Bant Mag. No:39’dan // Sam Prekop’un sinematik harikası: The Republic

Chicago müzik sahnesinin en özel parçalarından biri olan Sam Prekop, solo kariyerinin dördüncü stüdyo albümünü geçtiğimiz haftalarda Thrill Jockey etiketiyle yayınladı. Büyülenmiş bir şekilde dinlediğimiz, her dinleyişte farklı detaylarını yakalayıp yeniden sevdiğimiz The Republic’i Sam Prekop’la konuştuk.

Röp: Cem Kayıran, İllüstrasyon: Nura Aliosman

Kurucularından biri olduğu Sea and Cake’e benzer üretimler yaptığı ilk iki solo albümünün ardından ağırlığı elektronik seslere veren Prekop, 2010 yılında yayınladığı Old Punch Card albümünün ardından yeni albümü The Republicte de yalnızca modüler synthesizer kullanıyor. İşitsel olarak baştan sona bir bütünlük sunan The Republic, çeşitli anlarında ritmik katmanların ön plana çıktığı, zaman zaman da Prekop’un ses deneylerinin epey soyut örneklerinin bir arada barındığı bir albüm.

The Republic, modüler synthesizer üstüne kurulu ikinci Sam Prekop albümü. Sınırları olmayan bir enstrüman olduğunu düşünürsek, geride bıraktığımız dört yılda, senin bu enstrümana yaklaşımında neler değişti?
Old Punch Card albümü için çalışmak birçok anlamda benim için yenilik oldu. Müziğimde var olduğundan haberimin olmadığı birçok ihtimali benim için görünür kıldı, bu sebeple benim için çok heyecan verici bir zamandı. The Republic’te Old Punch Card albümünde vardığım kimi fikirlerin saflaştırıldığını hissediyorum. Ayrıca David Hartt’ın filmi için doğrudan müzik yapmak da benim için farklı bir yaklaşımdı. Kullandığım synth de biraz genişledi. Bana farklı stratejiler konusunda ilham veren yeni ekipmanlarım var.

Albümün ilk dokuz şarkısı The Republic ismini taşıyor ve yanlarında numaraları var. Bu dokuz şarkıyıalbümün geri kalanından ayıran şey nedir?
Albümün ilk kısmı aslında bir film için yapılmış müzikler. O şarkıları dokunmadan, oldukları gibi muhafaza etmek istedim. Yani o bölüme tek bir parçaymış gibi yaklaştım, dokuz kısımdan oluşan bir beste gibi.

Bir şekilde The Republic albümü, Old Punch Card’dan daha karanlık bir tınıya sahip. Son iki albümünükarşılaştırdığın zaman senin gözüne ilk çarpan farklar neler?
Bana kalırsa Old Punch Card özünde daha soyut ama daha az karanlık ve daha çok coşkulu bir albümdü bir şekilde. Sanırım The Republic’te en büyük farklılıklardan biri daha çok ritmik fikirlerin öne çıkmasına izin vermem ve daha az kesip biçme tekniğine başvurmam oldu. Bir önceki albümde kasıtlı olarak akışı mümkün olan her yerde bozuyor, neredeyse serbest doğaçlama hissiyle yaklaşarak, kulağa imkânsız gelen karışımlar yapmaya çalışıyordum. The Republic, buna kıyasla çok daha organik bir şekilde gelişiyor ve bir yolculuk filmi gibi başlayıp sanırım yine sinematik bir şekilde sonlanıyor.

Tınısal olarak albümün merkezinde duran şarkı “Weather Vane”miş gibi hissediyorum. Bize biraz The Republic’teki şarkıların ve seslerin nasıl ortaya çıktığından bahseder misin?
Kayıtlar, bahsettiğim soundtrack projesi olarak başladı ve ortaya çıkan işlerin kuvvetli olduğunu hissetmemle bunu bir albüme çevirmenin iyi bir fikir olacağını düşünmeye başladım. Soundtrack kayıtlarını bitirdikten sonra, yeni şeyler yazmaya, kaydetmeye devam ettim. En başından sonuna tahminen dört ay civarında vakit geçirdim. Çalışmalarım çiğ materyallerin üstüne uzun süreler doğaçlama yaparak bir yerlere ulaşmayı da kapsıyor. Belli durumlarda, şarkı tamamlanmış hâline bir kaza sonucu ya da otomatik olarak ulaşabiliyor. “Weather Vane” de o tür şarkılardan biri.