Bant Mag. No:38’den // Atmosferik sineması ve akıcı sohbetiyle Guy Maddin ile bir buluşma

Geçtiğimiz ay !f İstanbul kapsamında Türkiye’deki hayranlarıyla buluşan Guy Maddin’le, atmosferik sinemasının kapılarını aralamaya çalıştığımız bir sohbet gerçekleştirdik…

Röp: Müge Yıldız, İllüstrasyon: Naz Tansel, Foto: Thomas Keydel

Guy Maddin’in sineması karanlık, ezoterik, merak uyandırıcı ve benzersiz. Rüyalar, anılar ve hayaletler tarafından çevrilmiş bu dünya kapılarını hep büyük bir cesaretle seyircisine açıyor. Bir belgesel ya da bir melodram, siyah beyaz ya da renkli, dışavurumcu ya da felsefî her zaman ilgi çekici bir sinema bu.

Ve benim ilk söyleşim, ilk yönetmen buluşmam da böylesi bir dünyanın kapılarını açan ve açmaktan çekinmeyen Guy Maddin’le oluyor. Çok heyecanlıyım. Maddin’le buluşmak üzere erkenden girdiğim otel lobisinde bekliyorum. Zamanla olan yarışımdan her yere erkenden gitmek alışkanlıklarımdan biri, erkenci biri olarak da dakik insanlara hep hayranlık beslemişimdir. Saat tam iki buçukta ellerini ovuşturarak Guy Maddin asansörden iniyor ve göz göze geliyoruz.

Lobide benden başka bekleyen kimse olmadığı için birbirimize gülümsüyoruz ve hemen tanışıyoruz. Ellerine sürdüğü nemlendirici krem için hemen özür diliyor, ben heyecandan fark etmiyorum bile. İlk röportajım olduğunu, çok heyecanlı olduğumu ve hemen başlayabileceğimizi söylüyorum. Ben de heyecanlıyım diyor ve hemen sözü uzatmadan konuşmaya başlıyoruz.

bant-38-guy_maddin_3

Isabella Rossellini’yle yaptığınız röportajı okudum.
Aa gerçekten mi?

Onunla aranızda özel bir bağ olduğunu biliyorum. Bu röportajda, onunla birlikte izlediğiniz ilk filmden bahsediyorsunuz… Lon Chaney’nin olduğu The Unknown, bir melodram ve sizin melodramla ilgili düşüncelerinizi çok ilginç buldum, eğer mümkünse genel olarak melodramlarla ilgili fikirlerinizi paylaşabilir misiniz? Sizden melodramlarla ilgili daha çok şey duymak istiyorum.
Tamam, basitçe açıklayabilirim. Türkiye’de nasıl bilemiyorum, ama Kuzey Amerika’da bir çok insan melodramlardan nefret eder, modası geçmiştir. Melodramların abartılı, zevksiz, utanç verici şekilde abartılı bulurlar, ama bence iyi ve kötü melodramlar vardır, iyi melodramlar engeli olmayan gerçeklerdir. Sen bunları daha önce okumuş olabilirsin, eğer kendimi tekrar ediyorsam üzgünüm. Eğer gerçek hayatta birini arzuluyorsan, ona öylece sahip olamazsın; eğer birinden nefret ediyorsan, onu hemen yumruklayamazsın; birinin sahip olduğu bir şeyi istiyorsan, onu öylece ondan çalamazsın; toplumsal kurallar, âdetler buna engel olur. Ama bazen rüyalarında, engel taşımayan arzuların istediğin insana sahip olmana izin verir, nefret ettiğin insana vurursun, çok istediğin o parayı çalarsın. Ve melodramda, ki çok karmaşık insan öykülerini ele alır ve 90 dakikada anlatmaya çalışır, engel taşımayan gerçeklerin kısa yolunu yapar; bir adam erkek kardeşini öldürür veya annesiyle yatar yani bunlara benzer şeyler vardır. Kısacası iyi bir melodramda da gerçeğin abartılması yoktur, çünkü gerçeğin abartılması gerçeğin kendisini çarpıtır ve onu daha az doğru yapar. Yani iyi bir melodramda, melodram doğruyu bulur ve engelleri, sınırları aşar. The Unknown’da mesela Joan Crawford erkeklerin ellerini sevmeyen bir kadını oynar, yani erkekler tarafından dokunulmak hoşuna gitmez, cinsel ilişkinin bilinmezliğinden korkar. Muhtemelen, babası ona elini sürdüğünden. Lon Chaney ise kadını baştan çıkarmak için elleri yokmuş gibi davranır; çoğu erkeğin cinsel anlamda tehdit oluşturmayan en yakın erkek arkadaş olma korkunç stratejisini seçer. Bu yüzden ellerini saklar, sonra kadın adama aşkını ilan eder ve adam onunla evlenmek için tek seçeneğinin kollarını kestirmek olduğunu fark eder. Ama kollarını kestirttikten sonra iyileşme sürecinde kadın sirkin en büyük elli, en güçlü adamına âşık olur, adam için böylece her şey sarpa sarar. Bütün film insanın kendisine karşı dürüst olmamasıyla ilgilidir; seksüelken seksüel davranmaması gibi. Yani bu beladan başka hiçbir yere varmayacaktır. Bu yüzden, bu filmin gerçekliğini seviyorum, biliyorum ki Lon Chaney gibi insanlar seksüel olarak tehditkâr değilmiş gibi yapar, filmde de onların çokça cezalandırılmasını görmek güzel.

Eğer My Winnipeg hakkında konuşursak, bu filmin de bir anlamda melodram olduğunu söyleyebiliriz. Ben de şimdi merak ediyorum, gözlerinizi kapattığınızda ve Winnipeg’i düşündüğünüzde aklınıza ilk gelen resim nedir?
Ah be! Bazen gerçekten kirli bir kar tepesi, bir sürü izmaritlerle dolu kar tepesi gibi. Ama bazen bir gece ve çok çok soğuk bir gece; havanın buz kristalleriyle parıldadığı, yıldızlarla kristallerin birbirine karıştığı, yani yıldız mı kristal mi olduğunu anlayamadığım güzel bir gece.

Peki merak ediyorum film ve felsefe ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz? Gilles Deleuze bazı yönetmenlerin filozof gibi olduğunu söyler, siz buna katılıyor musunuz?
Ben pek filozof gibi değilim, bu yüzden pek emin değilim. Yani eğer Deleuze okumuş olsaydım, ona tamamen katılırdım ya da katılmazdım; ben onun hakkında konuşacak kadar bilgi sahibi değilim. Ben sadece kendi sezgilerimle çalışıyorum. Biraz melodram öğrendim, biraz dışavurumculuk ve hiçbir zaman belgeselin çok gerçekçi olduğuna inanmadım. Bu yüzden bunların dışından böyle inanışlarım var ve geri kalan da benim için sezgi. Deleuze okumalıyım aslında, ama korkuyorum, çünkü benzer deneyimi Freud okumaya başladığımda yaşamıştım. Biraz fazla öğrenmiştim ve rüya görürken rüyalarımı analiz etmeye başlamıştım, bu rüyalarımı mahvetmişti. Belki Deleuze de filmciliğimi yok edebilir.

Röportajın tamamını okumak için buraya tıklayarak Bant Mag. No:38’e ulaşabilirsiniz.