Avalon Emerson, Neurosis ve bu hafta başka ne dinlesek?
Yazı: Cem Kayıran, Şevval Öztemur, Tuana Özcan, Utkan Çınar
Haftanın yeni müzikleri: Avalon Emerson & the Charm, Neurosis, Yangın, Anna Calvi, Nubiyan Twist, more eaze, underscores, Grace Ives, Imaad Wasif ve dahası.
Taze yayımlanmış albüm ve teklilerden hazırladığımız güncellenen çalma listemiz sizi bekliyor.

ALBÜM: Avalon Emerson & the Charm – Written Into Changes
(Dead Oceans)
Avalon Emerson, uzun soluklu DJ kariyerine kısa bir mola verip, grubu The Charm ile kurduğu daha kolektif ve şarkı odaklı dünyadan ikinci albümü Written Into Changes ile geri döndü. Dans pistine dönük solo üretimlerinden farklı bir yerden doğsa da Emerson’un DJ refleksleri albümün akıcı ve hareketli akışında kendini hissettiriyor. Zengin bir enstrümantasyona sahip albüm, beklenmedik anlarda karşınıza çıkan bir saksafon solosu ya da yaylıların şarkıyı ele geçirdiği anlarıyla şaşırtabilir. “Eden” ve “Wooden Star”daki motorik yapı ile “God Damn (Finito)” ve “Happy Birthday”in elektronik dokulara açılan anları birleşince albüm; dans müziği, synth-rock ve deneysel pop gibi etiketler arasında dolaşan değişken bir karakter kazanıyor. Emerson’un söz yazımı da şaşırtıcı derecede güçlü. Uzun yıllar DJ ve prodüktör olarak çalıştıktan sonra söz yazarlığına bu kadar geç yönelmiş olması neredeyse bir kayıp gibi hissettiriyor. The Magnetic Fields’tan ilhamla yazılan “How Dare This Beer”, basit bir öykünmeden çok daha zekice kurulmuş bir referans; ince esprili sözleri, synth odaklı yapısı ve finaldeki saksafon solosuyla albümün en akılda kalan anlarından biri. Emerson’un etkilendiğini söylediği bir diğer isim olan Silver Jews’un donuk mizahı, doğrudanlığı ve gri romantizmi de sözlerde kesinlikle hissediliyor. Şarkılar aşka bazen kaderci, bazen de yalnızca pes etmiş gibi duran bir çabasızlıkla bakıyor. Rostam Batmanglij ile birlikte prodüktörlüğünü yaptıkları “Jupiter and Mars” ve “Earth Alive”, bu acı-tatlı romantikliğin iki güzel örneği, adlarındaki gezegen referanslarıyla da bu mesafeli, kozmik duygulanımın iki yüzü gibi. Kişisel referanslarını saklamayan Written Into Changes, adının da ima ettiği gibi değişimi yalnızca kabullenmek değil, ona bilinçli biçimde alan açmak üzerine kurulu. Emerson’un prodüktör kimliğini güçlü bir şarkı yazarlığıyla buluşturduğu albüm, dans müziğinin anaakımda çoğu zaman yüzeysel biçimde dolaşıma girdiği bir dönemde; bu dünyanın içinden gelen ve yoğun bir duygusal karşılığı olan bir koleksiyon.
TEKLİ: Kelsey Lu – Running To Pain
(Dirty Hit)
“Bağlılık ve arzu, çöküş ve oluşum; kırılmanın, inanmanın, bir şeyi net bir şekilde görmeden özlemenin ve tekrar tekrar yeniden doğmanın ne anlama geldiğini anlama” hissiyle ortaya çıkan, haziran ayında bizlerle olacak So Help Me God albümünün ilk teklisi. Elektronik dokularıyla karanlıktan biraz önce çıkagelmiş gibi alçalış, yükseliş ve dramatik sözleriyle hemen etkisi altına alıyor: “Acıya koşuyorum, içimdeki zihnimi ele geçiren o şeytanları yatıştırmanın tek yolu bu mu?” Savanah Leaf yönetmenliğindeki klibi için de tık tık.

ALBÜM: Nubiyan Twist – Chasing Shadows
(Strut Records)
Büyük veri tabanları, dijital ağlar ve algoritmik panoptikonların yeniden ürettiği ilişkiselliklerimize karşılık kolektif gücümüz kadar sımsıcak uzunçaları bizlere bıraktı Nubiyan Twist. Afrobeat, caz, hip hop, elektronik dokunuşların organik bağlarla sentezlenip neşeli ritimlerle can bulduğu birliktelik Chasing Shadows ile içine hepimizin dâhil olduğu; duyma, dokunma, hissetme ekseninde birlikte üretmenin biricik hâlini kutlamaya çağırıyor. Gruptan Tom Excell albümle ilgili şunlar söylemiş: “Neşeli ve meydan okurcasına insani hissettiren bir şey yapmak istedik; insanlar arasındaki o bağlantı olmadan var olamayacak bir şey. Bir yapay zekâya saniyeler içinde bir füg yazdırabilirsiniz ancak müzisyenler bir araya geldiğinde ortaya çıkan kimyayı ve kaosu yakalayamaz.”
EP: Mclusky – i sure am getting sick of this bowling alley
(Ipecac Recordings)
90’lar sonu ve 2000’ler başında iki albüm yayımlayıp, seneler içinde dağılıp yeni üyelerle birleşen mclusky neredeyse 20 yıl süren sessizliğini geçtiğimiz yıl “the world is still here and so are we” albümüyle bozmuştu. Yeni müzikler için arayı açmamaları da sevindirici elbet. Grubun arıza ve gürültüyü önceliklendiren düzenlemeleri, en bezgin ya da yorgun ânınızda bile depara kalkmanızı mümkün kılacak kadar güçlü. “fan learning difficulties” gibi parçalar da onların da çılgınca eğlendiğini hissedebiliyorsunuz.

ALBÜM: Neurosis – An Undying Love For A Burning World
(Neurot Recordings)
Neurosis geri döndü. 10 yılın ardından ilk albümünü resmen çat diye, herhangi bir promo sürecine gerek duymadan yayımladı Oakland çıkışlı post-metal grubu. Yeniliklerin başında gruptan ailesine uyguladığı şiddet sebebiyle kovulan vokalist Scott Kelly’nin yerini alan Aaron Turner var. Isis ve Sumac gibi gruplarıyla tanınan Turner’ın varlığı, daha doğrudan vokaller ve daha yoğun gitar dokularını beraberinde getirmiş. Albümün açılışını yapan ve Turner’ın haykırışlarının başrolde olduğu 52 saniyelik kayıt, tüm yolculuğun tonunu belirliyor: “Nasıl yaşanacağını unuttuk, bu yüzden acı çekiyoruz.” 8 parçadan oluşan albümün tamamı da neredeyse varoluşsal bir titreşim yayıyor. Kendi sahnesinin öncü gruplarından olan Neurosis, büyük ses duvarları kurarak kulağınızın içine yoğun basınç uygulayan dinleme deneyimleri yaşatmaya devam ediyor.
TEKLİ: Widowspeak – If You Change
(Captured Tracks)
Widowspeak, 2022 tarihli The Jacket ardından yeni albüm Roses’ın müjdesi ve ilk tekli “If You Change” ile döndü. Molly Hamilton ve Robert Earl Thomas ikilisinin folk-rock tonunu koruyan parça, değişim korkusunun yarattığı o tuhaf donmuşluk hissi etrafında dolaşıyor. Hamilton’ın sözlerinde, “bozulmasın diye dokunulmayan” şeylerin aslında hiç yaşanmamış, hiç sevilmemiş olma ihtimalinden bahsediyor. Parça, bu düşüncenin etrafında ağır ağır akan gitarları ve Hamilton’ın yumuşak ama melankolik vokaliyle kendi içinde dolambaçlı bir atmosfere sahip.

EP: Anna Calvi – Is This All There Is?
(Domino / GRGDN Müzik)
Bu EP’yi değişen benlikler, dönüşen sıfatlar, farkına varmadan alıştığın kimlikler, öyle ya da böyle aynaya baktığında gördüğün kişi üzerine yürütülen bir tür düşünce biçimi olarak ele alabilirsiniz. Bir çeşit kendilik sorgulaması ânında yeşeren Is This All There Is?, Anna Calvi’nin ebeveyn olduktan sonra yaşadığı değişimlerden aldığı kıvılcımla, dijital yabancılaşma ve modern dünyaya bağlı duyguları kurcalayan üçlemenin ilk kapısını aralıyor. Iggy Pop, Laurie Anderson, Matt Berninger, Perfume Genius düetleriyle şekillenen oldukça kalabalık EP, atmosferik evreni ve yankılı vokalleriyle baş döndürücü. Bu aralar karşılığı yok gibi hissettiren sorular soruyorsanız, bu dört şarkı hem tetikleyebilir hem size bir arkadaş olabilir.
TEKLİ: The Afghan Whigs – House of I
(Royal Cream / BMG)
2011’de tekrar aktif olduklarından beri Greg Dulli ve arkadaşları az ama öz albümlerle saygın bir külliyat üretmeye devam etti. Bu yeni dönemin dördüncü ve 2022’den beri de ilk albümlerini senenin devamında duyacağız. Bu koleksiyondan ilk tekli de 40. yıllarını hakkıyla kutlayan bir şarkı. Tüm The Afghan Whigs külliyatını bir şarkıya kanalize etsek ne olur diye sorsak yapay zekâya, sanırız buna benzer bir şey verirdi bize. Bu sene kendisi de 60. yaşını kutlayan grubun lideri Greg Dulli’nin vokalleri her zamanki gibi güçlü. Şarkının yıldızı ise son iki albümde de beraber çalıştıkları Patrick Keeler’ın davulları. Onlarla güzel bir 40 yıl geçirdik, devamı da gelsin umalım.

ALBÜM: more eaze – sentence structure in the country
(Thrill Jockey Records)
more eaze, yani Mari Maurice, yeni albümünde duygularını dijital dokularla ördüğü bir alan kurmuş. Deneysel pop ile ambient ve glitch arasında dolaşan albüm, Maurice’in sesini bazen bir kırılganlık ânında, bazen de katmanlı efektlerin içinde kaybolan bir anlatıcı olarak duyuruyor. Albümün merkezinde yalnızlık hissi ile dijital dünyanın yarattığı dağınık duygu hâlleri dururken; akustik gitar dokunuşları, elektronik dokular ve aniden belirip kaybolan ritimler şarkıları sürekli yön değiştiren bir akışa sokuyor. Folk kırıntılarıyla glitch pop estetiğini bir araya getiren albüm, huzursuz bir sakinliğe sahip. more eaze’in prodüksiyon yaklaşımı da bu belirsizlik hissinin kendisi aslında, parçalar çoğu zaman, albümün ismini de hatırlatır şekilde, henüz tamamlanmamış bir cümle gibi ilerliyor.
ALBÜM: St. Vincent – Live in London!
(Total Pleasure Records)
Son albümü All Born Screaming’i (ve İspanyolca versiyonunu) 2024’te yayımlayan St. Vincent, yeni bir konser albümüyle karşımızda. Live in London! adını taşıyan kayıt, müzisyenin 2025’te BBC Proms kapsamında Royal Albert Hall’da gerçekleştirdiği ve sahnede kendisine 60 kişilik Jules Buckley Orchestra’nın eşlik ettiği performansı belgeliyor. “Marrow”, “The Stranglers”, “Digital Witness” gibi St. Vincent diskografisinin erken dönemlerinden güzelliklerin de arasında olduğu tam 19 şarkılık bir akış.

TEKLİ: Yangın – Kaçtığın Her Şey
(Universal Music Türkiye)
Yangın, ikinci albümüne doğru ilerlerken yeni tekliler paylaşmayı sürdürüyor. “Kaçtığın Her Şey”, puslu gitar dokusu ile buna zıt bir havadaki riffin yarattığı hat üzerine kurulu. Theo Kaya’nın vokali de bu karşıtlığın içinde gidip geliyor; kimi anlarda gerçek olmasını istemez bir tavırla, kimi anlarda ise kabullenmiş bir tonla söylediği “Kaçtığın her şey olur istediklerin” sözleri parçaya adını vermiş. Grubun gitaristi Bora Yavrucak imzalı prodüksiyonuyla şarkı, Yangın’ın yaklaşan albümüne dair merakı biraz daha artırdı. Ayrıca kendinizi şanslı hissediyorsanız, sorularınızı Yangın’ın 8-ball’una yöneltmek de buradan mümkün.
ALBÜM: The Dandy Warhols – Pin Ups
(Beat The World Records / Little Cloud Records)
The Dandy Warhols’un zirve dönemlerini 90’ların sonu ve 2000’lerin başında yaşadığı bir sır değil. Ancak 2024’teki son stüdyo albümleri ROCKMAKER’ın da uzun aradan sonra en güçlü işleri olduğunu da söylemeli. Şimdi de elimizde bir cover albümü var. Kariyerleri boyunca kaydettikleri ve tribute albümlerde, B-yüzlerinde veya bonus şarkılar olarak karşımıza çıkan yorumları bir albümde toplamışlar. Daha önce yayımlanmamış kayıtlar da mevcut. Warhol’un kendine has rock’n’roll enerjisi her şarkıya bir cover için gerekli olan sosu katmış. The Cult, The Cure, The Beatles, New York Dolls, Grateful Dead, Gang of Four gibi grubun kişisel favorilerinden şarkılarla oldukça dinamik ve neşeli bir toplama. The Dandy Warhols seviyorsanız sizi ihya edecektir. Tek not ise pek başarılı, Neil Young’dan Ohio yorumlarının yer almaması. O da bu derlemede olmayı hak ederdi sanki.

ALBÜM: underscores – U
(Mom+Pop)
Future bass yükselişleri, en jenerik hâliyle EDM referansları, 2000’ler başlarının radyo dostu R&B titreşimleri, hatta yer yer dubstep darbelerini aynı çerçevede toplayan hızlı ve yoğun bir albüm U. Önceki albümü Wallsocket’ın anlatı merkezli yapısından uzaklaşan April Harper Grey, konsept kurmaktan çok pop formunun iç mantığını parçalayıp yeni bir kokteyl oluşturmaya kafa yormuş gibi. Son dönemde Oklou, Yaeji ve Danny Brown gibi isimlerle ortaklıklara imza atan underscores, bu sene sık sık kendinden bahsettirecek gibi görünüyor.
ALBÜM: Ladytron – Paradises
(Nettwerk Music Group)
90’ların sonunda Liverpool’da kurulan ve 2000’ler başı electropop furyasına karakterini veren gruplardan biri olan Ladytron bu albümde doğrudan dans pistine dönüyor. Paradises, grubun uzun süredir ima ettiği disco etkilerini açıkça öne çıkardığı bir kayıt. Reuben Wu’nun ayrılığından sonra yola üç kişi devam etme kararı alan ekip, parçaları kısa sürede ve spontane biçimlerde yazmış. “I Believe in You”, “Kingdom Undersea” ve “A Death in London” gibi duraklar, Ladytron’a özgü karanlığı korurken daha hareketli bir enerji yaratıyor.

ALBÜM: Imaad Wasif – Superconciousness
(Voidist Records)
Imaad Wasif’ten bahseden tüm yazılar onun Yeah Yeah Yeahs’in turne ekibinde yer aldığından bahsetmeden geçmese de artık 20 yıllık solo kariyerine saygıdan bu notu eklemek zorunda hissetmesek de olur sanırız. Geçen yılki Los Angeles yangınlarının, yaşadığı Altadena’yı kötü etkilemesi sonucu yerinden yurdundan olan Wasif, bu tatsız durumun gölgesinde hazırlamış albümü. Oldukça net, ustalıklı ve parlak bir prodüksiyona sahip çalışma, 70’lerin şarkıcı / şarkı yazarı kültürüne göndermeler yaparken daha yeni dönem indie rock tatlarına da yanaşıyor yer yer. Müzisyenin kendi plak şirketinden yayımladığı ilk albümü çok fazla yenilik sunmuyor, biraz da fazla konformist belki ama işçiliğin kalitesi ve samimi ruh kolaylıkla dinleyiciye geçiyor.
TEKLİ: MUNA – So What
(Saddest Factory Records)
Işıl ışıl mekânların, sesli gülüşlerin, büyük ve birbirimize değdiğimiz danslarla dolu partilerin ardından her sesin ve her rengin birer boşluğa dönüştüğü gecelerde MUNA, elimizden tutup bizlerle birlikte uzun uzun şehrin kıvrılan sokaklarında, içimizdeki o canlanmak için kıpırdayan hüznü ele almış. Pop elementleri arasına serpiştirdikleri minik elektronik dokularla ortaya çıkan “So What”, bazı partilerin sonrasında bir başına çıkıp dolaşmakla iyileşeceğini, iyileşmenin ise performans kaygısı gütmediğin ilişkiselliklerden geçtiğini anlatıyor.

ALBÜM: Grace Ives – Girlfriend
(True Panther Records / Capitol Records)
Grace Ives, prodüktörlüğünü bizzat üstlendiği ikinci albümü Janky Star ile kurduğu kendine özgü, alıngan ama muzip synth-pop dünyasını yeni albümü Girlfriend ile daha kolektif ve rafine bir noktaya taşıyor. Yapım sürecinde Ives’a John DeBold ve Ariel Rechtshaid eşlik etmiş. Girlfriend’in sözlerinde Ives’ın gündelik hayatın küçük anları, romantik karmaşalar ve iç konuşmalar etrafında kurduğu anlatılar öne çıkıyor. Şarkılar ilk anda son derece akılda kalıcı nakaratlarla dinleyiciyi yakalasa da sözlere biraz dikkat kesildiğinizde Ives’ın geçirdiği zor dönemi oldukça açık bir dille anlattığını fark etmek mümkün. Müzisyenin ikinci albüm sonrası yaşadığı zorluklar sonrası şekillenen şarkıların merkezinde oyuncaklı synth’ler, lo-fi ritimler ve Ives’ın neredeyse konuşur gibi ilerleyen karakteristik vokali var. Bu Grace Ives estetiği denebilecek sound’u, müzisyenin daha üçüncü albümünde hissedebiliyor olmamız etkileyici. Şarkılar bir yandan DIY bedroom pop hissini korurken, diğer yandan Ives’ı birkaç albüm sonra daha geniş bir pop sahnesinde hayal etmek gayet mümkün. Kusursuzluk peşinde koşmayan üretim dili, albümün samimiyetini ve kırılgan tonunu güçlendiren en belirgin unsurlardan biri.
TEKLİ: Laura Misch – Kairos / Scrolls
(One Little Independent)
Londra merkezli besteci, saksafoncu ve prodüktör Laura Misch’in 5 Haziran’a tarihlenen yeni albümünden iki parça birden dinlemeye açıldı. Özellikle “Kairos”ta ritim yerine nefes ve rezonans ön plana çıkıyor; parça lineer ilerlemek yerine genişleyen bir yüzey hissi yaratıyor. İkinci parça “Scrolls”un katmanlı vokal kurgusu ve düşük frekanslı elektronik zemini, parçayı ambient-pop formuna yaklaştırsa da merkezde hâlâ akustik nefesli dokular var. Günün ilk saatlerinde dinlemeniz tavsiyemiz.

ALBÜM: The Doomed Bird of Providence – Meteoric Heralds of Danger
(Norman Records)
Yaklaşık 15 yıldır Londra’dan bizlere seslenen ve Avustralya kökenli Mark Kluzek’in başı çektiği The Doomed Bird of Providence, beşinci albümünü tamamen enstrümantal bir yaklaşımın üzerine inşa ediyor. Kısa şarkılar uzunlar için girizgah niteliğinde. Avustralya edebiyatının önemli eserlerinden, Marcus Clarke’ın Avustralya hapishane sistemini konu aldığı For the Term of His Natural Life isimli hikâyesinden esinlenen çalışma, yazarın deniz betimlemelerinden etkilenmiş. İster istemez bir film müziği havasına girseniz de müzikler aslında oldukça yoğun ve odak istiyor; hayal gücünüze fazla alan bırakmıyor. Özellikle bu müzikleri canlı tecrübe edebilme şansı olsa istiyor insan.
TEKLİ: Paris Paloma – Miyazaki
(Nettwerk Music Group)
İngiliz indie folk bestecisi Paris Paloma’nın yeni teklisi adını, tahmin edebileceğiniz üzere Studio Ghibli’nin kurucusu Hayao Miyazaki’den alıyor. Sanat üretiminin yapay zekâ tarafından şekillenen bir dünyadaki yerini sorgulayan parçanın Georgie Cowan-Turner yönetmenliğinde çekilen klibinde Paloma, karanlık ve tam olarak görünmeyen bir tehdidin peşinden kaçan “The Soldier” karakterine hayat veriyor. Klip buradan izlenebilir.