Birds In The Ground 20 yaşında ve her şey hâlâ berbat
Yazı: Elif Öz
Clay Parton’ın Eiafuawn mahlasıyla 24 Şubat 2006’da yayımladığı ilk solo albümü Birds In The Ground, geride bıraktığı 20 yıllık zaman diliminde birkaç kez yeniden doğdu.
Birds in The Ground’u iki sene önce yaz aylarında çok yoğun şekilde dinliyordum. Son haftalarda kendimi yine burada bulmam bilinçaltımın yansıması mı yoksa bir psy-op* mu, orası meçhul. Detaylara inmeden önce albümün şu anki bilinirliğe nasıl ulaştığını biraz konuşalım. 2006’da Parton’ın kendi kurduğu The Static Cult Label’dan çıktığında neredeyse kimsenin ruhu duymamıştı. 2008’deki Pillowscars baskısıyla ufak bir hareketlenme yaşasa da albüm asıl ivmesini çok daha yakın bir geçmişte kazandı. Hatırlarsanız; Duster’ın 2018’deki dönüşünü takiben The Numero Group’un yayımladığı Capsule Losing Contact box set’i ve “Inside Out“un TikTok’ta viral olmasıyla grup devasa bir kitleye ulaştı. Bu rüzgârı arkasına alan etiketin 2022’de Birds in The Ground’u tekrar basması ise albümü milyonluk dinlenme sayılarına ve hak ettiği o geç kalmış popülerliğe taşıdı.
Belli ki sayısız insanın kalbine girmiş bu albümün algoritmaların ötesinde bir sihri var elbet. Bu sihrin kaynağına inmek için San Jose’de küçük bir zaman yolculuğuna çıkıyoruz.
Senelerden 2000. Clay Parton, Canaan Dove Amber ve Jason Albertini dört senedir beraber müzik yapmakta ama ticari bir başarıdan söz etmek mümkün değil. Kimliklerini de oldukça gizli tutuyorlar. Şimdi Duster deyince hepimizin aklında beliren grup o zaman “arada müzik yapan üç kişi” daha çok. Bu gözden ırak ekip yaz sonunda ikinci uzunçalarını yayımlıyor ve yine ne ticari bir başarı yakalayabiliyor ne de oldukları yerden sıyrılabiliyor. İki ay sonraya, 13 Ekim’e geldiğimizde ise Duster’ın da parçası olduğu plak şirketi Up Records’ın kurucusu ve grubun da yakın dostu Chris Takino kanserden vefat ediyor. Yas, plak şirketinin sendelemesi, plakların baskıdan kalkması gibi güçlüklerle geçen birkaç ayın üzerine üçlü daha küçük ve kişisel projelerine odaklanmak için bir ara veriyor. Bu “ara”nın 2018’e kadar süreceğinden herkes bihaber.
Grubun ayrılığından sonra Albertini deneysel rock grubu Helvetia’yı kuruyor, Amber da çok geçmeden ona katılıyor. Parton ise bu sırada Duster’ın kayıtlarında da kullandıkları 4-track makaralı teyp ile kendi kendine üretmeye devam ediyor. Bu yıllarda bir de Helvetia’nın da ilk albümünü yayımlayan The Static Cult Label’ı kuruyor. (Meraklısı için Static Cult’ın bastığı kayıtları listeleyen şu Reddit linkini bırakıyorum.)
Takvimler 2006’yı gösterdiğinde Clay Parton, Eiafuawn adı altında ilk solo uzunçaları olan Birds In The Ground’u yayımlıyor. Albümün modunu ve neden 20. yılında anmanın önemli olduğunu düşündüğümü açıklamak için ilk önce biraz albümün semantiğine odaklanmak isterim. Parton’ın kendine seçtiği sahne ismi “Eiafuawn” aslında bir akronim ve açıklaması “Everything is all fucked up and what not” (Türkçeye birçok şekilde çevirilebilir ama kibarca “Her şey berbat olmuş, falan filan” diyelim). Albümün “yerdeki kuşlar” anlamına gelen ismi ise zaten ânında bir ölüm simgesi veya daha yumuşak ruhluysak, bir şeylerin yolunda gitmediği anlamını taşıyor bence. Projeye farklı şekillerde sızmış 11 Eylül sonrası umutsuzluk ve hüznün bir yansıması mı diye düşündürüyor ismi. Bu mutsuzluğa ek olarak bir de çok baskın bir yalnızlık hissi hâkim. Müzisyenin şarkı yazımından kayda, kayıttan aranjmana her şeyi kendi evinde yapmasından ziyade daha esaslı bir yalnızlıktan bahsediyorum. İnsanların hisleri ve boğuşmalarıyla yalnız olması gibi. Maalesef umutsuzluk, hüzün ve yalnızlığın farklı coğrafyalarda farklı sebeplerden dolayı katlanarak derimize işlediği bu dönemde Birds In The Ground evreninin duygu durumu her zamankinden belki daha da elle tutulur şekilde hissediliyor.
Duster’ın sonik dünyasının aksine, Clay Parton’ın solo işinde elektronik elementler oldukça minimal. Akustik gitar üzerine kurulmuş dünya aslında albümün geçirdiği olumsuz hisler bütününe de bir saflık ve samimiyet ekliyor. Birds In The Ground, müzisyenin kafayı kırıp bir albüm yapma gayesiyle başına oturup bitirdiği bir proje değil. Dinlediğimiz 12 parça aslında seneler içinde, parça parça filizlenmiş. Buna rağmen Parton’ın 4-track teybe olan adanmışlığı ve slacker rock’a yakınlığının bir sonucu olarak şarkılar birbirleriyle ahenk içinde tınlıyor. Ölüm temasını albüme dokuyan “The Coffin Was So Light I Thought It Might Float Away”i söyleyen kişinin kendi ölümünden sonra neler olacağını hikâyeleştirdiği, aslında “tatlı” diyebileceğimiz bir melodinin üzerine yazılmış iliklerimize işleyen şiirsel bir şarkı. Clay Parton’ın Duster sonrası yarattığı lo-fi evrene dalmak için iyi bir seçenek. Hayalet temasından devam etmek isterseniz, favorilerimden olan “Good God Y’all”a da bir şans vermek isteyebilirsiniz.

Koleksiyonun her parçası aynı şekilde güçlü veya akılda kalıcı demek zor; zaten müzisyenin böyle bir amacı olduğunu da zannetmiyorum. Parton’ın Birds In The Ground’u yayımlamasının arkasında her şeyden öte bir sanatçının yaratıcı enerjisiyle baş başa kalma hâli baskın. Onun için döneminin bağımsız müzik sahnesi veya o sıralar yükselişteki slowcore estetiğine hitap etmek öncelik sıralamasında aşağılarda geliyor sanki.
Şarkılarda duyduğumuz gitar seslerinin hiçbiri temiz veya net değil. Aynı şey müzisyenin vokalleri için de geçerli. Kendi sesini bütün enstrümanların altına gömdükçe çaresizliği artıyor sanki Parton’ın. Az önce umutsuzluk, hüzün ve yalnızlığa değinmiştim ama albümde kalp kırıklığı, unutulma hissi, aşka rağmen yalnızlık, şöhrete rağmen yalnızlık ve özlem gibi “her şeyin berbat olduğu” anlamını farklı yönlere çeken bir sürü duygunun izi sürülebilir. “No More Like That”teki toksik bir ilişkiden kopamamayı, onun yüzünden kalbi kırılıp, hastalanıp, dağılma hâlini sadece sözleri değil; arkadaki belli belirsiz elektro gitar ve şarkı boyunca insafsızca devam eden akustik gitar yürüyüşü de destekliyor. Dolayısıyla ikinci verse’de Parton, “Umarım gökyüzündeki yıldızlar birer birer yere düşer” dediğinde kalp kırıklığının ona bunu dedirttiğine gönülden inanıyoruz. Bu sesler ve sözlerin birbirini tamamlaması fenomenini açılış şarkısı “Birds”te de çok net duyabiliyoruz. Sözlerinin ucu açık diyebiliriz; dolayısıyla herkesin yorumu kendine ama bana aynı anda hem örtbas edilmiş hem de olabildiğince evrensel bir yalnızlıkla ilgiliymiş gibi tınlıyor bu parça. Yalın bir aranjmanın umutsuzluk hissini nasıl pekiştirebileceği konusunda bir ders niteliğinde bütün albüm.
Birds In The Ground’un her ânınıza eşlik edebilecek bir albüm olduğunu düşünmüyorum. Ama hayatta muhakkak ki kendimizi perişan hâlde bulduğumuz zamanlar gelip çatıyor. İşte tam o anlarda, bir kurtuluştan ziyade o hissin içinde konfor bulmak istiyorsanız; Eiafuawn’un avucunun içi gibi bildiği çaresizlik hissine siz de sırtınızı yaslayabilirsiniz.
*Geçtiğimiz hafta Wired dergisi şu an dünyayı kasıp kavuran Geese’in hepimiz mükemmel müzik zevki ve grubun kişisel çabalarının bir sonucu olarak değil de aslında büyük plak şirketleri tarafından gizlice finanse edilen büyük bir pazarlama sonucu sağlanan bir “psy-op” sonucu bu üne kavuştuğuna dair bir haber yayımlamıştı. “Psikolojik operasyon”un kısaltması olan “psy-op” terimi ise büyük kitlelerin onların haberi olmadan fikirlerini değiştirmek anlamına geliyor.