İyi dost her şeydir: Bora Akkaş ve Emir Çubukçu sohbeti

Şu sıralar tek kişilik oyunu Harika Şeyler Listesi ve BluTV’de yayımlanan dönem dizisi Yeşilçam’la adından söz ettiren Bora Akkaş ile 2018’den bu yana sahnelenen Hakikat Elbet Bir Gün ve radyo tiyatro deneyimini ekrana taşıyan Podacto Stüdyoda izlediğimiz Emir Çubukçu’yu Bant Mag. Havuz / Bina’da buluşturduk. 

Advertisement

İkili güncel işlerine, sahnede olmanın hissettirdiklerine ve dizi sektöründeki dönüşüme ilişkin bir sohbete koyuldu. Muhabbetleri halı saha WhatsApp gruplarına, öykü yazarlığına ve iyi arkadaşların önemine taştı. Buyrunuz Bora Akkaş – Emir Çubukçu sohbetine.

Emir Çubukçu.: Seninle muhabbet etmek enteresan. Yani enteresan değil de sanki alışık olmadığımız bir şey gibi burdayız. Herhangi bir sohbet olmayacakmış gibi. Neler yapıyorsun? 

Bora Akkaş: İşte COVID ve Omicron… “Olduk mu olmadık mı?”, “Oldum birine bulaştırdım mı?” gibi sebeplerden yeni yıla evde tek başımıza girdik. Beraber göbek atacaktık biliyorsun ama olmadı. Ardından Güven’in (Murat Akpınar) yanına gittim, Ayak İşleri’ne konuk oldum.

E.Ç.: Nasıl geçti?

B.A.: Güzel. Sonra da Uluç Abi’nin (Bayraktar) filmine gideceğim. Bu ara böyle bir konuk oyuncu rüzgârları esiyor üstümde.

E.Ç.: Ama bunun da bu meslekte belli bir seviyenin göstergesi olduğunu herhâlde biliyorsun.

B.A.: Evet, çevresel bakımdan çocuk oyuncu olmanın verdiği, herkesi uzun süredir tanımanın getirisi. Oyun var beni mutlu eden, sende de öyle. En azından iki yıl sonra tiyatrolara geri döndük mü?

E.Ç.: Seyirci de var, döndük.

“Harika Şeyler Listesi tek kişilik bir oyun olduğu için ilk başta çok korktum. Nasıl olacak tek başına? Çünkü oyunculuk bence kolektiftir. Biriyle yapmak gerekiyor, birlikte olmak gerekiyormuş gibi.” Bora Akkaş
bora akkaş - emir çubukçu

B.A.: Nasıl gidiyor oyun?

E.Ç.: Hakikat iyi gidiyor. 2018’de başlamıştık, seyircisi çok güzel. Bir de kaçış oluyor bizim için tiyatro. Bir şekilde artık gerçekten mesleğimi yaptığımı hissettiğim tek yer tiyatro oluyor.

B.A.: Bana da hep prova dönemi öyleymiş gibi geliyordu. Hayattaki bütün dertlerimi unuttuğum, neler oluyor yok efendim hayatta şu vardı bu vardı, dışarısı yıkılıyor; sen her şeyi unutuyorsun. Ne yaptık? Prova yaptık. Çok güzel geliyor.

E.Ç.: Bir de sen aslında çok küçük yaştan beri tiyatro yaptığın için hayatında başka bir şey biliyor musun ya da nasıl biliyorsun bildiğin o şeyleri? Başka bir işi?

B.A.: Beni tanıyorsun, her bildiğim şeyde uzmanı benmiş gibi davranmaya bayılıyorum ama şu konuda uzman değilim gerçekten. Öyle davranmayı seviyorum ama hiçbir zaman olmuyorum. Her şeyi iyi yapıyormuş gibi göstermeyi bildiğimi düşünüyorum o yüzden de esas mesleğim oyunculukmuş gibi. Orada da oyunculuk işin içine giriyormuş gibi. 

E.Ç.: Güven Murat’ın seninle ilgili bize söylediği bir şeyi hiç unutmuyorum. “Hayatta ne yapıyorsan yap yanına Bora’yı al.” demişti.

B.A.: İyiymiş. Ben aynı şeyi bu arada hepinize söylerim. Güven’e, Berkay’a (Ateş), sana.

E.Ç.: Sağolasın. Oyunundan mutlu musun?

B.A.: Oyunum çok yeni. Hızlı bir prova süreci oldu. Harika Şeyler Listesi tek kişilik bir oyun olduğu için ilk başta çok korktum. Nasıl olacak tek başına? Çünkü oyunculuk bence kolektiftir. Biriyle yapmak gerekiyor, birlikte olmak gerekiyormuş gibi. Oyunculuğu öyle tanımlarım. İyi bir oyuncu arkadaşın ile iki kişi, dört kişi birlikte olduğun zaman, kendini daha güçlü hissediyorsun. Neredeyse takım çalışmasının eseriymiş gibi gelen, bir sanat dalı tiyatro. Tabii çok iyi tek kişilik oyunlar da izledik bu zamana kadar. Böyle bir şey başıma gelecek diye çok endişeli ve korku doluydum, sonra oyunun metni geldi. İnteraktif bir oyun olduğu için seyirciyi oyun arkadaşı yapma durumu beni kurtardı, o yüzden çok mutluyum.

E.Ç.: Peki daha mı çok sevdin? Bir ayrım yapamayabilirsin muhtemelen ama oyununda bir farklılık var. Aslında bir anlamda bütün seyirciyle birlikte oluyorsun ama tek başınasın. Seyirciyi yönlendiren, manipüle eden taraf sensin. Bir hikâyeyi tek başına anlatıyor olmak, sana bir oyuncu olarak ne yaptı?

B.A.: O kısmını unuttum gibi bir şey. Tek başına olma kısmı prömiyer gününe kadar hayatımda vardı. “Tek kişilik bir oyun yapıyorum ve bu çok stresli” düşüncesi. Seyirci ile oynamaya başlayınca o his kırıldı, aksine oyunun anlattıklarının içine daha çok girdim. Böylelikle tiyatro benim kendimi tedavi ettiğim bir yere dönüştü. Gerçekten hayatımda hep öyle oluyor, oyunun metni kendi hayatımda beni bir şekilde çarpıyor. Oyun depresyonda olan çok sevdiği birinin, o depresyondan çıkması için; 7 yaşında bir çocuğun yaptığı listeyi anlatıyor. Motivasyon olarak benim hayatta çok yakın durduğum bir yerde, o yüzden de beni besliyor. Oyunla ilgili daha çok bu tarafını düşünerek ben de kendimi tedavi ediyorum gibi. Tedavi etmek belki çok büyük, o kısmın beni iyileştirmesine izin veriyorum diyelim.

E.Ç.: Evet, hayatta başımıza ne gelirse gelsin “Yok ya bir şey yok” diyen insan Bora olduğu için, sana çok da uygun bir anlamda.

B.A.: Sizin oyununuz için de aynısını düşünüyorum. Ben 2018’de ilk seyirci olarak izlediğimde, sıkışık bir toplumun içinde yaşadığımız günlerde sadece siyasi değil; insanlarla kurulan ilişkilerde, hepimizde olan sıkışmışlığın dışarı çıktığını gördüm. Benim yerime arkadaşlarım haykırıyormuş gibi…Hakikat’in benim için böyle bir yeri var. Hakikat, Elbet Bir Gün beni bile iyileştirdi, size de aynı şeyi yaptığına eminim. Sizin oyunun hastasıyım kısacası.

E.Ç.: Sevindim. Hakikat özelinde, birçok insanın çıktıktan sonra buna benzer şeyler söylediğini duyuyorum. Oyunumu övmek değil ama şöyle oluyor: Yıllarca bir duygu yaşıyorsun içinde. Sonra biri, bir roman, bir resim senin yıllarca taşıdığın o duyguyu sana tanımlıyor. “Evet, benim yıllardır söyleyemediğim bu” diyorsun. Bazen tiyatro oyunlarının da içinde oluyor, mesela senin oyununda hiç tanımlayamadığım bir duygu var. Belki şu an çok basit duracak ama yurt dışına gittiğinde bütün paraların Monopoly parası gibi olması anektodu mesela. Bu benim 10 yaşında ilk yurt dışına gittiğimden beri hissettiğim bir şey. Bunu asla böyle tarif etmezdim, sadece kendimde olduğunu hissettiğim bir şey gibiydi ama sonra öyle olmadığını duyuyorsun. Sana aslında hissettiklerinin normal olduğunu anlatıyor, öfkenin, umutsuzluğun. İlla umut olması gerekmiyor. Gücü de orada belki.

B.A.: Tiyatronun gücü büyük, gerçekten orada. Peki Podacto? O nasıl bir deneyimdi, ben izleyemedim hâlâ. Yayımlandığını biliyorum ama bu ara hiç vaktim olmadı, düşeceğim sonra.

E.Ç.: Podacto çok enterasan, yani radyo tiyatrosunun performans hâli.

B.A.: Bu Storytel’deki okumalarda benim de okuduğum iki oyun olmuştu ama sizin yaptığınız görsel olarak etkileyici görünüyor.

E.Ç.: Evet, ben bir tane oyun okudum. Ferit Katipoğlu çekti. Ortaya ne çıkacağıyla ilgili hiçbir fikrim yoktu ve aslında içindeyken sürekli dönüp dönüp, Sezin Akbaşoğulları’yla oynadım ben. “Bundan nasıl eli yüzü düzgün bir şey çıkacak, her şey çok karışık?” dedim. Bir yanda okuduğun metnin duygusu var, oynuyorsun ama okuyorsun, etrafta insanlar birtakım malzemeler ile Çıplak Ayaklar Kumpanyası ekibi, sesler çıkarıyor… Sonuçta ortaya çıkan çok güzel oldu.

B.A.: Eminim, heyecan verici. Tanıtımlarda Damla’nın (Sönmez), senin ayak sesleriniz, sesler çıkarmanız ama metnin o sırada elinizde olması benim çok ilgimi çekti.

E.Ç.: Çok gelişebilir bir yanı da var. Yapımcıları Nisan Ceren Göçen ve Faruk Özerten’le de, BluTV temsilcileriyle de aslında üzerine çok ustalaşılacak bir iş olduğunu konuştuk. Çok detaylandırılabilir, ben böyle işlerin yapılmasını kıymetli buluyorum.

B.A.: Yeni dönemde bu mecraların gelmesiyle birlikte, bu işlerin cesaretle yapılıyor olması da çok güzel.

“Üye sayısı kadar izleneceğini bildiğin bir işin içine giriyorsun, projen o kadar insana gösterilecek bunu biliyorsun; ilk başta bu bende bir korku yarattı. Sonra orası benim güvenli alanım oldu.” Bora Akkaş
bora akkaş - emir çubukçu

E.Ç.: Bir de dünyada böyle mi bilmiyorum, çok takip etmiyorum ama her şey ya çok satılması, izlenmesi üzerine ya da çok sanatsal, kimlik edinme üzerine yapılan işler. Bu işi belki çok az kişi izleyecek ama böyle bir proje orada duracak. Mesleğimizi, yaptığımız işi genişleten şeyler bunlar. Podacto benim yaptığım bir iş, bir dijital ortamda duruyor; çok kişi de, az kişi de izleyebilir, tamamen kendi alanı var. Çok satması için yapılmış değil, tamamen sanatsal güdüyle yapılmış değil, başlı başına bir iş.

B.A.: Çok satmak için yapıldığında bozuluyor, o bozulmaya engel oluyor. Biz de Yeşilçam’ı BluTV’ye yaparken şunu düşünüyordum: Büyük bir prodüksiyon, oyuncu ekibi, Çağan Irmak çekiyor ama sonuçta bu bir mecra. BluTV’nın ne kadar üyesi var, ben bilmiyorum. Üye sayısı kadar izleneceğini bildiğin bir işin içine giriyorsun, projen o kadar insana gösterilecek bunu biliyorsun; ilk başta bu bende bir korku yarattı. Sonra orası benim güvenli alanım oldu.

E.Ç.: Birinin evine girmek gibi değil de seni seçen biri varmış gibi.

B.A.: Güzel yani hoşuma gitti. Günün sonunda bu mecralara özel yapımlar, Ayak İşleri, Gibi benim mizahıma yakınlar. Televizyondaki bir komedi dizisinin bana komik geldiği en son gün ben 17-18 yaşındaydım. O zamandan beri televizyonda gerçekten komik bulduğum ya da yorulup kapatmadığım bir şey izlemiyorum. Ayak İşleri geldi, bir bölümü 15 dakika, bitiyor. Çok emek verilmiş, gerçekten komik, çok gülüyorum.

E.Ç.: Ben iyi de bir futbol izleyicisiyim, seninle de top oynuyoruz. Ben artık herhangi bir maçı 90 dakika izlerken sıkıldığımı hissediyorum. Artık her şeyin acele olma durumu var. Dolayısıyla kısa zamanda güzel işler izleyebiliyor olmak, bir yandan aceleye teslim olmak olabilir ama aynı zamanda ne olursa olsun hikâye anlatmanın insana uyum sağlayabildiğini gösteriyor. Bir buçuk saat bir şey izleyemiyor musun? O zaman biz aynı kalitede 15 dakikada yapabiliriz. Bu umutlu bir şey gibi geliyor bana. 5 dakika istesek 5 dakika olurmuş gibi.

B.A.: Evet. Çok şey değişti, havalar soğudu. Halı sahalar daha güzel oldu.

E.Ç.: Ben devam ediyorum.

B.A.: Ben bu ara pek gelemedim ama hasret içinde yanıyorum. İyi ki halı saha var! Ne zaman futbol izlesem, hep içimde “Keşke sporcu olsaydım, ben iyi bir futbolcu olabilir miydim acaba? hissi oluyor. Bir yandan da 30 küsür yaşına geldim, bu imkânsız. Benim gibi hisseden o kadar çok insan var ki halı sahalar dolu. Halı sahalarca insan var. Pandemide kapandığı zaman hepimize dert oldu. “Ne zaman geri döneceğiz, başlayacak mıyız?” soruları alışkanlık oldu. Benim mesela 3-4 tane halı saha WhatsApp grubum var.

E.Ç.: Benim de öyle.

B.A.: Kim o sırada boşsa ona gidiyorum. Kendime göre ayarlıyorum ve hemen gidiyorum.

E.Ç.: Tabii, yemeğimi bile o gün maç varsa ona göre yiyorum. Bu benim hayatta oyunculuk kadar zevk aldığım tek şey.

B.A.: Bu arada tek kişilik oyunu konuştuk ya seninle, çok garip bir yakınlık hissediyorum. 60 dakika maç yaptın, bazı maçlar 2-2, 3-3 kaldığında gerçekten iş o son 15 dakikadaki gücüne kalıyor ve ekip çalışması oluyor. Herkes birbirinin gücüne teslim oluyor. Mesela Craft’ta Yen diye bir oyun oynuyorduk ve böyle yorgun, bitik günlerimde bir şeyleri ayakta tutmayı birlikte yaptığım insanlarla, göz göze gelmenin aynısını halı sahada yaşıyorum bazen. Bu golü yemeyeceğiz!

E.Ç.: Gerekiyorsa atacağız!

B.A.: Birbirine çok yakın sporla.

E.Ç.: Galiba kendi çabanın dışında herhangi birinin sana yardım etmediği iki şey. Oyunculuk da öyle.

B.A.: Bir de iyi takım arkadaşları işte. Geri dönemezsin, senin olduğun yeri kapatır, çok acayip.

E.Ç.: Haftada 2-3’e çıkacak kadar gidiyorum.

B.A.: Dizi olmazsa zaten en güzeli o kalıyor.

E.Ç.: Dizi şu an pek ortalarda yok.

B.A.: Bende de yok.

E.Ç.: Sen benden çok daha uzun zamandır televizyondasın aslında. Benim ilk 2012 yılıydı, senin çok daha eski. Aslında çok daha genç yaşta, kitlesel olarak televizyonun içinde ve sevilen biri olarak şimdi geldiğin yeri nasıl buluyorsun? Elimde olsa asla yapmam dediğin bir yere geldi mi sence?

B.A.: Arada kalıyorum, televizyonda oyunculuk yapmanın bir kere en büyük getirisi; konuya objektif baktığımda, hâlâ en büyük parayı televizyondan kazanıyor olmak. Böyle bir gerçek var. Dijital mecralardan kazandığın paralar da hiç fena değil ama en yüksek gelir televizyonda ve her meslek için geçerli olan bir şey; ne kadar para kazanıyorsan hayatını o ekonomiye göre yerleştiriyorsun. Bunu kazanamadığında bir problem oluyor. Ya hayatını butikleştirerek küçülteceksin (zengin bir aileden gelmiyorsan, tuzun kuru değilse elbet) ya da bunu kovalayacaksın. Televizyon biraz öyle, iki sene yapmayınca ve kendimi oyuncu olarak güncelleyemezsem, geri dönmek zorunda kalıyorum. Bazen orada da çok iyi işler oluyor, olmuyor değil. Bazı işleri beğeniyorum ama ne olursa olsun çok uzun olduğu için en iyi iş bile benim dikkatimi 150 dakika tutamıyor. Türkiye’de çekilmiş en iyi dizi olsun, en çok reyting alanı düşünelim; o işi bile güzel diye açıp baktığım bir zaman olmuyor. Yalancı’yı beğenmiştim ben, senin oynadığın. Yönetmenliği muazzam, “Ne kadar güzel çekiyorlar” demiştim. Yine de uzunluğundan dolayı kopup gidiyorum. O kadar uzun süre izleyemiyorum, bağlanamıyorum. Araya reklam giriyor, garip oluyor. Küçükken, Prime Time 1-2 vardı. Dizi 20.30’da başlar 22.30’da biterdi. 22.45’te başlar gece yarısına kadar sürerdi.

E.Ç.: Şimdi öyle bir şey yok.

B.A.: Yok, tek kuşak oldu. Sadece seyirci kitlesi azalmış bir yer olarak görüyorum televizyonu.

E.Ç.: Ben seyirci az mı emin olamıyorum, yine ciddi bir kitle televizyon izliyor gibi geliyor. Nereden anlıyorum bunu, çok izlenmeyen bir diziden. Son dizim öyleydi, kaliteliydi ama çok izlenmiyordu. Yine de yukarı çıktığın anda, tepkilerden asıl görüldüğün mecranın bu olduğunun ayırdına varıyorsun.

B.A.: Herkesin evinde var.

E.Ç.: Ama içinde olan için, izleyenin televizyona karşı aldığı tavırla dijitale aldığı tavır arasında fark oluyor. Bu işe kafa yoran biriysen sana televizyonda beğenilme biçimin yetmeyebiliyor. Sen hem dijitalde hem televizyonda oynadığın zaman, sokakta biri gelip sizi televizyonda izledim dediğinde şunu yapıyorsun: “Şeyi izledin mi?”. Çünkü senin için kendini gösterdiğin, izleyici kitlesinin odaklanarak izlediği yer o. Biraz da toplumsal bir dönüşümle ilgili bu.

“Sonunu bilmeden [öykü] yazdığım oluyor ama sonunu düşünmeden yazdığım hiç olmuyor.” Emir Çubukçu
bora akkaş - emir çubukçu

B.A.: Bak sana bunu sormak isterim. Hikâyecisin, aynı zamanda yazarsın. Benim televizyonda oynadığım hiçbir dizinin sonu yoktu. Hele ki 2005-2006 yılları, Hırsız Polis zamanları, rahmetli Rasim Öztekin ile sohbet ediyorduk. Orada kötü polisi oynuyorum ben. Reytingler iyi geldiğinde kötü polisim, biraz kötü geliyor bana iyi polis yazıyorlar. Bir öyle bir böyle, değişiyor. Sen oyuncu olarak içinde bulunduğun şeyin tam olarak nereye gideceğini bilmeden oradasın. Ama Yeşilçam’da bize iki sezon hikâye geldi. Bir oyuncu olarak tiyatro oynamak gibi. O da öyledir ya. Bütün bir hikâyeye hizmet ettiğim, başını sonunu bildiğim, içinde ne olarak durduğunu bildiğim bir şey var; bir de televizyon var. En son altı bölümde biten bir dizi çektim bu yazın başında. Onda konu nereye gidecek bilemediğim bir şeyi oynadım. Güvensiz. Bu durum bana oyuncu olarak iyi hissettirmiyor. Bunu yapan herkes için de bir fark yarattığını düşünüyorum. Bir yazar olarak hikâyeyi bütünüyle teslim etmek mi seni rahat ettirir; yoksa ucu açık gidelim, seyirciden dönüşe göre mi?

E.Ç.: Tabii ki ilki. Ben öykü yazsam da sonuçta bir anlamda hepsi hikâye. Nitekim sonunu bilmeden yazdığım oluyor ama sonunu düşünmeden yazdığım hiç olmuyor.

B.A.: Şimdi karşılıklı dizi yazmaya otursak sonunu yazmak istemez misin?

E.Ç.: İsterim, hikâye böyle bitecek demek isterim. Bu bir suç değil ama şu var; buradaki hikâyeyi tamamen ticari yapan bu. Bir işin tamamen ticari olması demek, paraya endeksli olması demek. Eğer sonu A şeklinde bittiğinde daha az para kazanıyorsan B şeklinde bitirmek zorundasın.

B.A.: Ya da bunu dinamik tutman gerekiyorsa o oluyor. Ben televizyona dizi yazan insanlarda bunun refleksinin geliştiğini düşünüyorum. İyi televizyon senaristlerinde bu var, o kısmı iyi gitmezse, o ikiliyi bozarız yanına bir tane kız sokarız, hikâyeyi buraya da evirtirim ben…

E.Ç.: Çok büyük bir beceri aslında. Belki sanat diyemesek bile.

B.A.: Bana doğru bir beceri değil gibi geliyor. Çalışıyor ama ben oyuncu olarak bunun içinde kendimi iyi hissetmiyorum. Bir yandan da bunu yapmaya mecburum gibi hissediyorum maddi açıdan.

E.Ç.: Bu aslında senin elinde olan bir şey değil. Geçen Berkay Ateş’le bu konuyu konuştuk. Aslında televizyon üzerinden konuştuk ama mesleğimiz için de önemli buluyorum. Oyuncu televizyon setinde, o setin emekçilerinden farklıymış, daha başka bir yerdeymiş gibi konumlanıyor. Kazandığı para anlamında böyle ama işin işleyişinde orada herhangi bir ekip çalışanından çok da farklı değilsin. Sana ne sunulursa onu yapmakla mükellef olduğun bir alandasın. Dolayısıyla burada gerçek anlamda bir sanatçılık üretiminden bahsetmek imkânsız.

B.A.: Bir tek başında bahsedebiliriz belki.

E.Ç.: Evet, oynadığın karakteri kurarken. Yoksa süreçte sen asla bağımsız değilsin, aksine çok bağımlısın. “Sıfırdan bir karakter yarattım, bu karakter böyle davranır, böyle yapar ve konuşur” diyemiyorsun. “Bunu yapmak istemiyorum” diyemiyorsun. Sadece para kazandırmadığında başka bir şey yapmakla mükellefsin. İşi tamamen ticarileştiriyor.

B.A.: Tam olarak bu. Sistem böyle işliyor, böyle olmak zorunda. İyi işler izlediğinde de böyle, yani eskisi kadar hissetmiyorum ama Yaprak Dökümü dizisi ortalığı kasıp kavurmuştu, bana sorsan her sahnesi aynı gibiydi. Hep aynı hikâyeyi izliyorum gibi.

E.Ç.: Dönemine göre başka bir yeniliği olsa da.

B.A.: Vardı elbette ama televizyon dizilerinin bazı sahnelerinde sahneyi çekerken şunu dediğimi hatırlıyorum: “Biz bunun aynısını oynadık sanki ya.” Çünkü mecburen biraz çevirip pişirip biraz paklayıp sunuluyor. Geniş Aile’nin son dönemlerinde müzik klibi diye bir şey vardı. 3-4 dakika müzik altı klip çekiyorduk. Kavak Yelleri’nde de vardı bu, tüm gençlik dizilerinde vardı. Bu kısım müzik altı derlerdi. Her diziye iki kere girerdi, zaman doldururdu. Zaman doldurma işi oyunculukta da bir tavrı değiştirdi. Uzun bakışlar bununla geldi, uzun uzun bakıyoruz. Neyse ki biraz kırıldı. Netflix’in, BluTV’nin, Gain’in hayatımıza girmesi, daha gerçek olması; televizyon dizilerini iyi etkiledi. Son birkaç yılda izlediğimiz televizyon dizileri daha iyi, bir ara çok uzun bakışmalı, gerçek olmayan duyguları izlediğimiz şeylere dönmüştük.

Bora Akkaş ve Emir Çubukçu

E.Ç.: Son zamanlarda tiyatronun, sahne sanatlarının para getirebilecek bir işe dönmesi, burada bir ticarileşme söz konusu olması hâli içindeyiz. Bunu kabul etmek zorundayız. İnsanlar şunu gördüler, daha kaliteli işlerle çok daha fazla para kazanabileceğimiz bir durum var ortada. Ben alternatif tiyatro mekânı işletmiş biri olarak da bunu soruyorum, sen bu furyayı nasıl görüyorsun? Gidebilecek bir yeri var mı? Bundan 10 sene sonra bizim mesleğimizin ana damarı yüksek bütçeli tiyatro oyunları ve dijital mecra mı olacak?

B.A.: Orada ikilemde kalıyorum. Yüksek bütçeli tiyatro oyunlarında, bu bir müzikalse sahnenin 3D mappingleri, ışıkları, müzikleri ile aynı zamanda çok pahalı oyuncularla yapılan tiyatro demek. Pahalı oyuncu da şu demek; yaptığı her işle bir şekilde salonu doldurup seyirciyi oraya çekeceğini düşündüğün oyuncu. İçimde tiyatronun başına sinemanın başına gelen geliyor gibi bir his var. Yani sanat filmi ya da bağımsız sinema diyorlar ya orada. Bağımsız sinema dediğimiz büyük şirketlerin yapmadığı, festivallerde gezen bizim sadece Kadıköy Sineması’nda izleyebileceğimiz ya da MUBI’de yerini alacak demek. Tiyatro eskiden öyle değildi, bana kendi içinde ikiye bölünecekmiş gibi geliyor. Bu olumlu mu, olumsuz mu inan bir fikrim yok. Bir yandan tiyatro seyircisinin kazanılması her türlü iyidir. Büyük prodüksiyon daha fazla seyirci olması demek, oradan seker sana da gelir demek. Yüksek prodüksiyonlu olmayan oyunlara da seyirci gelir demek. Tiyatro seyircisi tiyatro seyircisidir, fazlalaşsın diye düşünüyorum. Öte yandan da üretim açısından düşünüyorum. Pandemide tiyatrolar çok büyük sınav verdi. Ben tiyatro sahibi değilim ama mekâan sahibi olan birçok arkadaşım hayatlarının en zor dönemlerini geçirdiler. Tekrar geri döndüklerinde oyuna seyirci bulmak hâlâ zor, insanlar kapalı alanda aktivitelere katılmak istemeyebiliyor. Bunu orada çekici kılmak için tanınır isme gitmek, onunla oyun yapmak ve hype yakalamak gibi bir şey var. Daha önce tiyatro yapmamış ama televizyondan ya da dijital mecradan tanıdığım birçok insanı tiyatro yaparken görüyorum bu sene. İlk kez sahneye çıkan çok fazla ünlü var. Bunu söyleyebilirim, bu tiyatro seyircisini artıracak ama yıllardır emek veren insanların bazı şeyleri kaybetmesine sebep olacak mı? Bu tartışılması gereken bir konu mu? Eh, belki de değildir.

E.Ç.: Bunun üzerine konuşulması olumlu olabilir. Bununla ilgili bir karar vermek, yapılmalı yapılmamalı demek, kesin hükümler vermek doğru olmayanı. Buna gerek yok.

B.A.: Olumsuz bir yanı yok gibi, her türlü tiyatro yapılmalı.

E.Ç.: Bence olumsuz yanı olabilir. Öncelikle bu meselenin kendisinin, ünlü oyuncuların oynamasının, popüler işlerin kendi içinde tabii ki kötü bir yanı yok. Bunun hangi ülkede olduğunu düşündüğümüz zaman, Türkiye özelinde kötü bir yanı var. Yapılmasın değil yeniliyorum, bu yanına bakmak lazım diyorum. Birincisi benim gördüğüm, temel tiyatral mesele, o ünlünün orada olması. Oraya seyirciyi çekecek ünlü konulması ve bütün dert bitiyor. 

B.A.: Korkutucu gelen o. Bir televizyon dizisinde, sadece tutsun denilerek ticari endişesi yüksek bir işe yapılan muamele, tiyatronun da başına gelir diye korkuyorum. İyi bir yönetmen, iyi bir reji, iyi bir metin olmasa da buraya şu çocuğu koyarız karşısına da bu kızı koyarız sahne yıkılır. Herkes gelir buna. Bu olursa çok üzücü, bunun olması beni korkutuyor.

E.Ç.: Olabilir ama aslında bu da başlı başına kötü değil, çünkü her alanda var. Bizde tiyatro özellikle mekân anlamında çok kısır ve çok sınırlı olduğu için alışveriş merkezlerinde tiyatrolar var. Bu tip yerlerin yürütücüleri de kendilerine daha çok seyirci getireni tercih ediyor. Bu sefer işi sadece tiyatro yapmak olanın görüleceği yerlerin sayısı azalıyor. Biz sadece tiyatro oyuncusu birine “Bu ne kadar yetenekli biri” diyorduk hatırla.

B.A.: Doğru söylüyorsun.

E.Ç.: Bir tane tiyatro sahnesinde ayda 20 gün alternatif tiyatro oynanırken şimdi 5 tane oynanabiliyor, yer bulamıyor. Seyircinin algısı da dönüşen bir şey.

B.A.: O yüzden sinemanın başına gelen gelebilir dedim aslında.

E.Ç.: Gelme ihtimali yüksek, dolayısıyla bunun üzerine sürekli tartışılması gerekiyor. Bizdeki temel problem bunu tartışacak kurumların olmaması. Bunu biz tartışıyoruz ama ya bunun taraftarısın ya da karşısındasın gibi bir durum oluyor.

B.A.: Şu da çok tedirginlik veriyor bana; tiyatro dediğimiz alan Türkiye’de çok eski, kaç yıldır oyunlar oynanıyor, seyirci var ama hâlâ hiç tiyatroya gitmemiş insan sayısıyla, giden arasında büyük bir fark da var. Hiç gitmemiş bu kadar insan varken, ilk gideceği tiyatro oyunu böyle bir iş olduğunda, bir tiyatro seyirci olarak kayıp da yaşayabilir.

E.Ç.: Talebi de bundan sonra oradan biçeceksin.

B.A.: “Aa, bunda n’oluyor robot oyunu yok, digital mapping yok.” demeler.

E.Ç.: Benim akşam televizyonda gördüğüm biri yok.

B.A.: Ona dönecek gibi geliyor, bilmiyorum. Biz işin içinde olduğumuz için; bunun bir tutku, olmazsa olmazım olduğunu bildiğim için bir mesele hâline getiriyoruz.

E.Ç.: Peki hayatta nasıl hissediyorsun, biraz da onu konuşalım. Bora ne hissediyor, nasıl bir dönemde?

B.A.: Bilmiyorum ki. Galiba içinde bulunduğum yaş ve insanlardan dolayı kendimi biraz daha oturaklı bir hayata geçme ihtiyacı içinde buluyorum. Sonuç olarak ben züğürt bir aileden geliyorum, hayatımı hep çalışarak kazandım. Serserice yaşadım, canım o sırada ne istiyorsa onu düşünerek hareket ettim. Paramı da öyle harcadım, hayatımı da öyle kurguladım; bundan keyif alıyordum. Bugün, bu yaşımda kendimi daha geleceğe dönük kararları alacak gibi, bundan 10 yıl sonrasını düşünerek bir şey yapmalıyım gibi hissediyorum. Daha önce hiç bunu yapmıyordum. 10 dakika sonrasını bile düşünmeden şu an bundan keyif alıyorum, bunu yapmalıyım dediğim yerdeydim.

E.Ç.: Filmde bir mangal görüp onu hemen internetten sipariş verebilecek…

B.A.: Biriyim. Ama şimdi keyif aldığım şeyler oturdu, hayatla ilgili ne aradığımı, neden zevk aldığımı ve nasıl bir hayat sürdürmek istediğimi biliyorum. Kimlerle birlikte olmak istediğimi biliyorum. Bu hayatı kendime sağlamak için bugün ne yapmam gerekiyor biraz onları düşünerek hareket etmeliyim dediğim bir yere geçtim. Bu biraz da keyifsiz, o çocuksu yanım baskılanıyor ama öte yandan da endişelerim var. Artık içinde bulunduğumuz ekonomiden mi, toplumun gerginliğinden mi, başımıza gelen her şeyden mi, bilmiyorum. Böyle bir karamsarlık hâkim ve bir şekilde hayatı çözmek istiyorum. Standartlarımın memuriyete geçtiği bir yer burası. Çalışma saatlerim için söylemiyorum bunu, her saatte çalışırım ama gelenim gidenim…

E.Ç.: Hayatı algılayış biçimin…

B.A.: Evet, bir şeyler otursun. Büyük sınavlar yaşamayayım. Seyir aldığım gemi dümdüz gitsin istiyorum böyle. Bu pratikte mümkün değil ama bu istekle hareket ediyorum. Daha oturaklı kararlar almaya çalışıyorum. Öyle bir evredeyim, bu bana dinginlik veriyor. Sakinim, tiyatro oyunu yapmak çok iyi geldi. Bir sonraki işim için ya gerçekten çok içime sinsin, oyunculuk yaparak var olayım istiyorum ya da çok içime sinmeyen bir işse bu, ben yine de girmeye karar verdiysem uzun soluklu olsun istiyorum. Üç sene aynı işi yapmak istiyorum.

E.Ç.: Belli bir stabilde, mâkulde durarak devam etmek.

B.A.: Çünkü galiba çok değişkenli standartlardan yoruldum insan olarak. Hayatımın altı ayı böyle geçerken sonraki altı ayı öyle geçsin değil. Arada dünya kadar fark yaşayarak geldim bu yaşıma.

E.Ç.: Sadece ekonomik olarak da bahsetmiyorsun.

B.A.: Yok, her konuda. İnsan ilişkileri, arkadaşlıklar, kariyerim, bütün yaptığım işler. Bana bir silgi verseler kariyerimden silmek istediğim işler de var.

E.Ç.: Ben de tam olarak ne istediğimi bilmediğim bir dönemdeyim galiba. Daha doğrusu, ne istediğimle ilgili bu zamana kadar kendime söylediklerimin yalan olduğunu fark ettim.

B.A.: Bu büyümek işte, bana öyle geliyor. Sen de değişim yaşıyorsun.

E.Ç.: Ben bunu istiyorum dediğim ve arkasında çok net olarak durduğum şeylerin öyle olmadığını değil; kendime bilerek bunlarla ilgili yalan söylediğimi fark ettim.

B.A.: İkna etmişsin belki.

E.Ç.: Evet, kendimi buna ikna etmiş olduğumu fark ediyorum. Kendimi suçluyorum, bir yandan zaman kaybetmişim gibi geliyor, bir yandan bunu fark etmiş olmak müthiş bir özgürlük de veriyor. Kendime bir hata payı bırakmış oluyorum.

B.A.: Bence hiç kendine yüklenme bu konuda. Aynı şeyi ben de yaşıyorum, geçmişte yaptığım, inandığım şeylerin gerçekte öyle olmadığını her fark ettiğimde kendimi seviyorum. “Ay aptal Boracım” diyorum. Seni anlıyorum, eminim yaşadıklarımız birbirinden farklıdır ama bir yerde de aynıdır.

E.Ç.: Aynı dünyayı paylaşıyoruz, o yüzden yakın arkadaşız ya.

B.A.: Aynı meslek, aynı komünite, aynı insanlarla birlikteyiz…

E.Ç.: O yüzden biraz da bu durum, bana babamın hayattayken hep verdiği bir nasihat gibi. Birtakım davranış biçimlerinin, hayata baktığın yerlerin belli yaş ile nasıl keskinleştiğine dair. O hep şunu demişti bana: “Bileyeceğin, keskinleştireceğin şeyleri çok doğru seçmen lazım, çünkü hayatın boyunca seninle kalıyor, çok zor değişiyor.” Dolayısıyla galiba o keskinleştireceğim şeyleri seçme evresindeyim. Şimdi hepsini eşit görerek, bütün köşeleri yuvarlamaya çalışıyorum. Neyi keskinleştireceğimi doğru seçmem gerek gibi bir yerdeyim. Kendime sanki kendimin dışında biri gibi baktığımı hissediyorum. İki kişiymişiz gibi yaşıyorum. Benim yanımda sürekli biri daha varmış, ona bir şekilde şekil vermeye çalışıyorum gibi bir durum.

B.A.: Bu biraz mesleğimizle de ilgili.

E.Ç.: İyi bir yanı var bunun, aynı zamanda yorucu da olabiliyor. Sonunun iyi olmasını umut ediyorum.

B.A.: Ben de!

E.Ç.: Bir şekilde etrafımdaki insanlar bunun sonunun kötü olmasına izin vermeyecek gibi düşünüyorum. Arkadaşlarım, dostlarım.

B.A.: Arkadaş her şeydir. Bugün yıllarca fenomen olmuş, yaptığı her iş çok başarılı olmuş herkes için söylüyorum bunu isim vermeden. Zamanında çok başarılı ve hâlâ kendi kulvarında en iyisi görülen insanlar, eskisi kadar iyi işler yapmadığında, biz de bunu seyirci olarak izlediğimizde diyorum ki; “Acaba çok iyi arkadaşları mı yok?”.

E.Ç.: Ya da kendine çok mu gömüldü?

B.A.: İyi arkadaş farkındalıktır. Hayat ve geri kalan her şey hakkında çok iyi anlaştığın, sohbet ettiğin birinin gelip “Bora, bu bizim hayat anlayışımıza hiç uymuyor, bak koptun gittin bambaşka bir şey yapıyorsun.” ya da “Bu yaptığın pek iyi değil.” diyebilmesi için senin ona izin verebiliyor olman gerek.

E.Ç.: Korkusuz olman da.

B.A.: Onun da korkusuz olması, senin de. Arkadaşların seni eleştiremiyorsa seni kimse eleştiremez. O yüzden iyi dost her şeydir.

E.Ç.: Mesela anne-babana karşı, tabii hayattalarsa, onlara karşı çocukluktan itibaren geliştirdiğin bir savunma mekanizması var. Diyorsun ki, “Sizi ben seçmedim ki.”

B.A.: Ay bir de onunla yarışıyorsun, ben senden daha iyisini yapacağım diye.

E.Ç.: Hatta şunu diyebilirsin yer yer, sen benim annem babam olmasan ben seninle hayatta görüşmezdim. Arkadaşların için diyemezsin ama sen seçmişsin onları. O yüzden onların dedikleri çok daha vurucu olabilir.

B.A.: Ben arkadaşlarımla tartışmayı da çok seviyorum. Biz Güven’le hep tartışırız. Kavga etmeyiz ama hep bir tartışma konumuz vardır.

E.Ç.: Bir de bunu öğrenmek iyi bir şey.

B.A.: Ve beni besler. Güven’le tartışmak bu hayatta bana en iyi gelen şeylerden biridir. 

E.Ç.: Zaman zaman çok iyi bir şey. Telefon açıp bir şeyler söyleyesim geldi ya.

B.A.: Böyle bir konuşma yapmak çok iyi geldi biliyor musun, teşekkürler.

E.Ç.: Başka konulardan konuşmaya devam etmek üzere diyelim.

İllüstrasyon: Saydan Akşit
Fotoğraf: Aylin Güngör
Deşifre: Esin Çalışkan

Bant Mag. No:77’nin tamamını buradan okuyabilirsiniz.