Arşivden: Yaratıcı riskler almak – Bill Laurance

26. İstanbul Caz Festivali kapsamında 9 Temmuz Salı akşamı UNIQ Açık Hava Sahnesi’nde çalacak Snarky Puppy, yeni nesil cazın en özel ekiplerinden biri. Virtüöziteyi, akıcı ve yaratıcı bir şekilde kullanan ve epey kalabalık bir kurulumla benzersiz bir uyum yakalayan Snarky Puppy’nin klavyecisi Bill Laurance’la, iki sene önce yine Caz Festivali için İstanbul’a geldiğinde yaptığımız röportajı hatırlayalım dedik.

Röportaj: Cem Kayıran – İllüstrasyon: Barış Şehri
Bu röportaj Temmuz 2017’de yayımlanan Bant Mag. No:58’de yer almaktadır.

Londra tonlarca farklı müzikal etkileşimi bir araya getirebilen şehirlerden biri. Senin müzikle ve özellikle enstrümanınla ilk temasın ne zaman ve nerede olmuştu? Londra’da bir müzisyen olmanın avantajları neler?

İlk öğretmenim bir ragtime piyanistiydi ve bana henüz yedi yaşındayken müziğin Verdi zevki aşılamıştı. O zamanlar yalnızca ragtime çalmak istiyordum ama bu nihayetinde beni diğer aşamalara taşıdı. Sonrasında da eğer gerçekten istediğim müziği çalmak istiyorsam tekniğe ihtiyacım olduğunu fark ettim ve bu klasik müzik konusunda daha derin bir anlayış geliştirme konusunda benim için itici güç oldu. İlk kez Londra’daki Soho’da bir restoranda standartları çalıyordum. Çalmayı öğrendiğim yerin burası olduğuna inanıyorum. Her gece, bu hafifçe ilgi gösteren kalabalığa çalıyordum ve yeni bir repertuvar geliştiriyordum. Ders verdiğim kişilere her zaman çalışlarını hızlı şekilde geliştirmek istiyorlarsa sürekli çalabilecekleri bir yerlerde bir süre geçirmelerini tavsiye ediyorum. Londra bunun için harika bir yer. Sürekli çalmak için, doğaçlama seansları için birçok imkân var. Ayrıca hayatın içinde kendi kahramanlarımı çalarken gidip görebilmek benim için önemli bir ilham kaynağıydı. Bu yüzden Londra, büyümek ve ilham almak için benim için muhteşemdi.

İlk solo albümünü Snarky Puppy kurulduktan on yıl kadar sonra yayınladın. Bu kadar beklemendeki temel sebep neydi? Solo albümlerin ve Snarky Puppy kayıtlarını karşılaştırdığın zaman, yaklaşımlarınızda ne gibi ortak noktalar görüyorsun?

Neredeyse bu sürenin tamamında ilk albümüm için çalışıyordum. En azından farklı projelerle birlikte onu inşa ediyordum. Flint’ten önce üç albüm yapmıştım. Bir piyano trio albümü, bir vokal albümü ve bir de elektronik duo albümü. Hepsi müzikal kişiliğimin belli bölümlerini yansıtıyor ama bu albümlerin her birinde hâlâ arayıştaydım ve bir sanatçı olarak büyüyordum. Flint, bu üç albümün de bir araya gelmesiydi bir anlamda. Kendimi tek bir janrla sınırlamaya çalışmaktansa, sevdiğim her şeyi tek bir tür içine sıkıştıracaktım. Caz, klasik, pop ve elektronika elementleri. Bir anda artık bir ses bulduğumu hissettim. Tabii ki Snarky Puppy’nin yükselişini görmek ilham vericiydi ve Michael League ve Robert ‘Sput’ Searight’la birlikte çalma geçmişine sahip olduğum için çok şanslıydım. Stüdyoya girdiğimiz anda albümün nasıl bir şey olabileceğini biliyorduk. Birlikte çalarak geçirdiğimiz o yılların hepsi çok değerliydi ve bize bu albümün tüm potansiyelini gerçekten ortaya koyabilmeme olanağı yarattı.

Hem kayıtlarda hem de konserlerinde birlikte çaldığın Robert ‘Sput’ Seawright ve Michael League’le aranızdaki müzikal bağı nasıl tanımlarsın?

Söylediğim gibi, hem sahnede hem sahne dışında birlikte geçirdiğimiz zamanlara eşdeğer bir şey bulmak imkansız. Üç stüdyo albümümde de belli bölümleri, Mike ve Sput’ı ve onların doğru fırsat sunulması durumunda parlatabileceklerini düşünerek yazdım. Bu şekilde birbirimizin güçlerinden faydalanabiliyor ve onları ön plana çıkarabiliyoruz. Mike ve Sput aynı zamanda prodüktörler ve ikisi de her albümün nasıl oluşturulması gerektiği konusunda önemli roller üstleniyor. Ama en önemli şey güven. Birbirimize tamamen güveniyoruz ve bu şekilde yaratıcı riskler alabiliyoruz. Her şey güvenle ilgili.

Kariyerin boyunca Laura Mvula’dan Bobby McFerrin’e çok yetenekli ve önemli müzisyenlerle birlikte çalıştın. Bu tür ortak çalışmalardan önce ne gibi şeyleri göz önünde bulunduruyorsun? Müzik tarihinden biriyle birlikte çalışabilecek olsaydın bu kim olurdu?

Kahramanlarımla tanışabilmiş olmanın en güzel yanı onların ne kadar iyi niyetli ve rahat insanlar olduklarını görebilmek. Size iyi şeylerin genellikle iyi insanların başına geldiğini hatırlatıyor. Geçtiğimiz yıl Quincy Jones ve Stevie Wonder’la tanışma şansımız oldu ve ikisi de son derece güzel ve alçak gönüllü insanlar. Herbie Hancock ve Ahmad Jamal de öyle. Kahramanım olan insanların günün sonunda sanatlarına bağlı kalan ve asla vazgeçmeyen, iyi ve dürüst insanlar olduğunu bilmeyi çok ilham verici buluyorum. Eğer birini seçebiliyorsam da bir numaram Michael Jackson olurdu.

Twenty Thousand isimli firmanla reklamlar, televizyon yapımları ve filmler için müzikler üzerine çalışıyorsun. Aynı zamanda dans dünyasıyla da fazlasıyla içli dışlısın. Bu işlerin yaratım sürecinde farklı bir açıdan bakmayı gerektirdiğini düşünüyorum. Bu tür farklı alanlarda çalışmak için seni motive eden şey nedir? Müşteriler ve firmalarla çalışırken özgürlüğünü koruyabilmek senin için bir tür meydan okuma mı?

Kesinlikle tam anlamıyla farklı bir şey. Odak bütünde olmalı ki müzikten bir adım uzaklaşıp resmin bütününe bakabilmelisin. İlk başlarda dans alanındaki işlerimi orijinal materyaller için ilham kaynağı olarak kullanırdım. Dans için çalmak, müziğinizin hiç beklemediğiniz şekillerde hayata geldiğini görmek için inanılmaz bir yol. Şu sıralar ilk uzun metraj film müziğim için çalışıyorum. Çernobil felaketi hakkında bir film ve bu yüzden de müzikler olayın neredeyse post-apokaliptik tonunu yansıtmalı. Müziğinizin farklı bir içerikle birlikte kullanıldığını görmek gerçekten çarpıcı bir deneyim. Bunun yalnızca kale direklerini değiştirmek ve bir anda aklına gelebileceğini bilmediğin yeni fikirler bulmakla alakalı olduğunu düşünüyorum. İçeriği ve ortamı değiştirmekle alakalı. Bahsettiğin gibi, müziğin başka bir şeyi desteklemesi gerektiği noktada tabii k bazı sınırların var ve beklentilerini doğru şekilde yönlendirebilmek için disiplinli olman gerekiyor. Eğer bunu yapmaya hazırsan, bu yönlendirme aradığın yaratıcı ilham kaynağına dönüşebilir.

Son yıllarda dünyanın dört bir yanında yeni ve taze bir caz hareketi söz konusu ve siz de bu akımın öncülerindensiniz. Cazın “yeni dönemi” hakkında senin düşüncelerin neler?

Caz kesinlikle yolunu kaybetti. Miles Davis’i kaybettiğimizde yol göstericimizi de kaybettiğimizi düşünüyorum. Standardı o belirledi ve geri kalan caz dünyası da istekli bir şekilde onu takip etti. Miles’ı kaybettiğimizde caz yönünü kaybetti ve yavaşça fazla kurumsallaştı, orijinal kaynağı olan ve köleliğe kadar uzanan köklerinden çok uzak bir yere gitti. Caz, aksi takdirde başkalarından mahrum kalacak olan insanlar için bir sesti. Caza orijinal önemini ve gücünü veren nihai şey buydu. Zamanla janrın kimliği daha güvenli olan ve aşama aşama duyguları yansıtmak yerine teknik kapasiteyle ilgili olmaya başlayan bir şeye dönüştü. Daha az güçlü ve daha çok beyinsel bir şeye; içgüdülerle ilgili olmaktan ziyade ayrıcalıklı olan bir şeye dönüştü. Ama şimdi cazın gerçekliği ve gücüyle ilgili bir dirilme söz konusu ve dünyanın dört bir yanındaki tüm insanlar da bunun için heyecanlı gözüküyor. Hem Snarky Puppy hem de kendi müziğimde, her zaman anın içinde olmayı ve beraber doğaçlama çalmanın verdiği keyfi saf bir şekilde paylaşmayı amaçlıyoruz. Bence bu keyif, şu anda çoğu doğaçlama müzikte eksik olan şey. Bu sebeple insanlar eğlenceyi müziğe geri yerleştirildiği zaman tepki veriyor.

Snarky Puppy’yle daha önce İstanbul’da çalmıştınız. Bu ziyaretlerden aklında kalan ilk şeyler neler? İstanbul Caz Festivali kapsamında vereceğiniz konser için ne gibi ipuçları verebilirsin?

İnsanlar. İstanbul’a son gelişimizde bize bendir çalan müzisyenlerden oluşan bir orkestra eşlik etmişti. Muhteşem güzellikteki antik askeri davul… Harika bir kültür alışverişiydi ve dinleyiciler de inanılmazdı. Konserden sonra onlarla epey vakit geçirdik ve her birimize bendirin nasıl çalınacağı konusunda ders verdiler. Şimdi turnemizde Michael League’de bir tane var ve bulduğu her fırsatta bendir çalışıyor. Orada bugüne kadar tanıştığım en sıcak insanlarla tanıştım. Festivalde bir perküsyon ekibi bize eşlik edecek ve müziğimdeki ritimlerin büyük kısmı da dünyanın bu kısmından ilham alan ritimler. Bazı sürpriz konuk müzisyenler için de çalışıyoruz. Davul ve perküsyonların öne çıkacağını bekleyebilirsiniz!

İstanbul Caz Festivali’nin programına bakma şansın oldu mu? Sen bir festival düzenleyecek olsaydın hangi müzisyenler ya da gruplar çalardı?

Joshua Redman ve Christian McBride için ve Bokante’deki kardeşlerimle aynı sahneyi paylaşacağım için çok heyecanlıyım. Eğer bir festival organize etseydim, bu muhtemelen olabildiğince farklı janrın olduğu koca bir parti olurdu. Önce Philip Glass’ı, ardından Stevie Wonder’ı ve sonrasında da Radiohead’i ağırlayan bir festival görmek isterdim.

Son üç yılda üç stüdyo albümü ve bir konser albümü yayınladın. Bill Laurance için sırada ne var? Bu yıl senden yeni bir şeyler duymayı beklemeli miyiz?

Bahsettiğim film müziğini bitirdikten sonraki projem, bir kez daha her şeyi köklerine döndüreceğim bir solo piyano albümü olacak. Temelde yalnızca piyano ama bazı diğer klavyeler ve kimi elektronik eklemeler / efektlerle birlikte. Bunların dışında ilk senfonimin de yazım sürecindeyim ama onun için biraz daha zaman var gibi gözüküyor.