Cannes 2017 – 5. ve 6. gün: Haneke, Lanthimos ve Baumbach’ın son bombaları

 

Beyinlerin ufaktan yanmaya başladığı Cannes maratonunda yarışmanın ilk 11 filmini geride bıraktık. Haneke, Yorgos Lanthimos, Noah Baumbach gibi yönetmenlerin merakla beklenen son filmlerini izledik. Şöyle ki…

Yazı: Melikşah Altuntaş

İşlevsiz aile iş başında: THE MEYEROWITZ STORIES

Netflix’in yarışmadaki ikinci filmi, en son Mistress America’sını izlediğimiz Noah Baumbach’ın Adam Sandler, Ben Stiller, Dustin Hoffman ve Emma Thompson’lı son filmi The Meyerowitz Stories epey eğlenceli bir disfonksiyonel aile komedisi. Amerikan bağımsız sinemasında örneklerine pek çok başka örnekte rastladığımız işlevsiz aile teması, Baumbach’ın nefis şekilde kurulmuş karakterleri, incelikli diyalogları ve başarılı senaryo kurgusuyla, seyir zevki eğey yüksek, duygulu ve parlak bir filme dönüşüyor.

WhatsApp Image 2017-05-23 at 23.01.12 (1)

Dustin Hoffman’ın canlandırdığı, 70’li yılların parlak sanatçılarından biri olan baba Meyerowitz ile hayatları da kendileri gibi karmakarışık iki oğlu ve kızı arasındaki ilişki özelinde ilerleyen film, büyümek denen o sancılı sürecin hiçbir zaman tam da bitmediğini, eğlenceli bir anlatımla yüzümüze haykırıyor. Punch-Drunk Love‘dan sonra tercih ettiği berbat komedilerle Cannes’ın kırmızı halısına hasret kalan Adam Sandler’ın ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu yeniden hatırlatan filmde Ben Stiller ve özellikle Dustin Hoffman da parlıyor. Filmin sarsak ruhunu destekleyen tatlı kurgu hamleleri, epilog kısmında yer yer sarksa da The Meyerowitz Stories, yarışmanın ilgiye değer seyirliklerinden. Yarışmada bu yıl Woody Allen hissiyatını yoğun şekilde anımsatan birkaç filmden de biri aynı zamanda. Bu arada kariyerleri boyunca sıkça izleyiciler tarafından birbirine karıştırılan Adam Sandler ve Ben Stiller ikilisini sonunda kardeş oynarken gördüğümüze sevindim.

Godard’ın hayatından sönük bir takdim: REDOUBTABLE

Elinizde 1968 yılı Fransa’sı, merkezinizde Yeni Dalga’nın babası Jean-Luc Godard ve sorunlu evliliği var ve yine de bu malzemeden sönük bir seyirlik çıkarabiliyorsunuz. The Artist ile kariyerinde beklenmedik bir zirve yaşadıktan sonra bir daha zirveye yaklaşamayan Michel Hazanavicious’ın son filmi Redoubtable, Godard ile genç eşi Anna Wiazemsky’nin ilişkisini epizodik bir anlatımla masaya yatırıyor. Başarılı performanslarıyla Louis Garrel ve Stacy Martin’in canlandırdığı ikilinin hikayesi, Wiazemsky’nin kaleme aldığı kitaptan uyarlanmış. Godard ise Hazanavicious’un senaryosunu okumuş ancak ne yönetmene dönüş yapmış, ne de film tamamlanınca davet edildiği gösterime katılmış. Yani aslında pek de gönüllü bir uyarlama da sayılmaz karşımızdaki.

redoubtable-cannes

İşin etik kısmını bir kenara bırakırsak da Redoubtable’ın en basit tabirle ultra sığ olduğunu söylemek mümkün. Godard’ın kariyerindeki ve sinemaya bakışındaki değişim açısından son derece önemli bir dönemi anlatırken, bu değişimin ardındaki motivasyonları didiklemektense süslü bir anlatım ve reklam filmi mizansenlerinin peşinde koşmuş görünen Hazanavicious, ne yazık ki tüm malzemesini de yavan bir filmle harcıyor. Kör göze parmak bazı diyaloglar ve gerçek hayattaki karşılıklarına hakim olmadığınız takdirde size pek de bir şey ifade edemeyecek yorucu detaylarıyla Redoubtable, tam manasıyla kaçırılmış bir fırsat.

WhatsApp Image 2017-05-23 at 22.59.55

Haksız yuhalamaların merkezinde, kapkara bir aile taşlaması: THE KILLING OF A SACRED DEER

Netflix olaylarını saymazsak, festivalin şimdilik en patırtı koparan filminin Yorgos Lanthimos imzalı The Killing of the Sacred Deer olduğunu söyleyebiliriz. Dogtooth, Alps ve The Lobster‘ın ardından tüm gözlerin üzerine dikilip bir sonraki işi merakla beklenen Yorgos Lanthimos’un katıksız hayranları kadar, kendisinden zerre haz etmeyenlerin sayısı da bir hayli fazla. İşte bu yılki yarışma filminin de bittikten sonra bir kısım izleyici tarafından yuhalanması tam da bu yüzden. İnsanların hakkında coşkulu tepkiler verdiği filmlerin yönetmenleri her zaman ilgi çekici olmuştur. Lanthimos da seveni ve sevmeyeni için son derece ilginç bir yönetmen.

Yeni filmini de The Lobster sonrasında büyük sükse yaptığı Amerika’da çeken yönetmen Colin Farrell ve Nicole Kidman’ı başrole taşıyor ve bu doktor karı kocasının iki çocuğu ile yaşadığı monoton ve sönük yaşam, Farrell’ın karakterinin ölen bir hastasının oğlunun resme dahil olmasıyla, tansiyonu gittikçe artan bir manyaklık şölenine dönüşüyor. Baştan sona filme eşlik eden sinir bozucu yaylılardan oluşan müzikler ve tekinsizlikten tekinsizlik beğenen sayısız mizansen, Lanthimos’un karanlık aile tablosunun tonunu belirliyor.

Filmin üçte ikisini kaplayan neredeyse balık gözü ayarındaki geniş açı planlarla, merkeze aldığı aile üyelerini, dev bir yüzeyde küçücük kılarak içinde bulundukları acizliğin altını çizen yönetmenin kendine özgü planları, başarılı bir kurgu ile karşımıza geliyor. Ne var ki aynı başarı, filmin senaryo kurgusunda kendini tam anlamıyla gösteremiyor ve film özellikle finale giden son 40 dakika içerisinde ciddi bir tempo problemi yaşıyor. Lanthimos’un ilk yarıda kenarlarını sıkı sıkıya bağladığı gerilim yüklü kabusu, ikinci yarıda hava kaçırmaya ve finalde patladığındaki etkisinden azaltmaya başlıyor.

Kişisel olarak, Lanthimos’un üzerinde, Amerika’da film yapmak ve muhtemelen artık daha geniş kitleleri memnun etmek zorunda olmaktan kaynaklandığını sandığım bir endişe hissettim. Sanki kendi özgün evreni ile “Nicole Kidman filmi seyircileri”nin beklentileri arasında sıkışmış yer yer Lanthimos. Filmdeki sarkmalar ya da yarattığı etkinin altında kalan bazı büyük sahneler, işte bu nedenle sıkıntı çıkarıyor. Ne olursa olsun tümüyle özgün, şaşırtıcı ve yaratıcı bir yönetmen olduğunu bir kez daha kanıtlıyor Yorgos Lanthimos TKOTSD‘da. Sevmeyenlerin elinde bir koz olabilecek bir film ama sevenleri için yine tatlı bir şölen hissi var.

WhatsApp Image 2017-05-23 at 23.00.40

Belki bir başyapıt değil ama hala Haneke is Haneke: HAPPY END

En son iki filmi The White Ribbon ve Amour ile Cannes’dan üst üste Altın Palmiye kazanarak tarihe geçen, yaşayan en büyük yönetmenlerden Michael Haneke, yıllardır merakla beklenen yeni filmi Happy End’i nihayet izleyicisine sundu. Öncelikle ilk merakı gidermek adına genel bir bilgi: film Cannes’da herhangi bir infial yaratmadı ve ne başyapıt ilan edildi, ne de yerin dibine sokuldu. Haneke’nin sineması için bu durum, yeni bir tepki sayılabilir. Zira kendisinin 2000’li yıllardan beri övgülerle bahsedilmeyen bir filmi yok gibi. Happy End‘in böyle bir heyecansızlık dalgası yaratmasının esas nedeni ise muhtemelen yönetmenin bu kez çok da şok edici bir filmle karşımıza çıkmamış olması.

Haneke’den beklentileri şamarlanmak olan seyirci için Happy End’in çok da doğru bir örnek olduğunu söyleyemeyiz evet ancak bu filmin zayıf ya da etkisiz olduğu sonucunu kesinlikle doğurmuyor. Haneke’nin bir telefon ekranından canlı video chat ile açtığı filmi, kalabalık bir üst orta sınıf Fransız ailesinin hayatla bağları bir hayli zayıf karakterleri arasında dolanıyor. Dolanıyor derken gerçekten de Haneke kamerasıyla bu karakterlerin dünyalarına girip çıkıyor film boyu. Baştan sona akan tek bir hikaye yerine, tüm karakterlerin hayatına dair tespitlerde bulunuyor çoğunlukla. Günümüzün hemen her sorunu yerli yerinde mevcut karakterlerimizde. Mülteci sorunu, ırkçılık, sosyal medya çılgınlığı gibi konular ve Haneke imzası haline gelmiş burjuvazi eleştirisi filmin esas uğraştığı meseleler. Bunları da karakterlerin yaşamlarına sindirerek ve kimi zaman da fazla göstermeci hamlelerle yerleştiriyor Haneke.

Haneke hayranlarını üzecek bir film olmamakla birlikte başyapıt demenin de zor olduğu bir film Happy End. Ancak ustalığını çoktan kanıtlamış bir yönetmenin bazen kilometre taşı çekmemek gibi lükslerinin olmasını da anlayışla karşılamalıyız elbette.

WhatsApp Image 2017-05-23 at 23.00.21

Hong Sangsoo bildiğiniz gibi: THE DAY AFTER

Güney Kore sinemasının en ünlü ve en üretken yönetmenlerinden Hong Sangsoo, 2017’nin başından beri izlediğimiz üçüncü filmi The Day After ile yarışma filmleri arasında yerini aldı. Kendine özgü sade ve gösterişsiz sinemasını seven kadar sevmeyenin de olduğu Hong Sangsoo’nun bu hafif komedisi, yönetmenin hemen her filminde karşımıza çıkan aynı oyuncuları, benzer ilişki ağları ve tanıdık rejisi ile karşımızda. Karısı, metresi ve yeni metresi arasında mekik dokuyan bir adamı merkez alan The Day After’da Sangsoo yine karakterlerini çeşitli mekanlara oturtup bolca konuşturuyor. Bazen tartışma çıkıyor, bazen romantik anlar yaşanıyor ama pek de çarpıcı cümleler kurulmayan konuşmalar sürüp gidiyor. Açıkçası yönetmenin büyük hayranı sayılmamakla birlikte yapmaya çalıştığı sinemayı da anlamaya uğraşan bir izleyici olarak Hong Sangsoo’nun neden bu kadar büyütüldüğünü hala anlamış değilim. Umarım günün birinde ben de bu sırra vakıf olurum. O zamana kadar filmlerindeki bazı sevdiğim sahneleri zihnimde biriktirmeye devam…

WhatsApp Image 2017-05-23 at 23.02.16

Isabelle Huppert’li CLAIRE’S CAMERA ve Belçikalı dramedi JUST TO BE SURE

Hong Sangsoo’nun bu yılki programda Yarışma Dışı gösterilen bir diğer yeni filmi Claire’s Camera da önceki gün başrol oyuncusu Isabelle Huppert dahil tüm ekibin ve ünlü yönetmen Claire Denis’nin katılımıyla prömiyer yaptı. Sangsoo’nun Cannes’da çektiği ve festival zamanı tanışan karakterleri arasında gezindiği bu küçücük ve açıkçası pek etkisiz komedisi, yalnızca Huppert’in varlığıyla ilginç hale gelebiliyor.

Cecile De France’ın da aralarında bulunduğu sevimli bir oyuncu kadrosuna sahip duygusal komedi Just to Be Sure ise yerli dizi tadındaki akıcı hikayesi sayesinde izlenebilen ancak ne reji ne sinema sanatı adına heyecan verici bir özellik taşımayan, ortalama bir Quinzaine filmi.

WhatsApp Image 2017-05-23 at 23.01.32