşmak hayati bir kilit açtı benim için.
Sığla Ünal: Ilgın’ın da benim de ilk filmi Aramızda Kalan Her Şey. Süreci tamamına erdirebilmiş olmak, yapabildiğimizi görmek bile gerçekten bizi inanılmaz mutlu etmişti. Set bittiğinde, ertesi sabah boşluğa düşmüş şekilde birbirimizi arayıp mutlu ama bittiği için de buruk olduğumuzu paylaştığımızı hatırlıyorum. Çok iyi bir ekibimiz vardı ve bize çok destek oldular. İlk deneyimimde yolum o insanlarla kesiştiği için şanslı hissediyorum. Bu hikâyeyi hayata geçirebilmiş olmak, bana başka hikâyeleri de anlatabileceğime dair inanç ve cesaret verdi diye düşünüyorum.
Üretim konusunda sizi en çok harekete geçirenleri paylaşabilir misiniz?
Ilgın G. Korugan: Beni harekete geçiren ilk şey Sığla’yla tanışmak oldu. Bir – iki yıldır içimde sakladığım fikri artık ortaya çıkarmak, senaryoya dökmek istiyordum ama neresinden tutacağımı, nasıl başlayacağımı bilmiyordum. Sığla’yla tanışınca bir dert ortağım oldu ve beraber bu işi kotarabileceğimize inandım. İkincil olarak Türkiye’de hâlâ sanata, kısa filme, bağımsız sinemaya inanan bir sürü güzel insan var. Ekibimiz, oyuncularımız, dostlarımız bize destek çıkmasa biz bu filmi ortaya çıkaramazdık. Hepsi iyi ki varlar!
Sığla Ünal: Ortak bir heyecan duygusu beni harekete geçiren şeylerden biri. Bir şeye birlikte inanmak, beraber çabalamak ve sonuna kadar emek vermek… Hikâyeyle kurduğum bağın yanı sıra yönetmenle kurduğum ilişki de benim için önemli oluyor. En az üç yıllık bir yolculuğa çıkıyorsunuz birlikte, üretim sürecinin büyük bir kısmı tüm ekiple ve özellikle de yönetmenle kurulan ilişkiye dayanıyor. Özetle, kolektif bir üretimin parçası olmak sinemaya dair beni en çok motive eden şey diyebilirim.


Bir yanda kısa filmi uzun metraj öncesi basamak olarak görenler, diğer yanda içinde bulunduğumuz hızlı tüketim çağında kısa filmin “hap duygu aktarımı”nı sinemanın geleceği olarak değerlendirenler var. Sizin bu konudaki hisleriniz neler?
Ilgın G. Korugan: Kısa filmin uzun metrajdan bambaşka bir hikâye anlatıcılığı olduğuna inanıyorum. İyi bir kısa yazmak; 10-20 dakikada birini etkileyecek, dönüştürecek bir hikâye ortaya çıkarmak uzun metraj yazmaktan çok daha zor bir iş bence. Kısa filmi uzuna öncül olarak görmek hikâye kısmına çok zarar verebiliyor. Senaryo eğitimleri de çoğunlukla uzun metraj odaklı olduğu için çoğumuz bir kısa metraja nasıl yaklaşmamız gerektiğini bilmiyoruz bence. Bu filmi çekmeden önce bunu söylemezdim muhtemelen ama şöyle bir parantez açacağım: Kısa filmin uzun metrajdan önce bir adım olarak prodüksiyon açısından faydasının olduğunu düşünüyorum. Temel mesele kondisyon. 12 sayfa için sahne sahne, kare kare, binlerce karar vermek gerekiyor. Süreçte beynimin karar mercii o kadar yoruldu ki aynı performansı 120 sayfa için yapmayı hayal bile edemedim o sırada… O yüzden prodüksiyon deneyimi açısından kısayla biraz pişmek güzel bir yaklaşım bence.
Sinemanın geleceği konusundaysa; uzun hikâyenin yeri ayrı, kısanınki ayrı! Çıkar odaklı şirketler bizi hap duygu aktarımına doğru itmeye çalışsa da insanlık olarak odak kapasitemize inanıyorum. İnanılmaz bir hızda ilerleyen sosyal medya dünyalarından kaçmak için uzunu ve yavaşı arayan bir sürü insan olduğunu da düşünüyorum.
Sığla Ünal: Kısa filmi bir basamak olarak değil; daha çok bir ilk adım olarak nitelendirme taraftarıyım. Uzun metraj çok daha kapsamlı bir üretim süreci; hem maddi hem manevi açıdan daha büyük zorluklar, riskler barındırıyor ve belli bir düzeyde deneyim ile bağlantı sahibi olmayı gerektiriyor. Kısa film ise daha küçük ölçekli riskleri yönetmeyi, karşılaşılan zorluklarla çözüm üretmeyi, tanışıklıklar kurmayı, gözlemleyerek öğrenmeyi sağlıyor.
Hikâye anlatıcılığı olarak ikisinin de bende yeri ayrı. Kısıtlı bir sürede karaktere inandırıcılık kazandırmak, hikâyeyi sürükleyici kılmak, bir dünya kurmak ve duygu inşa etmek kısa filmdeki en büyük zorluklardan. İzleyici tarafım sevdiğim filmlerin dünyasında daha uzun süre kalmak istese de kısa metrajın kendine özgü bir yoğunluğu ve vuruculuğu var. Biri diğerinin yerini almadan, filmlerin sürelerinden bağımsız, eşit bir değer görmesini ve sinemanın geleceğinin sinema salonlarında var olmaya devam etmesini diliyorum.
Sırada bizi bekleyen ne var?
Ilgın G. Korugan: Bir değişiklik olmazsa eylülde yönetmenlik master programına başlayacağım. Şu âna kadar kendi uğraşlarımla ve sektörde çalışarak edindiğim bilgilere ek olarak akademik bir eğitim alacağım için heyecanlıyım. İkinci bir kısa film senaryosu üstünde de çalışıyorum, post-apokaliptik dünyada içsel bir yolculuk öyküsü.
Sığla Ünal: Aramızda Kalan Her Şey’in festival yolculuğu hem Türkiye’de hem yurt dışında yıl sonuna kadar devam edecek diye düşünüyoruz. Sonrasında da bir dijital platformda erişilebilir olmasını hedefliyoruz. Bu sıralar yapımcılığını üstlendiğim, Ecre Begüm Bayrak’ın yönettiği İstiğfar ya da Kar adlı kısa filmin festival başvuru sürecindeyim. Umarım önümüzdeki aylarda onu da seyircisiyle kavuşturmuş oluruz!