Arşivden: Kırsalın gizemli düşleri – Dan Attoe

Ressam, heykeltıraş Dan Attoe ile kırsaldan ve şehirden,  göçmekten ve kök salmaktan, aileden ve kunduzlardan bahsettik.


Röportaj: Yetkin Nural
Bu röportaj Kasım 2013 tarihli Bant Mag. No:24‘te yayımlanmıştır.


Dan Attoe vadide açtığı patikasında akan suyun, geceleri iskelelerde oynayan kunduzların, dağ tepelerinin ve orman kuytularının anlattıklarına kulak kabartan birisi. Yaşamını geçirdiği kırsal alanların gizemli öykülerini iç gözünün filtresinden geçirerek, izleyici için sonunu ve başını bilmediğimiz, öncesine ve sonrasına dair daha çok hissel bir kurguya varabildiğimiz merak uyandıran anlık görsel anlatılara, anekdotlara dönüştürüyor. Bu dönüşüm sürecine sığmayan, sağ sola dökülen kelimeler ve imajlar ise Attoe’nun elinde  elektrikli testere veya neon ile oluşturulan heykellere dönüşüyor. 


Spesifik bir çalışma biçimin var sanırım. Meditasyonla başlayan ve bir kısmı resme dönüşecek olan skeçlerle devam eden bir program… Doğru mu? Hâlâ bu şekilde mi çalışıyorsun?
Evet, kesinlikle spesifik bir çalışma sürecim var, ama bu sürecin programı açısından oldukça esneğim. Her gün başladığım belli bir saat yok ama haftaiçi her gün meditasyonla ulaştığım bir imajı çiziyorum. Bu çizimlerden bazıları zamanla resme dönüşüyor. Ayrıca günlük çizimlere eşlik eden pek çok karikatür tipi çiziktirmeler ve metinler eşlik ediyor ve bunlardan da bazılarını resimlerin içine alıyorum veya neon heykellere dönüştürüyorum.

Bu çalışma sistemini nasıl oluşturdun? Sana nasıl yardımcı olduğunu düşünüyorsun?
Bu çalışma sistemi çeşitli psikolojik araştırma modelleri, bir yazarın günlüğü ve Zen Budizm’i ne dayanarak oluşturduğum bir kombinasyon.  Aslında 1996’da psikoloji öğretimimi terk ettiğimde kendi psikolojik gelişmemi takip etmek için her gün bir resim yaparak başladım. Bu süreç ilgimi çeken konuları bulmama yardımcı oluyor. Dolayısıyla benimle ve ilgilendiğim şeylerle beraber sürecin kendisi de her zaman değişiyor ve gelişiyor. Şu noktada çekimini hissettiğim bir görsel dağarcık buldum ve değişimler daha çok bu dağarcık çerçevesinin içinde oluşan nüanslardan ibaret. Günlük olarak çizim yapma pratiği bana zamanla benim görsel bölgem olarak bilinen alandan çıkarak farklı imajlar yaratmamı, kendi alanıma taşımak için yeni şeyler bulmamı ve keşfetmek için yeni yönler saptamamı sağlıyor.

Biraz çalışma ortamından bahseder misin?  Stüdyonda neler oluyor?
Stüdyom, Washington Eyaleti’nin güneybatısında, küçük bir kasabada bulunan bir dükkânın içinde. Columbia Nehri’nin hemen yanında ve evimin kapısından stüdyoya yaklaşık iki dakikada yürüyebiliyorum.  Stüdyomun tam karşısında nehrin üzerinde birkaç iskele var ve bir kunduz ailesi akşamları orada takılıyorlar, ben de hemen hemen her akşam onları izlemeye gidiyorum. Stüdyomun içindeyse içinde mutlaka su ve insan figürleri bulunan bir seri resim var: göller, çağlayanlar, nehirler ve okyanus. Ve elbette ahşapla yaptığım tüm işler; tüm çerçevelerimi ve bazen işlerin taşınacağı kutuları da kendim yapıyorum.


Hayatının ilk dönemlerinin önemli bir kısmını gezerek yaşadın: Washington’dan Idaho’ya, Wisconsin’e, Minnesota’ya ve Iowa’ya… Bu göçmen yaşam biçimiyle büyümek seni ve işlerini nasıl etkiledi?
Ben çocukken babam ABD hükümeti için çalışıyordu ve o atandıkça biz de onunla beraber yer değiştirdik. Her seferinde bir şekilde su kenarı bir yere düşüyorduk. Pasifik Okyanusu’nda Puget Sound, Idaho’da farklı nehir kenarları ve Minnesota’da Superior Gölü… Bunun etkisini işlerimde direkt hissetmek mümkün.  Ayrıca sürekli yer değiştiriyor olmamız beni de ilginç bir konumda bırakıyordu: Her gittiğimiz yerde, o küçük kasabada veya şehirden uzak cemaatte yaşayan herkesi tanıyacak kadar zaman geçirmeme rağmen hiç bir zaman bir yerin yerel topluluğunun bir parçası da olmadım. 

Bu durum bana gittiğim yerlerde yerel kültürlere kolayca uyum sağlayabilecek bir içsel rahatlık kazandırdı. Her gittiğim yerde de uzun süreli, yakın arkadaşlıklar kurdum. Ama aklımın köşesinde her zaman bambaşka bir yerde de kolaylıkla kurulabileceği düşüncesi oldu ve bu düşünce nedeniyle hiçbir zaman bir yere “yerleşmiş” hissetmedim kendimi. Bu nedenle yerel bir kültürün bazı özelliklerini orada doğup büyümüş birinin göremeyeceği açılardan görebiliyorum sanırım.

Bildiğim kadarıyla bir süredir ailenle beraber Oregon’a yakın bir kırsal alanda yaşıyorsun.  Sonunda bir yere kök saldığını ve yerleştiğini hissedebiliyor musun? Yoksa eşyalarını toplayıp yola çıkma, yeni yerler keşfetme hasreti var mı?
O arayış her zaman var. Şu anda yaşadığım kasaba (Washougal, Washington) Ashton, Island Park, Idaho ile beraber en uzun yaşadığım yer. Yedi yıldır buradayım.  Washington ve Idaho  eyaletlerinde 10’ar yıl yaşadım. Hemen arkalarından da sekiz yıl ile Minnesota geliyor. Artık içime dönüp ailemle beraber evim diyebileceğim bir yer yaratma ihtiyacını da hissediyorum.  Kızımın büyüyebileceği bir yere tamamen yerleşmeyi istiyorum.

“Şehirler biraz aklımı karıştırıyor.  Şehir yaşantısı ile tam olarak nasıl başa çıkacağımı kestiremiyorum. Upton Sinclair, Sherwood Anderson hakkında yazarken şöyle demiş: ‘Şehir insanı başka insanları düşünür, kırsalda yaşayanlar ise evreni.” 

Aileden ve yerleşik hayattan söz açılmışken. Bir eş ve baba olmak işlerini nasıl etkiledi? 
Aslına bakarsan bir kaç yönden etkisi var. Biriyle evlenmenin getirdiği sorumluluk işimin önemini daha kuvvetli hissetmeme yol açtı, ayrıca rutinlerimi ve düşünme biçimimi değiştirmem gereken bir durum yarattı. Bir çocuk sahibi olmak da evlilik gibi empati egzersizinde, aynı kapsamda bir ileriki aşama. Aile sahibi olmak aynı zamanda kendi hayatım, başkalarının hassasiyetleri ve benim onlar üzerinde etkilerim hakkında daha önce düşünmediğim şekillerde düşünmeye zorladı beni.  Tüm bunlar yaptığım işi daha fazla ciddîye almama yol açtı ve işlerimde ilgilendiğim konuları farklı şekillerde genişletti. Örneğin resimdeki kadın figürlerinin derinlik ve rol olarak geliştiğini düşünüyorum. Ayrıca genel olarak ilgimin de bileylendiğini hissediyorum. 


İşlerinde de hayatında da şehirden bir şekilde uzak duruyorsun. Şehirler ve kent yaşamı hakkında ne düşünüyorsun? 
Arada sırada şehre ait bir mekân veya şehirde görebileceğiniz bir iç mekânda geçen resimler yapıyorum. Ancak hayalgücüm genelde beni oralara götürmüyor. Meditasyon yaptığımda gördüğüm imajların bir sınırlaması yok; 20 dakika boyunca aklımın içinde serbestçe dolaşıyorum. Ama her nedense çoğunlukla kendimi kırsal arazilerde, ormanlarda ve göllerde, nehirlerde ve akıntılarda buluyorum. Bu çocukluğumda zihnimde yer eden manzaralardan dolayı mı yoksa sadece bu tarz alanlarda daha fazla huzur bulmamdan mı kaynaklanıyor bilmiyorum.

Şehirler biraz aklımı karıştırıyor.  Şehir yaşantısı ile tam olarak nasıl başa çıkacağımı kestiremiyorum. Upton Sinclair, Sherwood Anderson hakkında yazarken şöyle demiş: “Şehir insanı başka insanları düşünür, kırsalda yaşayanlar ise evreni.”  Kendi adıma kırsal alanda yaşamayı şehirde yaşamaktan çok daha değerli buluyorum.

Peki kırsalın ilham aldığın noktaları neler?
Kırsal hayatın benim için en önemli özelliklerinden biri alan. Daha uzağı görebiliyorum ve gördüğüm manzarada insan eliyle yapılmış objelerin daha az gücü var. Benim doğamda keşfetmek var ve şehirleri keşfederken çok heyecanlanmıyorum. Daha fazla alan,  daha az insan ve bina gördüğüm zaman üzerime inen bir huzur var açıkçası.

“Paintallica ilk başta benim ve arkadaşlarımın birbirimizin işlerine dair bir eleştiri diyaloğunun devamlılığını sağlamak için kuruldu. Kasıtlı bir şekilde birbirimizin hislerini incitmeye ve bu şekilde işlerimiz hakkında dürüst eleştiriler alabilmeye çalışıyorduk.” 

İşlerinin kesinlikle hikâye anlatan bir yönü var. Tarihsel veya edebî referanslar, yarattığın görselliğin hikâyesini şekillendirmeye yarayan metinler ekliyorsun resimlerine mesela. Ne tarz hikâyeler ilgini çekiyor ve sen ne tarz hikâyeler anlatmayı seviyorsun?
Ben her çeşit hikâyeyi seviyorum! Erken dönem Amerikan hikâyelerine ve tarihine bayılıyorum, bu toprakların eski yerel kültürü ve göçmenlerin ilk hikâyeleri gibi.  Kırsal hayata dair çaresizlik öyküleri hoşuma gidiyor. Flannery O’Conner, Cormac McCarhty ve Sherwood Anderson ilk aklıma gelen yazarlar.

Kendi işlerimi de çoğu zaman bir kurgu işi olarak düşünüyorum ama gitgide daha az edebî hikâyelere doğru kayıyorum. Ben zamanda donmuş anları resimlemekten hoşlanıyorum, çoğu zaman bir dizi olaya, bir kurguya dair ipuçları var ancak bu olayın ne olduğu belirsiz kalıyor. Eskiden bu hikâyelerin daha net olmasını isterdim, bunun için resimlerin içine veya arkasına olayları anlatan metinler eklerdim. Artık daha fazlasına dair ipuçları barındıran ancak sadece bir anı anlatan resimler yapıyorum.

Sen aynı zamanda “Paintallica” isimli, daha çok enstalasyon temelli işler üreten bir sanatçı kolektifinin de kurucu üyesisin.  Biraz Paintallica’dan bahseder misin?  Bu kolektifin arkasında nasıl bir fikir var?
Paintallica ilk başta benim ve arkadaşlarımın birbirimizin işlerine dair bir eleştiri diyaloğunun devamlılığını sağlamak için kuruldu. Kasıtlı bir şekilde birbirimizin hislerini incitmeye ve bu şekilde işlerimiz hakkında dürüst eleştiriler alabilmeye çalışıyorduk. Zamanla bu “toplantılar” bütün gece süren resim yapma, çizme ve inşa etme partilerine dönüştü. Herkes bir işe başlıyor, diğerlerinin de yardım etmesine izin veriyordu.  Şimdilerde ise bu grubun esas amacının pek çok farklı şeyin yapılışını sağlayan o dürüst enerjiyi sağlamak olduğunu düşünüyorum – birbirimizi yaptığımız iş hakkında fazla düşünerek o işe karşı duyduğumuz temel  heyecanı öldürmekten korumak.  Ve son olarak, bu grubun toplantıları bir noktada görsel objeler yapmanın neden temel bir insan aktivitesi olduğunu araştırmasına dönüştü.

Solo çalışmakla kıyaslanırsa bir kolektifle beraber çalışmak nasıl bir deneyim?
İki pratik çok farklı, ancak ben her iki pratikten de diğerine birşeyler getiriyorum. Benim tek başıma yaptığım iş biçimi meditasyona dayalı, yavaş ve detaylı bir süreç. Ancak bu şekilde çalışırken enerjimin ve konsantrasyonumun hepsini işe akıtabilmem için işe karşı duyduğum heyecanı tutabilmem gerek. Paintallica üyelerinden aldığım sert ve dürüst eleştiriler sayesinde yalnız çalıştığım zamanlarda da kendime karşı eleştirel olmayı ve heyecanı canlı tutmayı başarabiliyorum. Öyle ki kendimi kandırmaya çalıştığım zamanlarda bunun farkına varabiliyorum mesela. Ve en azından tek başıma çalıştığım zamanlarda arkadan kafama bir bira kutusu yemek gibi bir endişem olmuyor.

Bu aralar neler yapıyorsun? Yakın gelecekte sergi planların var mı?
Esasen önümüzdeki mart ayında Berlin’de Peres Projects’de gerçekleşecek olan solo sergim üzerinde çalışıyorum. Bu sergi içinde su olan manzara resimlerinden oluşacak. Paintallica burada, Portland’da bulunan ROCKSBOX’da bir sergi yaptı. Bu sergi geçen ay sona erdi ve elektrikli testereyle şekillendirilmiş sedir ağacından heykeller, çizimler ve resimlerden oluşuyordu. Bir de bol bol kızımla zaman geçiriyorum.

Son olarak son dönemlerde keşfettiğin, beğendiğin sanatçılar kimler?
Kevin Earl Taylor, Ralph Pugay, John Kleckner, Brent Wadden, Wes Lang, Lori Gilbert, Will Bruno, Jay Schmidt, Jesse Albrecht, Jamie Boling ve Paintallica’nın bütün üyeleri!  

paintallica.com